21 Temmuz 2012 Cumartesi

AKP’NİN YAŞAM EVLERİ, HALKIN ÖLÜM EVİ

Samsun’un Canik İlçesi’nde dere yatağına yapılan TOKİ evlerinde yaşanan sel nedeniyle şimdiye kadar 12 kişi hayatını kaybetti. Daha önce uyarılar yapılmasına rağmen dere yatağına yapılan ve üstelik bodrum katlarına da sahip evlerin yol açtığı ölümler TOKİ gerçeğinin yalnızca bir yüzünü göstermektedir. Bu da şehrin kenarlarına itilen yoksullara dönük evlerin sağlıksız ve güvenlikten yoksun olduğudur. 

TOKİ’yi anlamak için şöyle bir geçmişine bakmak gerekmekte-dir.TOKİ, Başbakanlığa bağlı bir kurum olarak 1984 yılında kuruldu. 1990’lı yıllarda kısmen atıl olan, ismi pek de duyulmayan TOKİ 2002’den itibaren AKP iktidarıyla birlikte yeniden yapılanma sürecine girdi. Kuruluşunda TOKİ’nin misyonu, ‘hiçbir geliri olmayanlara ya da dar ve orta gelirli vatandaşların konut ihtiyaçlarının, Anayasa’nın 57. maddesi, devletin şehirlerin özelliklerinin ve çevre standartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde konut ihtiyacını karşılayacak tedbirler alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler’ hükmü gereğince yerine getirilmesi’ olarak tanımlanmıştır. Bir sosyal devlet misyonu içerisinde kurulan TOKİ’nin bugünkü faaliyetlerine baktığımız da ise sosyal bir niteliğe sahip olmadığı görülmektedir. TOKİ, AKP iktidarıyla birlikte neoliberal dönüşümün kentsel alandaki en önemli silahı haline gelmiştir. AKP ile birlikte TOKİ’nin alanı genişletilmiş ve her tür denetimden çıkartılarak doğrudan Başbakan’a bağlanmıştır. İşte bu noktadan sonrada TOKİ gerçek anlamını bulmuştur; AKP’nin propaganda aracı, kamu arazilerinin özleştirilme dairesi ve yoksulları kent merkezlerinden uzaklaştıran, bunu yaparken kent merkezlerini zenginlere açan AKP’nin korsan şirketleri.

Bizim ülkemiz ciddi anlamda gariplikler ülkesi. Hani Anadolu’da bir söz vardır; ‘Bile bile lades olmak’ işte son yaşanan durumda budur. Samsun’un Canik ilçesinde yaşamını yitirenlerin tamamı yoksul insanlar ve TOKİ evlerinin kapıcı dairelerinde yaşayan, kapıcılık yapan insanlar. Yani kar hırsının kurbanı insanlar. Yine bir felaketle daha karşı karşıyayız. Ama bu felaket bakanın söylediği gibi Allah’tan filan değil, aslında felaket olan yağmurda değil. Asıl felaket AKP’dir, felaket Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’dır ve asıl felaket TOKİ’dir.




Efendim ne demişlerdi bizlere; ‘her koyun kendi bacağından asılır’. Peki ne öğrenmiştik sınav sistemimizden ve bize dayatılandan; en yakın arkadaşımızın bile rakibimiz olduğunu. Hep birilerin üstüne basmalıydık daha yukarı tırmana bilmek için taaki biri gelip bizim üstümüze basana dek. Ne arkaya bakmayı düşündük, ne de arkada kalanları. Ne yaptıysak onu bulduk, düşerken arkadaşımız elinden tutmadık ve biz kapaklanırken yere kimsede elimizden tutmadı. ‘Etme, bulma dünyası’ işte. Hep gözümüz kapalıydı, hiç farklıyı ve ya başkayı düşünmedik, hatta düşünmeyi denemeyi bile denemedik. Oysa ne diyordu Ernesto Che Guevara “Dayanışma halkların inceliğidir”. İşte bencilliği ve rekabeti en büyük erdem olarak benimseyenler, ne Ernesto’yu, ne de bizleri anlayabilir. 

Eğer insanlık bir erdem işi ise dayanışmada bu erdemlerin en büyüklerindendir. Farklı bir hayatı kurmaya başlamak önce dayanışmayı örmekle başlar. Başkalarına çıkarsız yardım etme, bu günün liberal anlayışlarına elbette terstir ve tamda bu nedenle devrimcilerin en büyük özelliğidir. Ve işte bu nedenle devrimciler dayanışma işçileridir. 

Yine kiraz mevsiminin işçileri bahçe yollarındalar. Hem yoksul köylülerle dayanışmayı büyütecekler, hem de devrimcilerin bastığı her toprak parçasına nasıl inanç ve kararlılığı taşıdıklarını bir kez daha gösterecekler. Başka bir yaşamın, birinin elinden tutularak da ilerlenebildiğinin, geride kimseyi bırakmamak için bir gözünün sürekli arkada olabileceğinin ve aynı şekilde diğer gözünde geleceği ne kadar net seçebileceğinin ispatı olacaklar. 

"yarin yanağından gayrı/ her yerde her şeyde hep beraber/ diyebilmek adına/ evlerin/ yurtların/ dünyaların ve/ kozmosun kardeşliği adına’’ diyordu Nazım Hikmet, yıllar ötesinde Şeyh Bedrettin’e atıfta bulunarak. İşte Nazım’ın ve Bedrettin’in çağrısına katıyor çağrısını Gençlik Muhalefeti ve geleceği ipotek altına alınan, yalnızlaştırılan, cemaat-tarikat ağlarıyla biat kültürünün parçası haline dönüştürülmek istenen tüm gençleri dayanışmaya çağırıyor. Üniversitelerde, liselerde büyüterek sürdürdüğü mücadelesini şimdi; fındık, vişne, kayısı, çay bahçelerine, Samandağ'a ve Dersim'e taşıyor… 

- Vişne Toplama: 25 Haziran - 1 Temmuz - Tokat 
- Samandağ Festivali: 11-15 Temmuz - Samandağ 
- Kayısı Toplama: 15-22 Temmuz - Malatya 
- Munzur Festivali: 26-29 Temmuz - Dersim 
- Fındık Toplama: 15-20 Ağustos - Fatsa 
- Çay Toplama: 25-30 Ağustos – Hopa

BİHABER 9. SAYI MERHABA

Uzun zaman oldu sizlere merhaba demeyeli. Biraz kendi yoğunluğumuzdan birazda araya giren sınav döneminden dolayı görüşmemize geç kaldık. Ama şunu teminatını size verebiliriz ki;elinizde tutuğumuz bu fanzinden memnun kalacaksınız. Gündem ülkemiz için hızlı akıyor. Bir sürü olay gerçekleşti. 4+4+4 yasası meclisten geçti, büyük protestolara karşın. Her gün işçi kardeşlerimizin öldüğü ülke sıfatını pekiştiren ülkemiz bakanları ‘ama güzel öldüler’ diye biliyor. Bu sayıya gelirsek ne yaptığını ve ne işe yaradığını anlamadığımız Özel güvenlik birimi (ÖGB) hakkında bir yazı yazmak gerektiğine inandık ve yazdık oldu. Yine 4+4+4 demişken eğitim fakültesi öğrencilerinin sorunlarına da onların penceresinden bakmaya çalıştık. Tabi ABD askeri yapılmak istenen ülkemizin Suriye’yle savaşma sevdasına da kendi açımızdan baktık ve bir de Ankara’da 25 Mart günü gerçekleşen Gençlik Kongresi’ne de bir ışık tutalım dedik. Bunların yanında her zaman ki klasiklerimiz yine mevcut. Herkese tekrar merhaba…



SUCU GELDİ RECEEEEEEPPP…

Bir başbakan teknoloji bağımlılığı kongresi yapılsa nasıl bir konuşma hazırlayabilir? Nelerden bahsedebilir bu ülkede? Kendi mücadelesini, zaferlerini yaşayamadan bilgisayar oyunlarıyla tatmin olan gençlik, dejenere olmuş ilişkiler yaratan bir sanal iletişim çılgınlığı ya da yabancılaşmanın, bireyselleşmenin bize dayattığı sanal mutluluk ve paylaşımlar. Bunlar gibi pek çok şey yer alabilir tabi konuşmada. Peki kadınların su taşımadıkları, bebek bezini elinde yıkamadıkları halde az çocuk yapmalarına ne dersiniz? 

R.T.E. Teknoloji Bağımlılığı Kongresi’nde tam da bu konuya değindi.30-40 yıl önce kadınlar daha zor durumdaymış. Elde çamaşır, bebek bezi yıkanır, su taşınırmış. Ve şimdiki kadınlara bunlar verilmesine rağmen bezler bile işin bitince katla at yapacak kadar pratikken şimdi işi kolay kadınlar 1-2 çocuk yeter diyormuş. Ha bir de bu ülkenin o çocuklara ihtiyacı varmış. 

Konuşmanın neresinden tutsak elimizde kalıyor. Sanki halktan yanaymışçasına, halktanmışçasına bir hava yaratan bu konuşmalar artık daha da ne olduğunu belli etmeye başladı. Ve varsa halktan bir yanı 30-40 yıl önce ilk çöpe atılan bezle kenara attığı kesin. Bugün kadınların hayatı kolaymış! Evet! Hayat çok kolay. Şanslı olup 14-15’inde gelin olmazsan, liseyi üniversiteyi tacize tecavüze uğramadan atlatırsan, elindeki kısıtlı paradan baban para ayırır da seni üniversiteye yollarsa, bir de komşu teyze senin bacaklarının arası hala kapalıyken birini bulur, o da seni beğenir de evlenirse hayat çok kolay. 

Peki ya 14ünde gelin gidip yaşlı kocasının bezini yıkayan kız çocuğu çok mu makbul? Ya da çocuk esirgeme kurumlarında, yurtlarda, sokaklarda meşrulaştırılmış tacizlerle tecavüzlerle şiddete uğramış kadınlar, kendi bedeni hakkında aldığı kararlarla yaşayan kadınlar çok mu suçlu? 

Dereler, denizler satılırken neden bizim evimizde su var diye mahalle başından taşımıyoruz diye bizi suçlayanlar o suları taşırken erkekler de yardım etmeliydi demedi? Kendi karısından bahsederken ‘benim çocuklarımı büyüttü’ diyerek doğurulan çocuğun ona ait olmasını vurgulayan R.T.E. 4 çocuğun bakımını yapan kadını sadece geldiği ideolojinin de ona verdiği ‘kadın ne kadar cefakâr, vefakârdır o kadar değerlidir’ vurgusunu çok iyi yansıtıyor. Büyükşehirde bir yerden bir yere gidişin dahi en az 1 saat olmasına karşın bebek 1 yaşına gelene kadar verilen Süt izninin yalnız 1.5 saat olması da daha fazla cefa çekip kutsallaşalım diye olsa gerek. 50 kadından az çalıştıran iş yerlerinde kreş açma zorunluluğu olmaması da biz kutsallaşalım diye tabi. 

Biz maaşlara zam yap biz çocuk yapalım koca maaşı yetsin demiyoruz. Biz ne R.T.E.’ye ne başkalarına yapacağımız çocuğun hesabını vermiyoruz. Biz suyu beraber taşıyacağımız, çeşmeleri mahalle köşelerinden evlere getirilecekse beraber getireceğimiz günler için mücadele veriyoruz. Bir bebek yapılacaksa elini sallasan işsize çarptığı bir ülkede bir kişinin çıkıp da ülkenin çocuğa ihtiyacı var demesiyle değil, gerçek planlamaların yapıldığı ve planların daha fazla ve daha ucuz işgücüyle %1’in zengin etmek için yapılmadığı bir dünya için yan yanayız.


İKTİDAR KISKACINDAKİ EĞİTİM FAKÜLTELERİ

Türkiye'de öğretmenlerin sorunları her geçen gün artarken, öğretmenler güvencesiz çalışmaya ve yoksulluğa mahkum edilirken, öğretmen adaylarının, yani eğitim fakülteleri öğrencilerinin kaygıları da artıyor. Biliyoruz ki her iktidarın yetiştirme projelerinin olması kaçınılmazdır ve her muktedir kendi vatandaşını özenle, çekirdekten yetiştirmek ister. 

Eğitim fakültelerinin görevlerinin ilköğretim ve ortaöğretim okullarında görevlendirilecek öğretmenleri yetiştirmekle sınırlı olmadığı bellidir. Eğitim fakülteleri, eğitim bilimleri alanının farklı disiplinlerinde bilimsel bilgi üretmekle ve bunların sonucunda toplum ve bireyler yararına eğitim politikalarının oluşturulmasında sorumluluğu en fazla olan kurumlardır. Tam da bu noktada ve bu nedenle, özellikle son zamanlarda çok hızlı artış gösteren bir gericileşme gözlemliyoruz, hatta tarikatların üniversite ayağındaki en kuvvetli örgütlenmeleri bu kurumlardadır. Birçoğumuz, neredeyse, üniversiteye yerleşip yerleşmediğimizi, yurt başvurularımızın sonuçlarını onlardan öğreniyoruz. ‘Bizim yurt olanağımız var, sizin kazandığınız okulda arkadaşlarımız var…’ telefonlarıyla öğrencilere ulaşabiliyorlar. Son yıllarda eğitim fakültelerinde ciddi bir yığılma oluşunu da bu hareketlenmeye bağlayabiliriz. Bugün AKP, yıllardır eğitim alanında üretilen bilimsel bilgileri ısrarla görmezden gelmiş, ülkedeki eğitim sistemini yeniden yapılandırırken eğitim fakülteleri de başta olmak üzere hiçbir kurumun görüşlerine başvurmayı aklından dahi geçirmemiştir. AKP'nin, eğitimi sürüklediği gerici ve piyasacı girdap karşısında, eğitim hakkına sahip çıkan öğretmen adaylarının mücadelelerini yoğunlaştırmaya başladığını söylesek de, Türkiye’de yetmişin üzerinde eğitim fakültesi bulunmasına rağmen, sürece tepki gösterenlerin sayısı ne yazık ki çok sınırlı kalmıştır. Birçok eğitim fakültesinin üniversite içindeki yerleşimden uzak oluşu, dolayısıyla üniversitenin genel havasından da yoksun kalması, cemaat örgütlenmelerinin insanların ailelerinden uzak kaldığı için yardıma muhtaç oluşunu kullanması, çıkarları doğrultusundaki yolda hiç kimseyi hiçbir şeyi tanımayan AKP’nin jet hızıyla aldığı kararlar, sürecin bize ne getireceğini kavrayamadan kendimizi içinde bulmamız da bunları etkileyen sebeplerdir elbette. 

Eğitim fakültelerinde bulunan öğretim üyesi sayısının diğer fakültelerdeki öğretim üyesi sayısından az olması ve öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısının en çok eğitim fakültelerinde olması bir başka sorundur. Geleceğin öğretmenlerini yetiştiren bu kurumlarda uygulanmakta olan programlarda yer alan derslerin niteliksiz olduğu, eğitimin gerektiği şekilde işletilmediği apaçık. Çok fazla öğretmen mezun oluyor, paralelinde bunların çok azı iş buluyor, dershanelerde çok ucuza çalıştırılan öğretmenler için işsiz öğretmenler tehdit unsuru olarak öne sürülüyor. Hal böyle olunca öğretmenin yaşam koşullarının zorluğu giderek artmakta, toplumsal rollerindeki etkinliği ise giderek azalmaktadır. 

Bir ülkenin geleceğini belirleyecek olan biz öğretmenlerin yetiştirildiği eğitim fakültelerinin gündemine dair daha duyarlı olmamız ve bu gündemlerin genel siyasetimizle bağlarını güçlü tutabilen yeni araçlar üretmemiz, hem de bir an önce işe koyulmamız gerekiyor. Açgözlüler nerede duruyor, nerede yolumuza taş koyuyorsa biz de orada karşılarında duracağız. Üniversitenin özneleri olarak ‘gerici, piyasacı eğitime karşı nasıl bir eğitim’ istediğimizin bilincine varıp, kendi sözümüzü söylemenin vaktidir.


GELDİLER…

Her yerden geldiler, farklı yaştaydılar; liselisi de vardı üniversitelisi de hatta üniversiteyi, liseyi çoktan geçmiş hayatın kendisiyle cebelleşeni de. Kimi okuyordu, kimi milyonlarcası gibi işçiydi, kimi yine milyonlarcası gibi işsiz… Gözleri, elleri, saçları ve dilleri farklıydı; Kimi Kürt, Kimi Türk, Kimi Laz, Çerkez, Arap’tı. Ama kelimeler farklı olsa da anlamlar aynıydı. Yaş farklı olsa da hedefler aynıydı. Görünüşleri, yaşayışları farklı olsa da kalpleri hep aynıydı. Dillerindeki slogan tekti; ‘geldik’ diyorlardı ‘geldik’. Bu ülke kiminmiş göstermeye geldik, gelecek kiminmiş göstermeye geldik ve özgürlük mücadelesinin hakkını layıkıyla vermeye geldik. Biz geldik. Ülkemize, geleceğimize, özgürlüğümüze sahip çıkmaya geldik. Gelecek biziz madem değiştirmeye geldik. 


Evet, 25 Mart sabahı Ankara’ya her yerden gelmişlerdi. Yüzlerce genç, yüzlerce devrimci genç… Gençliğin kendi kaderini tayin hakkına sahip çıkmak için gelmişlerdi. Salon tıklım tıklım doluydu. Bir sürü insan ayakta bazıları dışarıdaydı. Ve başladılar konuşmaya, anlatmaya ve tartışmaya… Üniversite sorunları, lise sorunları, çevre sorunları, emperyalizm, kapitalizmin krizi, kadınlar, Kürt sorunu… Her şeye dair sözleri vardı. AKP’ye de en doğru şekilde cevap veriyorlardı, onları destekleyenlere de. Cemaatin örümcek ağlarına para basan dev dershanelerine karşı dayanışma ağları diyorlardı, ücretsiz dayanışma dershaneleri diyorlardı. Paranın saltanatı değil emekçi halkın çocukları kazanacak diyorlardı. Yıllardır söylemişlerdi ve söylemeye devam ediyorlardı. Ama söylemek yetmezdi. Usta ne demişti; ‘’Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz!’’. Onlarda teorisini yaptıktan sonra bu işin pratiğini de elbette yıllardır ortaya koyuyorlardı. AKP’ye ferman yazarken yaptıkları gibi, IMF başkanının suratına ayakkabı attıkları gibi, Tekel direnişinde en ön safta oldukları gibi şimdi de ülkelerine sahip çıkarak yapıyorlardı. 

Gençlik Muhalefeti düzenlemiş olduğu Gençlik Kongresi ile geniş gençlik kesimlerinin ihtiyaçlarını, sorunlarını ve bunlara karşı mücadele yollarını ortaya konmuş oldu. Birçok başlık altında yazıların sunulduğu ve tartışıldığı kongrede gençlik açısından en önemli sorunların yine güvencesizlik ve geleceksizlik olduğu vurgulandı. Öte yandan bugün ABD tarafından ülkemize dayatılan ve AKP-Cemaat koalisyonu tarafından hevesle kabul edilen emperyalizmin piyonluğu rolüne karşı, 68’de ABD büyük elçisi Vietnam Kasabı Kommer’ in arabasını ters çevirip yakanların izlediği yolu takip eden, bugün onların çağrısına kulak vererek antiemperyalist bir mücadele hattının izlenmesi gerekliliğinin altı çizildi. Gençlik Muhalefeti Ankara’da yaptığı Gençlik Kongresi ile, tarihsel devamlılığı içinde DEV-GENÇ’ ten aldığı gençliğin öz örgütlülüğünü inşa etme görevi yolunda bir adım daha attı.Gençliğin militan-demokratik ve merkezi örgütünü yaratma noktasında önemli bir dönemeci oluşturan gençlik kongresi Gençlik Muhalefeti için ne bir son ne bir başlangıç anlamına geliyor. Bundan önce yaptığı gibi bundan sonrada mücadelesine devam edecek Muhalefet. Gençliğin üniversite ve liselerdeki söz ve karar hakkı meclislerini kurarken, yoksul mahallelerde dayanışmayı örecek. Kültür-sanat alanındaki erozyona dair sözünü ve pratiğini oluştururken, sağlık hakkı için mücadelede edecek. Ve BirGün gazetesi yazarı Melih Pekdemir’in dediği gibi AKP-Cemaat koalisyonu bu kadar azgınca saldırırken, her gün onlarca insan tutuklanırken ve her gün sayısız işçi ölürken, zevkli ve zor mücadele günleri bizi bekliyor.


SURİYE VE YAŞANAN ORTA OYUNU

Tunus, Mısır, Libya derken ‘Arap Baharı’ şimdi de Suriye’de. Tunus’u ilk etapta niteliği nedeniyle bu bahar dışında saysak da doğurduğu sonuç itibariyle onun da diğerlerinden farkı kalmadı. Tunus ve Mısır’da halkın neo-liberal sömürü politikalarına isyanı ve bu noktadaki mücadelesi bir iktidar değişikliğine neden olsa da, köklü bir rejim değişikliği söz konu değil. İktidar Amerikancı diktatörlerin elinden alınıp, Amerikancı siyasal İslamcılara verildi. Ve özgürlük yanlısı batıda bunu canı yürekten destekledi. Bu perspektifle yaşananların devrim olduğunu öne sürmek imkânsız. Libya’da ise ortaya çıkan durum biraz daha farklı oldu. Libya’nın aşiretlere bağlı dağınık yapısı iktidar değişikliğini yaratacak bir halk hareketini yaratmaktan uzaktı. Bu nedenle bizzat Emperyalistlerin silahlandırmasıyla bir iç savaş başlatıldı. Kaddafi katliam yaptı, muhalifler katliam yaptı… Yetmedi emperyalistler doğrudan saldırıya müdahil oldular. En sonunda bir insanlık suçu olarak Kaddafi’nin yakalanıp öldürülmesi gerçekleşti. Tabi başlangıç olarak farklı ama sonuç olarak aynılaşan iki örnek var önümüzde. Suriye’de gerçekleşen olayları emperyalistler dünyaya yeni bir halk hareketi gibi yutturmaya çalışıyor. Tabi bunu yaparken de biricik piyonları Türkiye’yi kullanmayı da ihmal etmiyorlar. Fakat şu haliyle Suriye bir Mısır ve ya Tunus’tan çok Libya 2.0 remix gibi. Yaşanılanlar Libya’da kilerle hemen hemen aynı, yine Emperyalistler ve bu kez onların Ortadoğu’daki işbirlikçisi olarak AKP-cemaat koalisyonu tarafından silahlandırılan siyasal İslamcılar ve yaşatılmaya çalışılan iç savaş. Tabi ki Beşar Esad’ı savunmaya kalkmak en amiyane tabiri ile saf dillik olur. Fakat muhaliflerin özgürlük savaşçısı olduklarını söylemek ise tamamıyla avanaklıktır. Üstelik bu anlı şanlı siyasal İslamcı muhaliflerimiz kendi niyetlerini de açık açık ortaya koydu. Yaptıkları açıklamada ‘Suriye’yi Alevilere mezar haline getireceğiz’ dediler. Şimdi özgürlük savaşçısı bunlar mı? 

Tabi bunları anlatırken aslında Suriye’nin neden karıştırılmaya çalışıldığına da bakmak gerekiyor. Bu gün ABD emperyalizminin Orta Doğu’ya dayattığı Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde istediği; AKP gibi Neo-liberal sömürüyü İslam çarşafı altında gizleyerek gerçekleştirebilecek her söylediğini emir telakki edip yerine getirecek siyasal İslamcı iktidarlar kuşağı. Eski diktatörleri hem soğuk savaş öncesi döneme ait bir metottu, hem de yenidünya düzeniyle uyum noktasında zorluk yaşıyordu. Ayrıca bölgenin zengin kaynakları ve özellikle Libya’da bulunan su kaynakları (araştırmalara göre yakın bir gelecekte Orta doğuda ülkeler petrol için değil, su için savaşmaya başlayacaklar) büyük bir gelir kapısı olarak göze de çarpıyor. Bu bölgede ABD dikensiz gül bahçesi arzuluyor ve bunun içinde ‘Arap Baharı’ adı altında dönüşüme başladı. Suriye’ de bölgedeki diken konumunda. Ama dikenliği tek başına elde etmiyor tabi ki. Bu noktada İran, Lübnan’da ki Hizbullah ve Irak’ta ki Şii silahlı gücü devreye giriyor. Suriye’de Beşar Esad’ın düşmesi İran’ı kıstırmak anlamıyla da önemli. Bu nedenlerden ABD Suriye’de ki meseleyi ha bire kanırtıyor. Bunun yanında ‘Arap Baharı’ sonrası iktidara gelen siyasal İslamcılardaki AKP VE Tayip Erdoğan sevgisi de Türkiye’nin bir müdahalede mızrak ucu olmasını gerektiriyor. Aslında bu sevginin kendisi de yine ABD kaynaklı görünüyor. Nitekim ABD yetkilileri Ortadoğu için Ilımlı İslamcı-‘demokratik’ Türkiye’yi rol model olarak sunuyorlar. Durum böyle olunca bizimkiler kendini dünya gücü oluyoruz diye gaza getirirken, aslında ABD’nin sopasının ucundan başka bir şey olamıyorlar. Tabi burada Türkiye halkları olarak bize düşen görev ise Suriye’ ye emperyalist bir müdahaleye ve Türkiye’nin Bu müdahalede başrol oynamasına karşı mücadele etmek.


Bİ HABER 8. SAYI MERHABA

8. sayımızla yeniden karşınızdayız. Kadın arkadaşlarımızın çıkarttığı 7. sayıdan bu zamana geçen sayılı günde bir çok olay gerçekleşti ve gerçekleşmeye devam ediyor. Newroz hikayesini bilmeyenler için, Newroz şöyle bir hikayedir; Zalim Dehak ölümcül yaralara sahiptir, bu yaraların acısını dindirmesi için her gün iki gencin beynini yaralarına sürmesi gerekmektedir. Aslından bu günden baktığımızda, lime lime dökülen paramparça bu sistem ve onun taşeronu AKP’de aynı zalim Dehak’a benzemektedir. Aydınlarını yakan, Newroz’u kutlamak isteyen halka bombalar yağdıran ve sistemin yaralarını kapatmak için sürekli işçileri ölüme terk eden zalimdir AKP. Yinede bu karanlık olaylara rağmen iyi haberlerde var. Ankara’da 25 martta gençlik kongresi toplanıyor. Buna değinen bir yazımız mevcut sayfalarımız arasında. Yine Newroz’a değindiğimiz bir yazı ve Aliağa’daki çevre mücadelesini selamladığımız bir yazımızda var. Sözlerimizi bitirirken önemli bir konuya değinmek istiyoruz. Sivas Katliamı davası AKP tarafından zamanaşımına uğratılarak düşürüldü. Sözümüz yakanlara, onları koruyanlara ve adaleti işletmeyenlere zaman aşılır bir gün ve hesap sorulur. İyi okumalar…



NEWROZ PİROZ BE!

Yeni gün anlamına gelen Newroz bir çok Doğu halkının bayramıdır.Fakat diğer halklar için sadece baharın gelişi gibi bir anlam içerirken,Kürt halkı için bundan çok daha fazla ve siyasi bir anlam taşır. 

Zalim Kral Dehak'a karşı Demirci Kawa'nın önderliğindeki başkaldırının tarihidir aynı zamanda Newroz. Hikayeye göre çok eski zamanlarda, henüz yeryüzünde kimsenin olmadığı dönemlerde Zervan isimli tanrının iki oğlu olur. Biri Hürmüz’dür, bereket ve ışık saçandır. Diğeri ise Ehriman’dır, kötülük ve kıtlık saçandır. Hürmüz yeryüzünde temsilini yapması için Zerdüşt’ü gönderir ve yüreğine sevgi akıtır. Zerdüşt de oğullarını ve kızlarını Hürmüz’e verir Ehriman bu durumu kıskanır ve yıllarca iyilerle savaşır. İyilere, Zerdüşt"ün soyuna Med coğrafyasında yaşamı zehir eder. 

Ehriman gökten ateşler yağdırır, fırtınalar koparır. Sonunda içindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Dehak’ın beynine akıtır ve onu bir bela olarak Asur ve Med halkının üzerine salar. Dehak’ın bildiği tek şey kötülük etmektir. Zalim Dehak halkın kanını emerken beynindeki zehir onu ölümcül bir hastalığın pençesine düşürür. Dehak acılar içinde kıvranıyor, hastalığına çare bulamıyordu. Dönemin hekimleri acılarının dinmesi ve yarasının kapanması için yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini tavsiye ederler. Böylece günlerce süren bir katliam başlar; her gün iki gencin kafası uçurulup beyinleri merhem olarak Dehak’ın yarasına sürülür. Katliam sürerken, sıra Med halkının çocuklarına gelir. Gençler öldükçe Fırat"ın, Dicle"nin, Mezrabotan’ın hali perişan ve içler acısıdır. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra bir gün Kawa adında bir demircinin en küçük oğluna gelmiştir. Daha önce de 17 oğlu bu uğurda öldürülen Kawa çaresizdir. 20 Mart’ı –21 Mart’a bağlayan gece sabaha kadar demir ocağının başında sabahlar ve oğlunu zalim Dehak’ın katlinden kurtarmak için çareler düşünür. Ve göğün yedinci katındaki iyiliğin temsilcisi, Ninowa’nın yoksul, yüreği sevgi ve umutla dolu olan demircisi Kawa’nın bileğine güç, aklına ışık verir. 21 Mart sabahı olduğunda Kawa kendi eliyle oğlunu Dehak’ın eline teslim etmek ister , zulmün ve kötülüğün kalesine girer. Oğlunu zalim Dehak’ın huzuruna çıkarırken örsünü Dehak’ın kafasına indirir. Dehak’ın ölü bedeni Demirci Kawa’nın önüne düşünce kötülüğün alevi Ninowa’da söner. Kısa sürede bütün Ninowa ve bölge halkı isyan eder ve ateşler yakarak saraya yürürler. Ninowa cayır cayır yanarken meşaleler elden ele dolaşır, dağ başlarında ateşler yakılır ve kurtuluş coşkusu günlerce devam eder. 

Her yıl olduğu gibi bu yıl da tartışmaların gölgesinde giriyoruz Newroz’a.Sistemin taşeronluğunu yapan AKP faşizmi, tüm hızıyla devam edip Uludere katliamını örtbas etmeye, Sivas katliamını unutturmaya çalışırken yasakçı zihniyetine Newroz ile devam edip, Newroz’un pazar günü kutlanma talebini reddetti.Gerçi bu halk düşmanı,yasakçı zihniyet bizi çok şaşırtmadı.Ne de olsa Kürt sorununa çözümü hala askeri operasyonlarda arayan,şiddeti öngören,'KCK' adı altında binlerce Kürt siyasetçiyi cezaevine koyan AKP faşizmini çok evvelden tanıyorduk biz.
Ama sadece AKP faşizmini değil Newroz’u kendi bedenleriyle kutlayan Mazlumları, Rahşanları da tanıyoruz biz ve biliyoruz ki her türlü yasaklamalara rağmen bu Newroz’da da o ateş etrafında binlerce insan özgürlük ve barış türkülerini dillendirecek,halaylar çekecektir. 

Ve hayal ettiğimiz halkların kardeşçe yaşadığı ,her dilden türkülerin beraber söylendiği yarınlar için yükselecektir Newroz ateşi. Çünkü bir arada yaşamın diğer adıdır Newroz. 

Newroz Piroz Be!...


UNUTULUP GİDER Mİ SANIYORSUNUZ?

‘Öyle mi sanıyorsunuz? Unutulup gider mi sanıyorsunuz? Göreceksiniz! Kimsesiz sandığınız insanların arkasındaki on binleri göreceksiniz. Şimdi kendinizi alkışlattığınız okullarda, marifetlerinizin "işte 12 Eylül, İşte Faşizm" diye okutulduğunu da, göreceksiniz!’ diyordu 12 eylül yargılamalarının1 numaralı sanığı. Sanık sandalyesinden kendini yargılamaya çalışanları yargılıyordu. Bu sözlerde hem ONları savunuyor, hem 12 eylülü yargılıyordu. 


Unutmamızı istiyorlardı. İsyanı unutmalıydık, düşünmeyi, dayanışmayı ve hatta uğruna canını verecek kadar sadık arkadaş olmayı… Olmadı başaramadılar unutturamadılar. Her gün bilincimizde yenilenen ve gelişen isyanı, düşünceleri yok edemediler. Dahası her gün bilincimizde direnen ONları yok edemediler. Oysa ne çok istediler başarmayı,bizim itaatkar olmamızı, milliyetçi ve dindar olmamızı… Hala da deniyorlar, dindar nesil falan filan… Ama olmuyor, her baharda ONlar yeniden çiçek açıyor. Onlar öldüler belki, ama yaktıkları ateş hala yanıyor. Umut kırk yıldır dimdik ayakta ve direniyor, her gün büyüyor, güçleniyor. Ve nice Mahirler, Sabolar, Ömerler dünyaya geliyor, büyüyor ve mücadele ediyor. 40 yıl önce ONları bir köy evinde Kızıldere’de kıstırdıklarında ne çok sevinmişti egemenler. Yok edeceklerdi, öldüreceklerdi onları ve bu iş burada bitecekti. Bir daha isimleri dahi anılmayacaktı, duyulmayacaktı. Ama gördüler olmadı. Birkaç yıl sonra Devrimci Gençler yine ayaktaydı. Yine köylerde, mahallelerde, üniversite ve liselerde halkla omuz omuzaydı. 12 Eylül kara bir kış gibi çökerken ülkeye, yine gülüyorlardı. Oldu, bu sefer oldu diyorlardı. Ama bu günün Devrimci Gençleri yine gösterdiler. Bir çiçeği öldürebilirsiniz ama baharı asla demekteler ve isyanları, umutları ile baharı büyütmekteler… 

Bundan tam kırk yıl önce Mahir Çayan, Hüdai Arıkan, Cihan Alptekin, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Sabahattin Kurt, Ömer Ayna, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru ve Ertuğrul Kürkçü Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde kıstırıldılar. Yanlarında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek için rehin aldıkları iki İngiliz radar teknisyeni bulunuyordu. ONlar her şeyi göze almışlardı. Ya idamları durduracaklardı, ya bu uğurda arkadaşları için canlarını seve seve vereceklerdi. Ama kuşatanların müzakere gibi bir amacı yoktu. Tanklarla, toplarla ve makineli tüfeklerle çevirmişlerdi o kerpiç evin etrafını. Ateşe başladılar, ilk mahir düştü sonra birer birer diğerleri. Direniş ateşi kesildikten sonra eve girdiler yaralılar vardı, hepsini baştan aşağı tekrar taradılar. Yaralı olanları dahi orda öldürdüler. Yaşamalarını istemiyorlardı çünkü ONların. Bu katliamdan şans eseri bir tek Ertuğrul Kürkçü kurtuldu. Geri kalanlar yani ONLAR Kızıldere’nin kan çiçekleri oldu. Direnişin, umudun ve yoldaşın simgesi oldular. Yarından bu güne miras oldular. Kırk yıl öteden ONlara sesleniyoruz yine; 


Sizler özgürlüğün, en doyumsuz tohumları gibi düştünüz toprağa… 

Bire bin verdi başaklarınız. 
Kaldırın yattığınız yerden başlarınızı! 
Bakın, bıraktığınız yoldan yürüyor yoldaşlarınız…