1 Ağustos 2012 Çarşamba

ŞAM'DAN QAMİŞLO'YA: KÜRT İBRAHİM'İN HİKAYESİ - İSMET KAYHAN

Sabah saatlerinde anneler babalar çocuklarını okula getiriyor, öğretmenler onları karşılıyor, çocuklar yeni bir okul gününün heyecanı içinde. Bu okul, öğrenciler dersteyken bombalandı. Altı çocuk öldü, aralarında İbrahim’in yeğeni dokuz yaşındaki Jiyan da vardı. Olay yerinde toplanan bir grup “Allahuekber” sloganı atıyor. Çevreyi ablukaya alan masekli kişiler giriş çıkışları tutuyor. Sonra askerlerle silahlı bir grup arasında iki saat süren çatışma ortasında yaralı çocuklar kalıyor.

Dokuz yaşında ölen Jiyan’ın cesedini ancak ertesi gün alabilmişler… Üç hafta önce yaşanan bu bombalı saldırının ardından İbrahim ve ailesi Şam’ı terketme kararı alıyorlar.

Rukneddin, Kürtlerin en yoğun yaşadığı bir arka mahalle. Şam’ın tepesine düşüyor. Buradan Beşar Esad’ın ışıklandırılmış cumhurbaşkanlığı köşkü görülüyor.

Gerilimin yüksek olduğu ve bu gerilimin bir anda şiddet olaylarına dönüşebildiği bir bölge burası. Bu şiddet potansiyeli nedeniyle yıllardır burada yaşayan “Şam Kürtleri” şimdi Batı Kürdistan’a göç ediyorlar.

Kürtler, Ermeniler, Araplar ve Dürzîler arasında son bir yıla kadar hiçbir sorun çıkmamış. Oysa şimdi Alevîler Lazkiye’ye, Kürtler Batı Kürdistan’a, Ermeni ve Dürzîler ise Lübnan’a göç ediyor. İnsanların fakir de olsa barış içinde yaşadığı bu mahallede şimdi duvarlar yükseliyor.

Şam’ın gündelik hayatına sıkıntılı bir hava hâkim. Uzun benzin kuyrukları, birbiri ardına kaldırılan cenazeler var. Yoksulluk, gelecek endişesi giderek hayatın her yerine sinmiş vaziyette.

Şam’ın belki de en güzel mahallesi olan Rukneddin’i ailesiyle birlikte terketmeye hazırlanıyor İbrahim. Şam’da hukuk fakültesini bitirmiş, ailesi otuz yıl önce yerleşmiş buraya. “Artık Qamişlo’ya gitme zamanı geldi. Burası giderek tehlikeli olmaya başladı” diyor İbrahim.

Arap aksanıyla Kürtçe konuşan İbrahim, kendisinin aslında Şamlı olduğunu söylüyor. Ama bir an önce Qamişlo’ya gitmek istemesinin bir sebebi daha var. İbrahim’e göre Qamişlo’da şimdi başka bir heyecan var.

“Ben genç sayılabilecek yaşlardayım. Çocuklarım için daha iyi bir gelecek yaratmak istiyorum. Ancak onların geleceğini İslâmcılara teslim etmek istemiyorum. Bu konuda mutlaka bir şeyler yapılması lâzım. Benim elimden gelen şimdilik Qamişlo’ya gitmek” diyen İbrahim’e göre asıl tehlike, rejim düştükten sonra ortaya çıkacak belirsizlik.

Esad’ın yardımcılarının öldürülmesinin ardından Şam’da silahların gürültüsü daha da artmış. Silahların ne zaman ve nerede patlayacağı belli değil!

İnsanlar birbirlerine kuşkuyla bakıyor. Farklı topluluklar birbirinden hoşlanmıyor, birbirine güvenmiyor artık. Kırk yıldır burada birlikte yaşayanlar şimdi birarada olmak istemiyorlar.

İbrahim’e göre Şam’da nereye giderseniz gidin silah ve patlama sesleri var. Çok uzun ve acı bir çatışmanın ortasında insanlar. Yaşadığı kentin giderek çöktüğüne üzülen İbrahim, “Bu çatışma uzun süre devam edecek gibi. Çatışmaların başlamasından sonra bir de haramiler (soyguncular) çıktı. Yağmacılar iş başında. Elektrik, su, kanalizasyon, ulaşım, iletişim gibi hizmetler giderek aksıyor” diyor.

Şam’da caddelerde ve mahalle aralarında her türlü zırhlı araç, devriyeler ve konvoylar sürekli iş başında. Havadan helikopterlerle sık sık denetim yapılıyor. Baas ve muhaberat dağılmamış durumda, çalışmalarını sürdürüyorlar. “Rejimin hemen devrilmesi kolay değil. Ayrıca devrilse kim gelecek başa? Çocuklar ölürken ‘Allahuekber’ sloganı atanlar mı gelsin?” diye soruyor İbrahim.

İbrahim, bu konuşmamızdan iki gün sonra Qamişlo’nun yolunu tuttu. Şimdi orada. Dededen kalma evlerine yerleşmişler. İbrahim’in amcaları, üzerinde Arapça “turist” yazan pembe kartlara sahipler. Yani kimliksizler… Bu kartlara sahip olan Kürtler ne işyeri açabiliyor, ne ev satın alabiliyor ne de yabancı bir ülkeye çıkış yapabiliyor. Askere de alınmıyorlar.

Qamişlo, Türkiye’ye bitişik bir sınır kenti. Toplam nüfusun 300 bini bulduğu kentte, nüfusunun yüzde 80′ini Kürtler oluşturuyor. Kentin geri kalan sakinleri ise Süryaniler, Keldaniler ve Araplar. Buradaki insanlar geçimini tarım, ticaret ve kaçakçılıktan sağlıyor.

“Kentte hava çok sıcak. Ama herkes sokakta. Her dükkândan Mihemed Şêxo, Aram Dîkran ve Ciwan Haco’nun sesi yükseliyor’’ diyen İbrahim, Qamişlo’ya geldikten hemen sonra ünlü Kürt şairi Cegerxwin’in mezarını ziyaret etmiş.

İbrahim, Qamişlo’da Avrupa’ya gidip gelen Süryanilere özenen, onlar gibi değer yargıları oluşturan genç Kürtlerin sayısının azaldığını söylüyor. “Daha önce böyle değildi. Amcamın çocukları bile onlar gibi giyiniyordu. Şimdiyse Halk Komiteleri’nin içinde yer alıyorlar, sokakta devriyeye çıkıyorlar’’ şeklinde konuşan İbrahim, Qamişlo’da çok şeyin değiştiğini söylüyor.

Qamişlo’da nüfusun yüzde 10′unu oluşturan Süryaniler kentin en varlıklı kesimi. El Kuvvet Caddesi, mimari ve yerleşim özelliği ile kentin diğer mahallelerinden ayrılıyor. Caddeyi palmiye ağaçları süslüyor. Kentin ilk sahiplerinden Süryanilerin büyük çoğunluğu, bugün Avrupa ülkelerine göç etmiş. Süryanilerin kentte toplam dört kilisesi bulunuyor. Süryani çocukları bu kiliseler bünyesinde bulunan okullarda eğitim görüyor.

Kent nüfusunun yaklaşık yüzde 10′nunu ise Araplar oluşturuyor. Arap nüfusunun neredeyse tamamı resmî kuruluşlarda memur olarak çalışıyor. Az sayıda gayrimüslime rastlamak da mümkün. Ancak son iki haftaya kadar resmî dairelerin herhangi birinde Kürtlere rastlamak imkânsızdı. Kürtlerin artık iktidarı almak üzere olduğu kentte Arap ve Süryani göçü hemen hemen hiç olmamış.

Bundan sonra Qamişlo’da avukatlık yapmak istediğini belirten İbrahim, kentte Esad’dan çok Tayyip Erdoğan’a karşı tepkinin yükseldiğini ve Kürtlerin artık özgürlüklerinden vazgeçmeyeceklerini söylüyor. Son olarak ‘’Rukneddin’in çok nefis bir havası vardı. Savaş bittikten sonra tekrar Şam’a döneceğim’’ diyor.

Suriye Kürtlerine dair birkaç bilgi

Ağustos 1962’de Suriye devlet başkanı Nazim El Qudsî tarafindan çıkartılan 93 no’lu karara göre 5 Ekim 1962’de nüfus sayımı yapıldı. Sayım sadece bir gün sürdü. Hasekî, Qamişlo, Amude, Serêkanîyê, Dirbesîye, Tirbespîyê ve Dêrik’te o gün yapılan sayıda 120-150 bin arasında Kürt yazılmadı ve vatandaşlıktan çıkarıldılar.

Sayımdan sonra Kürtler üçe ayrıldı: Vatandaş Kürtler, Yabancı Kürtler ve Mektum (kayıtsız) Kürtler. Suriye İnsan Hakları Derneği raporlarına göre bugün yabancı statüsünde 200 bin, mektum statüsünde de 80 bin Kürt yaşıyor. 3 milyon civarında da vatandaş Kürt var. Vatandaşlıktan çıkarılanların topraklarına da devlet el koydu.

1960 başında Suriye istihbaratında bulunan general Mihemed Teleb Hîlal, “Cizîre Mıntıkasının Etnik, Siyasî ve Sosyal Durumu” adıyla bir araştırma yayınladı. Bu araştırma aslında Baas partisinin Kürtleri tasfiye manifestosuydu. Amaç Kürt halkının Suriye’de nüfus itibariyle az gözükmesiydi. “Bunlar çevremizdeki devletlerden gelmişler” dediler. Oysa Türkiye’den gelenler Haco (Ciwan Haco’nun ailesi) ve Bedîrxanî aileleriyle Türkiye’den kaçan bazı aydınlardı sadece.

Seçim sonrası “Arap Kemeri” adı verilen proje hayata geçirildi. Buna göre, yabancı statüsüne giren Kürtlerin toprağı ellerinden alındı. 365 km’lik düz bir hat üzerinde şerit halinde Arap köyleri inşa edildi. Bu köylere yerleşen Araplar silahlandırıldı. İsrail’in Filistin’de yaptığı yerleşme politikası o zaman Şam yönetimince Batı Kürdistan’da uygulandı.

1969’da yürürlüğe giren 276 sayılı vatandaşlık yasasına göre, “Babası Suriye vatandaşıysa Suriye’de ya da dışarıda doğanlar direkt vatandaş sayılır. Anne ve babası yabancı da olsa eğer çocuk Suriye’de doğuyorsa, yine vatandaş sayılacaktır”. Ancak bu Kürtler için uygulanmıyor. Suriye’de Kürt mektum çocukları her geçen gün artıyor. Bugün 25 bin mektum çocuk bulunuyor.

Sağlık hakları konusunda da vatandaş olanlar ile olmayanlar arasında devletin adaletsiz yaklaşımları var. Örneğin Şam’da Teşrîn Askerî Hastanesi, El-Esed Üniversitesi Hastanesi ve 601 Hastaneleri’nde mektum ve yabancı Kürtlerin tedavi olma hakları yok. Mülkiyet hakları alanında da yabancı ve mektum Kürtlerin ev ve toprak alma hakları bulunmuyor.

Suriye, vatandaş olanlara pirinç, yağ, şeker ve çay gibi gıda maddelerini ucuza almaları için bir fon kâğıdı veriyor. Yabancı ve mektum Kürtler bundan da mahrum bırakılıyor.


(Express)




7 TİP'L,HALA GÖZLERİMİZE BAKIYOR - ÇAĞHAN KIZIL

"8 Ekim 1978 akşamı İdi Amin kod adlı Haluk Kırcı, TİP'li öğrencilerin Bahçelievler 15. Sokaktaki 56 numaralı binanın 2. dairesinin önüne gelir ve gizlice dinler. Kırcı'nın içeride 2-3 kişinin olduğunu bildirmesi üzerine, Ercüment Gedikli, Dadaş Kahvehanesine giderek destek için adam ararken Ömer Özcan ve Duran Demirkıran'ı bulur. Kontrgerilla elemanları, gece saat 22.00'da harekete geçer. Duran Demirkıran sokakta, Ömer Özcan ise apartman girişinde gözcü olarak bırakılır. Abdullah Çatlı da sokağın sonunda arabanın içinde bekler. Haluk Kırcı, Ercüment Gedikli, Mahmut Korkmaz ve Kürşat Poyraz ise daireye girer. İçeride TİP üyesi 5 üniversite öğrencisi vardır. Kontrgerillacılar, Serdar Alten, Hürcan Gürses, Efraim Ezgin, Latif Can ve Osman Nuri Uzunlar'ın ellerini arkadan bağlayarak yüzükoyun yere yatırır.

Saldırganlar, evde beklediklerinden fazla kişi ile karşılaşınca durumu Abdullah Çatlı'ya haber verir. Çatlı, az sonra elinde eter ve pamukla gelir ve öğrencileri önce eterle bayıltır. Bu sırada eve gelen TİP'lilerin arkadaşları Faruk Erzan ve Salih Gevence de bayıltılır. Sonradan gelen iki öğrenci arabaya bindirilirken, Abdullah Çatlı arabayı Eskişehir yoluna doğru sürer. Üniversite öğrencileri Faruk Erzan ve Salih Gevence bir tarlada Haluk Kırcı ve Kürşat Poyraz tarafından kafalarına sıkılan üçer kurşunla öldürülür. Çatlı ve diğerleri yeniden Bahçelievler'e döner. Plana göre evde bayıltılmış olan gençler, ikişer ikişer Eskişehir yoluna götürülecektir. Uyanmaya başlayan Serdar Alten arabaya taşınırken, polis arabasının görülmesi üzerine Çatlı, "diğer öğrencilerin evde işlerinin bitirilmesi" talimatını verir. Bunun üzerine Haluk Kırcı, Osman Nuri Uzunlar'ı mutfağa alarak tel askıyla boğmaya çalışır, başarılı olamayınca yüzüne havluyla bastırarak boğar. Sonra odaya girerek yerde yüzükoyun elleri bağlı yatan gençlerin üzerine tabancasını boşaltır. Serdar Alten karın ve bağırsaklarından 3 kurşunla, Hürcan Gürses kalp ve böbreklerinden 3 kurşunla, Efraim Ezgin başından 4 kurşunla, Latif Can akciğerlerinden 2 kurşunla vurulur. Hayatta kalan Serdar Alten, saldırganları ayrıntılı şekilde tarif ederek, ülkücülerin saldırısına uğradıklarını, kendisine "Reis" diye hitap edilen birisinin varlığını anlatır, 34 PD plakalı bir araca bindirildiğini söyler. Alten, 8 günlük yaşam mücadelesini 17 Ekim'de kaybeder." – (www.emekdunyasi.net adresinden).

Devrimciler bu ve benzeri olayları sivil faşist hareket ya da yönelim olarak tanımlardı. Bu yüzden faşizm tanımlaması yalnızca MHP ile sınırlı bir olgu olmaktan öteye devlet yapısının ana karakterini betimliyordu. Aradan geçen 35 sene içinde Türkiye devleti çeşitli aşamalardan geçmesine rağmen bu kategorik yapısını korumaktadır. Bazen askeri darbelerle açık baskı süreçlerine geçen bu sömürge tipi faşizm türü AKP hükümeti dönemininin de ana karekteridir. Nitekim, üçüncü yargı paketi çerçevesinde, tutsak olan gazeteciler, profesörler, öğrenciler, akademisyenlerden önce, yukarıda anlatılan katliamın failleri serbest bırakıldı.

Faşizme Yakınsayan Merkez Sağ
Turkiye’nin çarpık demokrasisini yaratan etkenlerden biri ülke tarihinde toplumsal değişimlerin çoğunun yukarıdan aşağıya, tasarlanmış bir şekilde gerçekleşmiş ya da gerçekleştirilmek istenmiş olmasıdır. Cumhuriyet tarihinde yasanan şehirleşme de, evrensel anlamda geleneksel bağların çözülmesine ve cemaat ilişkilerinin yerini bireysel ilişkilerin almasına yol açan bir süreç olmamıştır. Aksine, kırsal feodal ilişkiler şehirlere taşınmıştır, tahakküm ilişkileri kendini farklı mecralarda da olsa ayni şekilde hissettirmiştir, yabancılaşmanın turu değil ama mekanı ve hacmi değişmiştir Yasanan aslında gerçek bir şehirleşme değil, herkesin kendini şehirde hissetmesidir. Merkez sagi ve onun fasizan karakterini anlamaya çalışırken, esasen merkez sağ söylemin, 1970´lerden itibaren bir muhalefet söylemi değil, artık resmi ideolojinin kendisi haline geldiğini de unutmamak gerekir. sağın kendini var ettiği toplumsal zemin ve ideolojinin ana temasını ironik de olsa "muhalefet ve demokrasi" sözcükleri doldurmuştu ve devletçi geleneğin özü aslında sağ siyasetlerde de değişmeden kalmıştı. Bu nedenledir ki Türkiye tarihinde ne zaman sivil toplumdan, hürriyetten, özgürlükten, eşitlikten, demokrasiden, çoğulculuktan bahsedilse, bu kavramların içindeki siki otoriter damar hep en önce vurgulanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla beraber, aslında klasik bir sosyal demokrasini kurum ve düşünceleri de yukarıdan aşağıya yaratılmaya başlanıyordu. Bunlar içinde millet kavramı ulus-devlet açışından çok önem teşkil etmiştir. Ulus-devletin millet tanımı akılda tutularak, burada esas üzerinde durulmasa gereken, dönüşüm surecinde sağ siyasetin milleti nasıl tanımladığıdır. Sağ muhafazakarlık, milletin batili ve seküler tanımını değiştirmeye çalışmakla ise başlamıştır. Milletin içeriğini dine ve maneviyata endekslemiş, bunun üzerinden politikalar geliştirmiştir. Demokrasi kavramını da kendince yoruma tabi tutmuş, demokrasinin en yüksek aşamasını, halkın geleneklerinin ve maneviyatının korunması, bunları koruyanların iktidarda olması olarak belirlemiştir. Elbette maneviyattan kasıt egemen din zümresidir. Her bir inanç eşit şekilde savunulmamıştır. Hatta, eşitsizliklerin reelleştirilmesi ve akılcılaştırılması yoluna gidilmiş, bunun üzerinden toplumsal kontrol mekanizmaları geliştirilmiştir. Devletçi geleneğin Bonapartist yönetim anlayışında zaten önceden beri yer alan etnik ve siyasi paranoyalar, belli bir sosyal demokrasi anlayışı içinde bertaraf edilmeye çalışılmaktaydı. Ancak cumhuriyet tarihinin tümünde, sağ muhafazakarlık, demokrasi tanımının içine bu “bertaraf” edilen kesimlerin tepkilerini ve isteklerini de özsel değil ama sözsel olarak yansıtmayı başarması nedeniyle daha geniş bir ittifak alanı bulmuştur. Bu tanım, günümüz AKP paradigmasını da açıklayıcı niteliktedir. AKP´nin belki de en öne çıkan yönü, bahsedilen “millet” tanımının içine din ögesini muhafazakar bir ekolle asırı derecede katmasıdır.

Bir başka nokta da, merkez sağ siyasetin yükselme döneminin soğuk savaş yıllarına denk gelmesidir. Bu dönemde anti-komünizm siyaseti, din-maneviyat muhafazakarlığını temel öge olarak barındırmasının yanında, komünizm karşıtı olduğu için kapitalizmle çok çabuk ve siki ilişkiler kurabilmiştir. Bu anlamda Türkiye´de merkez sağın “gerçekten iktidar” olabilmesi, soğuk savaş döneminin Marshall yardımlarıyla da siki sıkıya ilişkilidir. kültürel ve kimlik politikalarının ardına kattığı kitleleri sağ siyaset, kapitalist ekonomi temelli politikalar yasama getirmek için bir adaptör, bir araç olarak kullanmıştır. karşılıklı faydaları içinde kapitalizm ve muhafazakarlık, tüm dünyada olduğu gibi kaypak bir zeminde, ama dengeleri hep kendi lehine kurarak kendine yer edinmiştir.

1980 sonrası sağ siyasetler, demokrasi kelimesini pragmatik bir şekilde kullanmışlardır. Demokrasinin içeriğini, biçimsel kapsayıcılık, oy çokluğu, ve istediğini yapabilme özgürlüğü olarak tanımlamışlardır. Burada, bu tanımın ne kadar eklektik ve iki yüzlü olduğundan bahsetmeye, bunu açıklamaya gerek bile yok. Bu anlamda, otoritaryanizm, sağ için vazgeçilmez, hatta sorgulanamaz bir bileşen haline gelmiştir. Özellikle post-modern dönemde farklı eğilimleri birleştirdiğini iddia eden sağ söylemler, tarihin ve ideolojilerin sonunu ilan etmişler, toplumların geleceğini kapitalizmin seyrine endekslemişlerdir. Demokrasi ve sivillik vurgusunun öne çıkartıldığı bu sağ söylemler, Sovyetlerin çözülmesi ve neoliberalizmin yükselmesi ile beraber, daha geniş hareket alanı bulmuşlardı. Devrimci söylemlerin içeriklerinin tamamen değiştirilerek, sağ siyasetler tarafından soğurulması ve kendi çıkarları için kullanılması, sol için artık şüphe götürmez bir çıkmaz yaratmaktadır. Nitekim, adil düzen ve milli görüşün sosyal adalet vurgusuna karşı, herhangi bir kapitalizm eleştirisi yapmaması; AKP´nin parti kapatma kavramına karşı çıkarken kendisi dışındaki partilerin kapatılmasına ses çıkarmaması ya da türban eylemlerine destek olurken, 1 Mayis’larda sıkıyönetim uygulamalarını yasama geçirmesi, askeri vesayetin karsisina sivil vesayetin konmasi, zaten bagimli olan yarginin daha da bagimlilastirilmasi, kurtlerin ve alevilerin taleplerinin degerlendirilmesi ve verilen yanitlar bu tip sahte bir demokrasi anlayışıni örneklemektedir. Bu tarz, toplumsal kırılma noktaları siyasetinde gevsek ve gerektiğinde ödün veren ancak toplumsal sorunların ortadan kalkmasındansa çözümün halihazırdaki iktidarda olduğu yanılsamasını akıllara yerleştirmek için içten içe sorunların devam etmesini sağlayan bir düşük yoğunluklu demokrasi, toplumun değişim ihtiyacının fiili dinamiklerini kontrol altında tutan, toplumsal patlamalara izin vermeyen, gerektiği zaman gerekenin ağzına bal çalan bir fikri yapıya işaret eder ki neoliberal dünya düzeninin kontrol mekanizmalarının en önemlilerinden birisi budur.

Sağ Sınıfsal Taban ve Demokrasi
Türkiye´de merkez sağ, evrensel tanımıyla yani liberal değerler ve orta sınıf tabanıyla tanımlanamaz. Daha çok, milliyetçi ve dindar çevrelerin liberal iktisat politikalarını koşulsuz uygulamaları ve bunların sonucunda geniş kitlelere vaat ettikleri umutlarla iktidar olabilmeleri merkez sağın klasik ritmini oluşturur. Sivil toplum kavramı da aslında sağ siyasetin elinde kendine hareket alanı yaratabileceği bir araç olagelmiştir. Örneğin bu çarpıklığın bir göstergesi olması açısından, Kemalist geleneğin modern kadın tanımına karşı türbanlı kadınlar “sivil” olurken, milliyetçi ve dinsel ögelerle bezeli bir “demokrasi” de sosyal demokrasiye oranla daha “sivil” olarak algılanabilmiştir. O zaman asıl mesele, devletçi gelenek – liberal ekonomi, modernite – muhafazakarlık, otantik temsil – sosyal demokrasi kavramlarında kendini bulan çelişkilerden çok, en temelde otoritenin varlığını ön koşul alan yönelimlerle, aşağıdan yukarıya karar alma ve yönetim mekanizmalarına inanan devrimci bir model arasında olmalıdır.

Sağ demokrasi anlayışında toplumsal değişimlere tarihin doğal seyri içinde rastlanması kavramı çok önemli bir yer tutar. Onlara göre eğer bir olay sessiz sedasız, zaman içinde hakim sınıfların ittifakına yol açıyor ve tepkiyle karşılanmıyorsa doğaldır. Bunun dışında, alt sınıfların sarsıntıları önemli değildir. Aslında, sol söylemlerin doğal olmadığının iddia edilmesi de bu teze dayanır. Muhafazakar demokrasinin tarihi meşrulaştırırken yaptığı, kendi istediklerini gerçekleştirirken, toplumlara sanki bu değişimleri onlar istiyormuş duygusunu verebilmesi, ve kendi isteklerini geniş kitlelere onaylatabilmesidir. Ancak aslında toplumların evrimi doğal değildir, yani doğal bir evrim süreci geçirmezler. Toplumların tarihi her zaman egemen sınıfların baskı alanıdır. Manipülasyon bu anlamda önemli bir yönetim özelliğidir. Bu anlamda sağ siyasetin demokrasi anlayışı da, zamanla evrensel değerinden kopartılıp, türdeş çoğunluğun ezici üstünlüğü kavramına indirgenmiştir, yani muğlak bir “milli irade”ye sığınıp, yapılan tüm şeylerin bunun gerçekleşmesi için yapıldığı yanılsamasının halka onaylatılmasına.

Milliyetçilik, muhafazakarlık, dindarlık, faşizm... bunların sınırları muğlaktır, belirsizdir ve geçişlilik halindedir. Ortaklaşma, otorite temel kavramı etrafındadır. Otoritenin korunması, devlete itaat, toplumsal hiyerarşinin değişmezliğine inanmak vb. en basta gelen ortaklaşmalarıdır. Ancak solun kendini hissettiremediği zamanlarda sağ, sınıfsal çelişkilerini, bürokratik mevkiler üzerinden savunma yoluna gitme eğilimi gösterir. Bu anlamda toplumu ve tarihi devlet ile barıştırmak da sağın ana karakteri olarak karşımıza çıkıyor. sağ siyasetler, ulus tanımını yeniden yaparak devlete itaati yeniden sağlamışlar ve bunu da devlete itaat ve otorite, genelde manevi ve geleneksel değerlere atıf yaparak başarmışlardır.

Sağ, 1960´larda CHP´ye ve moderniteye karşıtlık üzerinden biçimlenen ve siyasi otoriteye ve elitlere karşı halkın sesi olarak tanımlanan bir siyasi çizgidedir. 1970´lerde liberalizmin ilk aşamaları ve köşeyi dönme politikaları üzerinden şekillenen ulusal milli değerler siyaseti ve anti komünizm ağır basmaktadır. 1980´lerde liberal ekonominin refah getireceği tezi ve bölücülük ve anarşiye karşı ulusal manevi değerler tezleri, 1990´larda ise 12 Eylül´un din ve muhafazakarlık getirisinin ışığında filizlenen ve bunun yarattığı milli görüş tezlerinin uyuşturuculuğundaki toplumsal hegemonya sağın ana karakterini oluşturmuştur. Bu anlamda, 2000´lerin Türkiye'sine baktığımızda, AKP merkez sağ geleneğininin devamına deyim yerindeyse tam oturuyor. Yerli burjuvazinin çoğunluğunun zenginleşmesi ve yönetimi ellerine alabilecek donanıma sahip olmalar sonucunda artık küçük burjuvatik, sınıflar arası denge yönetimi siyasetine gerek kalmamasından dolayı çevrenin merkeze yürümesi ve halkın gerçek temsilcilerinin iktidar paylaşması olarak takdim edilen bir uyuşturulma süreci yaşanıyor. Elbette siyasal iktidar üzerinden parmağını yalayanların zenginleşmesi, çarpık bir toplumsal sosyoloji içinde o yasama öykünenlerin kendilerini de bu yaşamın bir parçası olarak görmesi ve yaşananları onaylamasa sonucunu doğuruyor. Aslında yaşadıklarımızın anlamı sudur: ANAP´in liberalizmiyle herkes zengin olacaktı ama olmadı. Bu inandırıcılık yokluğu, Refah Partisi tabanı ve islami milli görüşle dolduruldu. 'Radikal' islamcıların temizlenmesinden sonra da liberal bujuvatik bir anlamda manevi bir din harmanlanmasıyla ekonomik temelli bir siyaset görüngüsü ortaya çıktı: AKP. AKP aslında DP´nin ideolojisinin modernitesidir ve bu yanılsamanın oy çokluğunu sağlama projesidir. Ancak, devletin fasizan karakteri de yitmis degildir. Bunu anlamak için 1 Mayıs´a, grev ertelemelerine, polis yasasına, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlamalarına bakmak yeterlidir. Ayrıca, modernleşme karşıtlığı, tamamen egemenlerin islerine geldiği şekilde siyasete entegre edilmektedir. Turban için ava avaz bağıranlar, toplumun manevi değerleriyle pek de ilgilenmiyorlar. Yani muhafazakarların muhafaza ettiği şey, kendi iktidarları ve onu korumak için yarattıkları suni toplumsal çelişkilerden başka bir şey değil. Ana hattı ekonomiden çıkarıp kültür ve kimlikler üzerine kaydırmak, apolitikleşmenin ana temasını oluşturuyor.

Milliyetçilik, Muhafazakarlık, Din ve Demokrasi
Aslında milliyetçiliği, taşranın bir kimlik arayışı olarak görenler de az değildir. Geleneksel bağlarından kopamayan ve iktidar çevrelerinin dışında kalan gençler için geçmişin görkemine özlem üzerinden şekillenen bir bağlılık ve kendini tarif etme duygusu, milliyetçiliğin sağcılar bazında sol karşısında bir varoluş anlamı kazanmasına da yardımcı olmuştur. Kapitalizmin yarattığı yıkımın sonucu olan yoksulluk, açlık, eğitimsizliğe maruz kalanların kendilerine çıkış yolu olarak onları bu hale getiren sistemin devamını sağlayan ideolojik aygıtlardan olan milliyetçi ligi ve sanki bir geçmiş avuntusunun yarattığı aidiyeti seçmeleri, Türk İslam sentezini aramaları da solun siyasi propagandası için üzerinde kafa yorulması gereken bir paradokstur.

Siyasal islam, muhafazakarlığın yelpazesi altında değerlendirilirse eğer, o zaman onun bir karşı devrim değil, farklı tarz otoriterlik içeren bir küreselleşme ideolojisi olduğu anlaşılır. Merkez sağ ile siyasal islam kendilerini her zaman farklı tanımlama uğraşındadırlar. Cumhuriyet tarihinin ilk çatırtısı, resmi ideolojinin CHP´si ile "milletin temsilcisi" DP´nin ayrımında beliriyor. Cumhuriyet devrimi sadece siyasal bir değişim değil ayni zamanda koklu bir kültür devrimini de öngörüyordu. Bu kültürel değişime soğuk bakanlar sanıldığı gibi Osmanlı'nın Tanzimat'tan itibaren baslayan değişim surecine zaten ayak uydurmuş Osmanlı üst sınıfları değil, aksine, orta sınıflar dışında kalan toplumun geniş kesimleriydi. Bu okumanın temelini de batılılaşmanın, kendi milli manevi değerlerini kaybettireceği korkusuydu. Cumhuriyet idaresi, topluma yabancılaşmış ve toplumun dini-manevi değerler bütününü değiştirmeye çalışan bir elitler idaresi olarak görüldü ya da gösterildi. Burada belirtmek gerekir ki, tarihsel olarak sınıfların keskin çizgilerini yaratanın burjuvatik devrimler olmasına rağmen, cumhuriyet devrimi toplumu imtiyazsız, sınıfsız ve kaynaşmış bir zümre olarak tarif ediyordu. Asıl sorun aslında bu zümrenin kim ve nasıl olacağıydı. Cumhuriyetçi gelenek bu kitleyi tanımlamıştı ama onu dönüştürme hedefinin kitle tabanını yaratamadı. Bu anlamda merkez sağ siyasetin kısa tarihinde yatan, kitlelerin inanç ve menaviyatının siyasal temsili, liberal ekonomik politikalar, ve bu politikaların uygulayıcılarının değişen koşullara pragmatik uyumu olarak tanımlanabilir. Ayrıca, 12 Eylül´ün getirdiği cemaat ilişkilerinin, tarikatların ve aşiretlerin toplumun kontrolünde kullanılması siyaseti de, toplumsal ilişkileri noeliberalizme eklemlemek anlamında tam yerine oturuyordu.

Milliyetçilik ve dini muhafazakarlık, batı karşısındaki eşitsizlik temelinde şekillenen bir “milli liberal ekonomi” fikriyle ANAP´da liberal ekonomiyle birleşmiştir. Kitlelerin devlete ve hükümete sadakatini perçinleyecek sosyolojik söylemler eksik olmamıştır. Türk-İslam sentezi fikri işte bu aşamada devreye girmiştir. Ulus devletlerdeki ulusun tanımlanması kavramı, cumhuriyetin batılı ulus kavramına karşı sağ milliyetçiliğin “Türk-islam sentezi ulusunun konması” – yani, ulusun yeniden tanımlanması olarak algılanmıştı. Ve, çelişki sadece bu noktadadır. Kemalist gelenekle sağ muhafazakarlar arasında sosyal demokrasinin devletçi ekonomi politikaları haricinde ekonomik politikalar yönünden temelden bir ayrışma yoktur. devletçi politikalar da günümüzde sadece simgesel bir anlam ifade etmektedir. neoliberalizmin tahrifatına karşı koklu bir sistem eleştirişinin her iki kamptan da gelmemesi, bu örtüşmenin de bir göstergesidir.

Dindarlar ve merkez sağ genelde esası korumaya yakındırlar, ancak muhafazakarlar genelde üslubu korurlar. Aslında muhafazakarlar için sorun iddia ettikleri gibi değişimin kendisi değildir, onlar için asıl sorun hakim sınıfların iktidarının itibar kaybetmesi ve toplumsal değişimlerdir. Onun dışında geniş kitleler üzerinde kapitalizmin yarattığı sarsıntılar ve yıkımlar için herhangi bir sikinti hissetmezler. Demokrasinin tersten okunması, iste bu anlamda mevcut düzenin korunması, liberal ekonomik politikaların meşrulaştırılması, geleneksel değerlerin sömürüşü ve ikiyüzlü bir toplumculuk olarak da okunabilir.

Siyasetin evrimi ve merkez kavramını içeriği açısından örneğin 12 Eylül süreci, siyasetin dışında kalan Türk-İslam sentezi düşüncesini merkeze oturtmuştur. Ancak „düşmanın“ yokluğu karşısında merkez sağ, 1990´larda düşüşe geçmiştir, bu donemde merkeze ikame edilen dindar muhafazakarlık açığa çıkma olanağı bulmuş ve siyasal islamın yükselişini anons etmiştir.

Merkez sağ, dinin devletin kontrolünden çıkmasına taraftardır. Ancak, devletin kutsal olduğu ve dinin de devletin bekaasının korunması gerektiği için toplumsal hayatta bulunması şartını da düşünür. Fakat milliyetçilik ve muhafazakarlık, dinsel devletten önce gelir. Bu durum AKP ile biraz değişmiştir.

Muhafazakarlığın ve sağın dini kullanarak demokrasi söylemleri geliştirmesine bakacak olursak su saptamayı yapabiliriz: aslında, muhafazakarlar dini ısrar konusu yapmamaktadırlar, sadece onu toplumu birleştirici ve tanımlayıcı özelliği olarak görürler. Bu anlamda kontrol sistemleri yaratılırken dinin rolü büyüktür. Muhafazakarların karşı olduğu değişimler, değişimin kendisi değildir, bu değişimlerin toplum dengesinde, iktidar odaklarında, ekonomik çıkarlarda ve maneviyatta yaratacağı köklü değişimlerdir. Aslında sağı ve özelde bugün için AKP´yi bu noktadan ele alırsak, zahiri bir demokrasi kavramının altında yatan değişimim ana yönelimini de anlaşılır kılarız. Neoliberalizmin değişim dinamiklerine cepheden karşı çıkmayan, ama neoliberalizmin yarattığı yıkıma da bu şekilde karşı çıkamayan bir yonelim. Bu anlamda AKP´nin yükselişinin temeli, ulus devlet sisteminin çarpık gelişiminin sonucu olan toplumsal krizleri ve yabancılaşma dinamiklerini, bu dinamiklere karşı gelişen tepkiyi milli kimlik, maneviyat ve liberal-muhafazakar bir ilerlemecilik tanımı üzerinden kendine koşulsuz sadakate faşizan uygulamalar eşliğinde dönüştürmeyi başarmış olmasında yatar.

Sağ muhafazakar siyaset aslında dini değil, öncelikle mevcut statükoyu önemser. Bu nedenledir ki işte muhafazakarlık, dini mevcut düzene tehdit olarak gördüğü zamanlarda, düşman ilan etmiştir. Bu anlamda, muhafazakarlık, milletin ve siyasetin geleceği en önemli şeydir ve gerekirse demokrasi de bazı zamanlarda rafa kaldırılabilir, bunda çekinilecek bir şey yoktur. AKP´nin kendine demokrat ahvali buna iyi bir örnektir. Devletçiliğe karşı özel teşebbüs ve herkese zengin olma hayali sunulması da iste merkez sağın alameti farikasıdır. Ancak sağ siyaset, o çok karşı çıktığı devlet geleneğini, onu araçlarını ve işleyişini, iktidar kendinde olduğu surece onaylamakta beis görmez. Bu ikiyüzlülüğün göstergesidir.

Sağdaki Boşluğu Dolduran Bir Proje: AKP
Türkiye´de liberal imaj oldukça görüntüseldir ve kültürel kriterlere dayanır. Liberallik çizgisi özellikle merkez sağ partiler için siyasal anlamda otoriterlik karşıtlığı olarak değil, kültürel anlamda milliyetçiliğin ve muhafazakarlığın yanında başlar. AKP de bu noktada değerlendirilmek zorundadır. Merkez sağ en baştan beri CHP ve modernleşme teorilerini bir engel olarak görmüştür. Bunun yanında, demokrasi de milletin gerçek temsilcilerinin iktidarı ele geçirmesi olarak algılanmıştır. Bürokrasi ve ordu gibi kurumlara karşı gelişen tepkinin örgütlenmesi ise yine en basarili şekilde sağ tarafından gerçekleştirilmiştir. AKP de bunun çok açık bir örneğidir.

Muhafazakarlığın en önemli yeteneklerinden biri, eski kurumları allayıp pullayıp yeniden sahneye koymaksa, AKP´nin yaptığı da bundan farklı değildir. İnsanlar düşünce ve inanç dünyalarını değiştirmeyi, sembol ve görüngülerini değiştirmekten daha kolay bulurlar ve genelde ilki gerçekleşir. Türbana takılan zihniyet, kapitalizmin eşitsiz gelişim dinamiğine ve sömürüsüne ses çıkarmıyor ya da onunla barışıyor, Mehmet Ağar’a Kürt raporu yazdırırken yüzlerce genci tutsak ediyor. Yani, eklektisizmi siyasal dil olarak kuran bir toplum yapısında sosyalizmin etik bağlılık ilkesi, köşeyi dönme üzerine kurulmuş bir yapıda, sol adına toplumsallığın çözülmesi zorunlu bir paradoksunu oluşturuyor.

AKP şu anda, DP´den beri tüm merkez sağcıların tezlerine benzer şekilde, iktidarın asıl kaynağını seçkinci anlayışa karşı kurmak istiyor. Bu konuda halkın refahını sağlamak temel söylemken, yapılan politikalar bu yönde değil. Devletçiliğe karşı liberal tezler ortaya konurken, kültürel yabancılaşma teması da mucizevi bir rol üstleniyor. AKP, ANAP´tan itibaren 1980 sonraki Türkiye´de iyiden iyiye hissedilmeye baslanan neoliberal ekonomik sisteme entegrasyonu, demokrasinin ve ezikliğin üstesinden gelmenin ana koşulu yapan siyasi yönelimi göz ardı edemezdi elbette. Bu anlamda, AB siyasetinde batıdan yana bir politika izledi. Bu, onun ekonomik çıkarlarına da uyuyordu. Ancak, klasik kimliklerinden (batı karşıtlığından) de kopmamak için arada sırada iman tazeliyorlar (batının ahlaksızlıkları vs.). AKP´nin muzdarip olduğu şey ise, merkez sağın - siyasal islamın yükselmesiyle beraber - dinin Türk kimliğinin vazgeçilmez bir zenginliği ve toplum düzenini sağlamada mükemmel bir araç olduğu fikrinin, yerini statükoyu tehdit eden bir radikal islami görüşün yok edilmesi gerektiği görüşüne bırakmış olmasıdır. AKP, bu meşruiyet krizini de AB politikalarına sarılmak, ve bir demokrasi yanılsaması yaratmakla asmaya çalışmışsa da bu çok başarılı olmuşa benzemiyor.

Bir başka nokta da, muhafazakar tepkinin kaynağının iyi anlaşılması gereği. Bu tepkiyi yaratan, sağ söylemlerin uzun zamandır vurguladığı özünden yabancılaşma, manevi değerlerin yozlaşması, batılılaşma olgularının yanında, aslında toplumsal dışlanmışlık hissine karşı gelişen tepkinin örgütlenmesi olarak da algılanmalıdır. Bu tamamen bir paradoks gibi görünüyor, çünkü bu tepkinin örgütlemesi işini yapması gereken soldur. Aslında belki de anlaşılması gereken en önemli nokta, zamanın bize gösterdiğinin, kültürel ve bilinçsel tepkiyi örgütleyen ve bunu ekonomik politikaları dönüştürmek için kullananın her zaman sağ muhafazakarlar olduğudur. Bunu yaparlarken de demokrasi kavramını kullanmalarıdır. Bu anlamda belki de demokrasi, insan doğasının açmazını temsil etmektedir. Ne de olsa, Mill´in dediği gibi, bir şeyin varlığını değerli yapan şey, insanların davranışları üzerine sınırlamalar getirmesidir.

Sonuç Yerine
Esasen, demokrasinin tanımını yapmak, mutluluğun resmini çizmek gibi bir şey. Tarih boyunca ve günümüzde de hala muğlaklığını koruyan bir kavram olarak demokrasiden söz etmek yerine, demokrasiyi yaşamak ve kitlelerle bu yolla gönüldaşlık kurmak belki de var olmak için en somut yaklaşım. Emekçilerin, ezilenlerin, sömürülenlerin, dışlananların kendilerine yarattıkları aidiyetleri iyi tanımlamak, iyi incelemek gerekiyor. Sistemin çarkları arasında ezilmeye mahkum milyonlarca insanin kendilerini soldan değil de neden sağdan yana gördükleri, evrensel demokrasinin gelecek hayalleri anlamında bireyler için inandırıcılığını neden kaybettiği, solun demokrasiyi neden içselleştiremediği gibi soruların yanıtları bir an önce en azından kendi düşüncemizde berraklaşmalıdır. Yukarıda anlatıldığı üzere, aslında solun evrensel değerleriyle örtüşen yine solun toplumsal açılımlarının en şematik söylemlerini kendi çıkarı ve tepkilere karşı bir sübap olarak kullanan bir sağ/muhafazakar siyasetin mesruiyetini sağlamak adına soldan çaldıklarını, sol, bu yanılsamayı yıkacak bir biçimde tekrar devrimcileştirmek zorundadır. Elbette bir sistemin değiştirilmesinin paradigması bütünlüklü bir devrimse, yaşadığımız dünyanın analizi de bu noktada önem taşıyor. Ve devrimcileştirmek için söz değil, iş gerekiyor. Demokrasiyi yeniden tanımlamak ve yeniden yaşamaya başlamak; anlamayanlara inat yeniden devrimci olmak, yeniden devrime inanmak, yalnız alanları değil kalpleri de fethetmek için kendi güçlü kollarımıza ve alet çantamızdaki özgün deneyimlere hem güvenmek hem de onları eleştirmek zorundayız. Bunları yaparken de, suyun karşı tarafına bakmanın, ne yap(ma)mali sorusuna yanıt aramak, solun, demokrasi ölçeğinde kendi yerini bulması açısından yararlı olacaktır.

Gerçeklik, tahakkümcü bir iktidarın dışında yer alan ve ona karşı mücadele eden şeylerdir. Sol, demokrasiyi bu iktidar tahakkümünden kurtarmalı, onu gerçekliğine kavuşturmalıdır. Bunu yapmak elbette yorucu bir zihin ve emek çalışması gerektiriyor. Ancak, siyasette çoğunluk kuralının haklılaştırılması onun ahlaki açıdan doğru olduğunu göstermezse, azınlıkta kalmak da değiştirici potansiyelin sınırlanması anlamına gelmemeli. Yaşamı yeniden yaratma amacıyla yola çıkanlar, şüphesiz ki ilk önce kendilerini devrimci olmanın bir gereği olarak yeniden ve yeniden yaratma isteğini ve arzusunu ta içlerinde hissetmelidirler. Çünkü asıl sorun iktidarı ele geçirmek değil, iktidarın içinde filizlendiği toplumsal sistemi baş aşağı çevirmektir. Bu aşamada da, doğru cevaplar doğru sorularla bulunabilirse, Brecht´in dediği gibi, elbette sorulardır sana bütün verebildiğim...

Ve 7 TİP’li hala bize bakıyor.


(Muhalefet.org)




IRA, YENİDEN...

İngiliz The Guardian gazetesine konuşan Gerçek IRA (RIRA), bağımsız Kuzey İrlanda’yı savunan üç grubun IRA ismi altında birleştiklerini duyurdu. 

Bağımsız cumhuriyetçi örgütlerinde dahil edileceği bu yeni oluşumun içinde, daha önceki Geçici IRA’nın içinde “konformist olmayan Cumhuriyetçiler”olarak kendilerini ifade eden grup da yer alıyor . 

Son yıllarda özgür ve bağımsız bir İrlanda kurma mücadelesinin gerilediğini açıklayan IRA, daha önce mücadelenin politik ve siyasi çözümlerle yürütülmesinden yana olan Geçici IRA’nın, İngiliz hükümeti ile yakın ilişki kurmasını eleştirerek, yeni bildirisinde, İngiliz tacının güçlerine karşı İrlanda bağımsızlığı adına verilen silahlı mücadelenin ancak İngiliz ordusunun Kuzey İrlanda’dan çıkması ile mümkün olabileceğini ifade ediyor.

“İngiliz Derebeyi”ne Karşı 
Britanya Kuzey İrlanda’dan sorumlu, sağcı Devlet Bakanı Owen Paterson’a da gönderme yapılan bildiride, kendisinin birçok cumhuriyetçinin tutuklanmasının bir numaralı aktörü olduğu belirtilirken, “İngiliz tacının birliklerinin tacizine, tutuklanmalara ve şiddete maruz kalan cumhuriyetçiler, bu uygulamalara İngiliz derebeyinin direktifleri ile maruz kalmaktadır” ifadelerine yer veriliyor. 

100 Yılı Aşan Geçmiş… 
Dünyanın ilk büyük paylaşım savaşına hazırlandığı yıllarda şekillenen İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) ilk denemesini 24 Nisan 1916’da yapmış,i ki bin kişilik cumhuriyetçi ‘ordu’ Dublin’deki İngiliz yönetim binalarını ele geçirip, İrlanda Cumhuriyeti’ni ilan etmişti. İngiltere’nin müdahalesi ile kısa süren yönetim, daha sonra 1919’da başlayıp iki yıl süren ulusal kurtuluş savaşını kazanıp adanın 26 ilinde bağımsız devletlerini ilan ettiklerini açıklar. 1937 yılında Bağımsız İrlanda kendi anayasasını kurar, 1948’de İngiliz Uluslar Topluluğu’ndan ayrılarak İrlanda Cumhuriyeti adını alır. 

68 rüzgarının İrlanda’da hissedilmesi ise İngiliz ordusunun bölgede “Kanlı Pazar”lara varan, vahşi saldırıları ile sonuçlanır. Mücadelenin daha da kenetlendiği bu yıllarda, IRA yaklaşık 30 yıl sürecek sert bir savaşın içinde yer alır. Bu süreç içerisinde İngiliz hükümeti ile bağlantısını koparmayan IRA; yönetim ile “ilişki” kanadını doğrudan kanallar ile sağlamıştır. 

1997 yılında, Tony Blair liderliğindeki İşçi Partisi’nin iktidara geldiği dönemde, IRA'nın siyasi kanadı olarak kabul edilen Sinn Fein de aynı seçimlerde son 40 yılın en büyük başarısı sayılan 2 sandalye kazanmıştır. 1998’de yapılan ‘Hayırlı Cuma’ anlaşması ile karşılıklı ateşkes ilan edilerek, tutuklu IRA militanlarından bir kısmı salıverilir. Bu anlaşma ile, Kuzey İrlanda Meclisi yasama yetkilerini devralmış, İngiltere askerlerinin adadan çekilmesine karar verilmiştir. 28 Haziran 2005'te, Sinn Fein Partisi'nin lideri Gerry Adams’ın çağrısı ile IRA silahlı mücadeleyi tamamen bıraktığını açıklar.

Sinn Fein Karşıtları Birleşiyor 
Son birleşme kararında Sinn Fein’in barışçıl stratejilerine karşı birleşen gruplar yer alıyor. Gerçek IRA, Uyuşturucuya Karşı Cumhuriyetçi Hareket (RAAD), bağımsız cumhuriyetçi fraksiyonlar IRA adı altında birleşiyor.


(Muhalefet.org)



TÜRKİYE İLK VİCDANİ RETÇİSİNİ KAYBETTİ



Tayfun Gönül dün akşam hayata veda etti…

1998 yılında hazırladığı "Anarşizm Nedir?" broşürüyle anılan ve bazı anarşist oluşumlara ve dergilerin çıkmasına ön ayak olan Türkiye'deki ilk vicdani retçi anarşist Tayfun Gönül dün akşam hayatını kaybetti.

Gönül Şubat ayının son günlerinde geçirdiği ağır kalp enfarktüsü sonucu hastaneye kaldırılmıştı.. Bir süre yoğun bakımda kalan Gönül daha sonra taburcu olmuştu.

Türkiye, Tayfun Gönül’le 7/13 Ocak 1990 Haftalık Sokak Dergisi’nde çıkan bu röportajla tanıştı. Türkiye’nin ilk vicdani retçisi Gönül’ün "Askerliğe Savaş Açan Adam" başlıklı bu ilk röportajını ve kararının nedenlerini anlattığı manifestosunu yayımlıyoruz.


Tayfun Günül doktor. Onu Sokak’a zaman zaman yazdığı telif yazılardan hatırlayabilirsiniz. 32 yaşındaki Gönül, "Beni zorla askere almaları vicdan özgürlüğünün ihlalidir" savıyla devleti mahkemeye veriyor.

Askerliğe karşı tepkin ne zaman başladı?

Çocukluğumdan beri diyebilirim. Çünkü ben kendimi bildim bileli, var olan dünyadan çok, olması ge­reken üzerine düşündüm. Bir takım değer yargılarım var. Bunlar kendimi bildim bile­li vardı. Özgürlük gibi, adalet gibi, eşitlik gibi. Uzunca bir süre bu yargıları, mesela Müslümanlık içinde aradım. Birçok insan gibi. Ortaokulda, kolejde okuyordum, kole­je gelenler hep üst orta sınıf ailelerinin ço­cuklarıydı. Orda hayat, din dışı düzenlen­mişti. O insanların yaşam tarzları öyleydi. Sahurda niye yemek çıkmıyor diye idareyle kavga ettiğimi hatırlıyorum. O ruh hali bu­gün de devam ediyor. Hiçbir zaman disipli­ne uymadım. Her zaman başım disiplin ku­rulları ile derde girdi. Doğru bulmadığım bir şeye, kurallar böyledir diye uymadım, çoğu zaman sessiz de kalmadım.

Kaç yaşındasın?

Şu anda 32 yaşındayım. Birisinin bana emir vermesine çok tepki duyuyorum. Aynı şekilde başka birine bir şey emretmeye de çok zorlanıyorum. Gar­sondan çay istemeye bile. Genelde şiddete yatkın olmayan bir kişiliğim var.

Bugüne kadar askere gitmemeyi nasıl başardın?

Sonuna kadar yasal olanakları kullan­dım. Bakaya suçundan mahkemeye veril­dim. Mahkemeye gitmeyerek ve adresimi değiştirerek mahkemeyi uzattım. Bu arada paralı askerlik hakkı çıktı, iki yıl da böyle geçti.

Neden paralı askerlik yapmadın, üç ay­da kurtulacaktın?

Yaşamımda her zaman düşüncelerimle, davranışlarım arasında bu uyumu gözetmişimdir. Sonuçta benim askerliğe karşı çık­ma nedenim; askerliğin zor ve uzun olma­sından değil, çünkü ben bir doktorum, her­kes bilir ki doktorlar zaten sıradan erler gibi bir askerlik yapmazlar, hayli rahat geçer. Tam tersine askerlik yapmayı reddetmek, bir doktor için yaşamını daha zor koşullar­da sürdürmektir. Benim karşı çıkışımın nedeni ahlaki. Bu açıdan paralı ya da parasız, uzun ya da kısa dönem benim için fark etmez. Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir. Bunun ahlaki sorumluluğunu üstlenmek istemiyo­rum.

Doktorum diyorsun ama doktorluk da yapmıyorsun?

Doktorluk yapmamamın birçok nedeni var. Bu nedenlerden biri şaşabilirsin belki ama militarizmle ilgili. Militarizm sadece orduyla sınırlı değil, toplumun bütün doku­larına, bütün kurumlarına yayılmış. Zaten bütün kurumlar oluşurken, iç işleyişlerinde kışla yönetmeliklerini örnek almışlar. Okul, hastane de buna dahil. (Foucault bu­nu ayrıntılarıyla gösteriyor.) Bunun en be­lirgin göstergelerinden biri beyaz önlüktür. Üniforma her yerde aynı işlevi görür, insan­ları tek tipleştirmek, kişiliksizleştirmek, salt işlevini yapan robotlar haline dönüştür­mek. Bana göre üniformanın rengi önemli değil. Haki ya da beyaz olabilir.

Biraz daha kendini anlatsana...

Erkek olarak iktidar doğmuş olmaktan başka, aslında eğitimim açısından da mutlu azınlık tabir edilen kesimdenim. Türki­ye’nin en iyi okullarında okudum. Ortaoku­lu, Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, liseyi An­kara Fen Lisesi’nde, üniversiteyi Hacettepe Tıp Fakültesi’nde okudum. Belki megalomanlık ediyorum ama, isteseydim seçkinle­rin arasında yerimi alabilirdim gibi geliyor. Ancak, yaşadığım ortamda her zaman eğre­ti durmuşumdur. Sonuçta devlet babanın onca para harcamasına rağmen ona nankör­lük edip hep kendi içinde bulunduğum ko­num dahil haksızlığa karşı değişik tepkiler göstermişimdir. İşi sonunda ihanete kadar vardırdım.

Hiç doktorluk yapmadın mı?

Yaptım. Aç kaldığımda kaçak gece nö­betleri tuttum. Bu arada, eski kitapçılık, ka­feterya işletmeciliği, çevirmenlik, dericilik, balıkçılık gibi çeşitli işlerde çalıştım. Şu sı­ralarda hasbel kader Sokak’a telif yazılar yazıyorum.

Peki, siyasi kimliğin?

Lise yıllarından itibaren sosyalist hare­kete katıldım ve uzun bir sosyalist geçmi­şim var. Ama içinde olduğum yapıların da askeri olmadım. Hep çıbanbaşıydım. Daha sonra, sosyalizme eleştirel bakmaya başla­dım. Ve dünyayı değiştirmenin bilimsel yo­lu olamayacağı kanaatine vardım. Fakat devrimci olmama yol açan sebepler aynen ortada duruyordu. Bireysel inisiyatiflere dayanan ahlaki yeni bir devrimciliği hem yaşamımda hem de düşünsel olarak tasarla­maya giriştim. Ve tarihi olarak bu olanağı anarşist gelenek içinde buldum. Kafanızda ne canlanır bilmiyorum ama kendimi anar­şist olarak tanımlıyorum.

Ne kadar ciddi konuşuyorsun Tayfun, kampanya nedeniyle mi?

Biraz öyle... Çünkü sözünü duyurabil­mek için biraz molla olup tumturaklı laflar etmen gerekiyor. Aksi takdirde sosyalistle­rimiz dahil hiç kimse seni ciddiye almıyor. Gülmenin bile teorik izdüşümünden söz et­mek zorundasın.

Yani anarşist olduğun için mi askerli­ğe hayır diyorsun? Anarşistlerden aske­re gitmeyen yok gibi.

Bir tür anarşizm yorumu diyelim. Tabii, anarşist olmanın koşullarından biri milita­rizmi olumsuzlamak. Ama bu konuda atı­lacak pratik adıma herkes kendisi karar ve­rir. Benim için hayatta direnme noktaları var. Örneğin seçimlerde oy vermem. Polise ve mahkemeye başvurmam. Devleti yatak odama sokmam. Bütün bunlar direnme noktaları. Askere gitmemek de bunlardan biri. Aksine davransaydım, kendime olan saygımı yitirirdim. Kimileri için en iyi anarşist kendine olan saygısını yitirmiş anarşisttir, çünkü hiçbir işe yaramaz.

Ama yürütmek istediğin kampanya­nın anarşizmden öte pek çok insana hitap etmesi gerekmiyor mu?

Zaten manifesto öyle kaleme alınmıştır. Bence askere gitmek istemeyen herkesi kapsıyor.

Bu kampanya başını belaya sokmaya­cak mı?

Bu kararı vermeden önce bir yıl kadar dü­şündüm. Birçok arkadaşımın yaptığı gibi gözden uzak, kıyıda köşede durup askere gitmemek de vardı. Ancak ben yaşamın an­lamını hiçbir zaman salt kendi yaşantım üzerine kurmadım. Dünyayı değiştirmek mücadelesiyle kendimce bir bağ kuramadı­ğım zaman, huzursuz oluyorum. Böylesi gizli saklı yaşamak bana onursuz geliyor. Bunun pratik sonuçlarının farkındayım. Beni zorla askere alabilirler. Saçlarımı ke­sip elbise giydirebilirler. Ama hiçbir zaman emredersiniz komutanım dedirtemezler. Elime silah verip al bir düşman diye karşım­daki insanları öldürtemezler. Selam verdirtemezler. Yapabilecekleri en fazla şey, beni öldürmek. Doğrusu ölüm beni korkutuyor ama, insan yaşamını nereye ka­dar ölüm korkusuna göre düzenleyebilir?

Bu kampanyadan ne bekliyorsun?

Bu kampanyanın yaratacağı etkileri as­lında ben de merak ediyorum. Türkiye Devleti Avrupa topluluğu ile ilişkilerinde bir de­mokratikleşme gösterisindedir. 141-142-163’ü bile inşallah 10 yıl içersinde kaldıra­caklar. Bence bu kampanya devletin bam beline basıyor. Ve tahammül sınırlarını zorluyor. Öncelikle ne kadar hoşgörülü ol­duğunu göreceğiz. Daha sonra, toplumda 12 Eylül’ün onca tahribatından sonra, mili­tarizmin itibarının sarsılıp sarsılmadığı da somut olarak ortaya çıkacak. Ve en önemli­si, bir tabunun yıkılıp tartışılır kılınması­dır ki, örneğin Kürt sorunu da böylesi bir ta­buyken birileri bu meseleyi gündeme getirmeseydi, bugün bu kadar açıklıkla konuşu­labilir miydi? Pratik sonuçları açıkçası beni pek ilgi­lendirmiyor.


(BirGün)




BİR ALTERNATİF OKUL ÖRNEĞİ OLARAK GENÇLİK MUHALEFETİ - ÜNAL ÖZMEN

Bu eğitim sistemi, öğrenciyi özne olarak görmüyor. Öğrenci merkezli olduğunu iddia etse de evirip çevirip düzenin işine yarar hale getirmek için çocukla, çocuğun hamurla oynadığı gibi oynuyor. Bir yandan devlet, çocukları/gençleri politikalarını sorgulamadan kabullenen itaatkâr vatandaşlar olsun diye okullarında ıslah ederken öte yandan sermaye, işine yarayacak işçiler olsun derdinde. Tabi öte yanda bir de çocuk üzerindeki vesayetinden vazgeçmek istemeyen aile var. Çocuk, bu üçgen içinde minyatür kalenin topu gibi tekmelenip oradan oraya savrulup duruyor. Kimse onların geleceği ile ilgili değil. Kemal İnal’ın dediği gibi bu, çocuğun hep kaderi olmuş. (Çocuğun Örselenen Dünyası, Sobil)

Çocuğun toplumsallaşması, şimdiki ve ileriki hayatında gereksinim duyacağı yaşam becerilerini (iletişim kurma, dayanışma, çözüme ortak olma vb.) edinmesi kimsenin umurunda değil. Büyüdüğünde yapması istenen işle ilgili deneyim kazanması sağlanmaya çalışılıyor fakat bugün çocuk olan bireyin yarın politikacı olabileceği, sivil toplum kuruluşlarında rol alabileceği, aile kuracağı, bir topluluk içinde yaşayacağı gözardı ediliyor. Peki çocuk, bu alanlarda kullanabileceği bilgi, beceri ve yeteneği nereden edinecek?

Gençler de Gençlik Muhalefeti gibi öğrenci/gençlik oluşumları içinde eğitim sisteminin görmezden geldiği kendilerini insanlaştıracak bu yaşamsal becerileri edinmeye; haksızlığa, adaletsizliğe, eşitsizliğe itirazı; ezilenin, güçsüzün yanında olmayı kendi pratiklerinde kazanmaya, birbirlerine aktarmaya çalışıyorlar. Düzenin böyle sürüp gitmesini isteyenler için elbette tehlikeli şeyler bunlar. Onun içindir ki polis, tatilini Dikili’de birlikte geçiren, tatili aynı zamanda politikleşme, sosyalleşme fırsatı olarak değerlendiren gençlerden gözünü ayırmıyor. Orası bir cemaat kampı olsaydı (ki şu anda çok var öylesi) eminim polis oraya elekle su taşırdı.

Hafta sonu, Dikili’deki gençlerin ağabeyi sayılacak başka bir grubun (Yetişkin Muhalefeti diyelim!) daveti üzerine bir adım ötedeki Akçay’daydım. Gençler mi yetişkinlerden öğrendi, yetişkinler mi gençlere özendi onlar da denize, güneşe, bar muhabbetine aldanmadan nasıl daha özgür olabileceklerini tartışıyorlardı. Bu yetişkinler gençlerle, Dikili'yle dirsek temasının önemini biliyorlar; orada bulunduğum sırada Dikili’ye giderek gençleri ziyaret ettiler, onları cesaretlendirdiler. Yol gözümde mi büyüdü nedir, bir kişilik desteğimi sunamadım gençlerimize. Kabul ederlerse, Gençlik Muhalefetine buradan sunuyorum selamımı.


(BirGün)



ARTIK SELAMI SABAHI KESMEK GEREK - BAŞAR BAŞARAN

Derisi yılan derisi, kulaklarını düşürdüğünü fark etmemiş. Gözleri kör, burnu yok bir adam. Dili pahallı bir şarküterinin tezgâhında duruyor. Kahpe bir mermi kadar bile tarafsız değil. Üzülmemekten kalbi tıkanmış. Üstünde caka aklını rokforla yiyor. Aynı masalarda oturuyoruz. Bazen suyu uzatıyor, buz var mı diyor. Herkesten çok güldüğünde fark ediyorum dişlerini, ödüm patlıyor. Terli bir su aygırı gibi, nefesini ensemde duyuyorum. Neden kimseyi sevmiyor?

Ne bu pencerelerin ışıkları, ne sokağa giren ambulans umurunda… Alışveriş merkezleri, dev hastaneler, aynalı camlı adliyeler, granit kaplı üniversiteler, cep telefonu bayileri, makyaj dükkânları, sahte parfümcüler, reklamlar, afişler, ucuz topukluların üzerinde kırılan kızlar, Zeytinburnu, Kartal, sonu gelmeyen telefon mesajları ve vurulmuş bir hayvan gibi devrilen ülke… Hiçbirisi ona değmiyor. Yüzünde bir Lordun donukluğu eteği düşük bir kadının cazgırlığını andırıyor. Birisi geçerken ayaklarını hiç toplamıyor.

Hangi gafil itiraz edebilir her kelimesi tornadan geçmiş, pürüzsüz sözlerine? Gel gör ki, çapaklarını hep dükkânsızlar topluyor. Arkasından sahibi çekilmişler, yerliler, yenilmişler, haklılar, kemikleri fazlalar ve düşünmeden doğruyu konuşanlar… Değersiz birer vida gibi mazgala düşüyorlar. Karşıma geçmiş parça artıran bir tamirci gibi dünyayı onarıyor. Vazgeçtikleri hep benim önemsediklerim. Bir hesabın bekasına onları yok sayarken nasıl da emin kendinden. Kafalarını soğukkanlı bir katil gibi suya bastırıyor. Deniz yatıyor, hava açıyor. Esir alınmış bir matematiğin onayında söyledikleri hep doğru çıkıyor. Ceberut bir ‘’ceteris paribus’’, insandan bahsediyor. İçimden iktisadı bilim yapanlara küfür ediyorum. Niçin en hafif çocuklar hep işletme kantinlerinde oturuyor?

Onu dinlerken bakakalıyorum. Aynı lisanda yabancı bir dil konuşuyor. Sesi tanıdık rengi başka, çatısı aynı cümlesi başka. Öfkesiz bir kavgadan, neşesiz şenliklerden bahsediyor. Yine tornanın sesini duyuyorum. Anlamıyorum. Kelimeleri yuvarlak bu dilde şiir yazılmaz. Az satan gazeteler, iyi romanlar, ateşli fanzinler, intihar ve aşk mektupları, cesur manifestolar yazılmaz. Annenden söz edemezsin, babana kızamazsın, ne dua ne de beddua, kimseye yalvaramazsın. Bir örnek parlak bilyalar gibi lafızlar. Onlarla çok satan romanlar, alıp okunmayan dergiler, seyahat blogları, Bandista şarkıları, köşe yazıları, tshirt mesajları, ödül töreni konuşmaları, Avrupa fonlarına başvuru dilekçeleri ve iddianameler yazıyorlar. Geçer akçe bir lisan öğrenmiş olmanın şehvetiyle, aç kalmayacağının garantisinde konuşuyor. Bir Ajda Pekkan özgüveniyle dalıyor kavramlarıma. Delik deşik oluyorum. Adaletten, demokrasiden, insan haklarından, Türkiye’den bahsediyor. Giderek kulaklarım uğulduyor. Her şeyi var görünüyor. O halde bizden ne istiyor?

Ünlü gazetecilerin, televizyoncuların, yazarların, şarkıcıların, yönetmenlerin, artistlerin, politikacıların arkadaşı olmuş. Bütün dünyaya ön adıyla hitap ediyor. Selam verdiğinin ciğerini biliyor. Her sözünde söylediğinden fazlasını haiz olduğunun göndermesi var. Sanki onu şaşırtacak hiçbir şey kalmamış. Yalamış yutmuş tüm gerçekleri, bir yerde bizi bekliyor, gelemedikçe çok sıkılıyor. Başkası konuşurken hep saatine bakıyor, telefonunu kontrol ediyor, kuru etinden bir parça kesiyor. Hiçbir havadisten etkilenmiyor. Ürpermiyor, kızarmıyor, yutkunmuyor. Ceset derken aklından manikür randevusu geçiyor. Bilmiyorum hazdan ve dedikodudan başka neyi ciddiye alıyor?

Hissediyorum. Onu öylece bırakıp gitmek, selamı sabahı kesmek gerek. Hak vermesini ummaktan, bir vicdanı olduğunu varsaymaktan vazgeçmek gerek. Yoruldum. Bilmediğim bir dilde konuşup gülünç duruma düşmekten yoruldum. En sahici dertlerimin haydari tabağında yitmesinden yoruldum. Lafın tamamını söylemekten, yine de yetmemesinden yoruldum. Kendime, kavgama yabancılaşmaktan ve her temasla kirlenmekten yoruldum. Sesim hoşuma gitmiyor. Susmak zamanını bilmek gerek. Ait olanı ait olduğu yere iade etmek, inançsızlıkla arama mesafe koymam gerek. Bu nihilizm bulaşıcı bir hastalık gibi prezervatifsiz dokunmamak gerek. Biliyorum, kelimelerimin mahremiyetini sakınmadıkça aklım ve kalbim beni terk edecek. Tek başına kalmış bir dilin yalnızlığında yüzüm eskiyecek. Kendine katlanamayanların sevgisiz bakışlarını alacak gözlerim. Kervan yürüsün diye ürüyen itler gibi, gelip ve gideceğim, hiçbir izim kalmayacak. 

O vakit uzlaşıya dair tüm siparişlerimi iptal ediyorum. Beni artık sevmesinler istiyorum. Bir itirazın hakkını vermek için, içimde yeşermiş bu sahici nefreti koruyabilmek için küfürse küfür, kavgaysa kavga, yalnızlıksa yalnızlık, yoksulluksa yoksulluk, önemsenmemekse önemsenmemek hepsini göze alıyorum. Kendi kendimin şahadetine herkesten çok güveniyorum. Sanatın, felsefenin ve siyasetin ciddiyetine sığınıyorum.

Yitmemek için…


(BirGün)



HATA'DAN HATAY'A AKP! HATAY'DAN KAMIŞLI'YA PKK! - Melih PEKDEMİR

9 Temmuz günü bu köşede şöyle yazmıştım: “Suriye’deki gidişat ve PKK’nin, Irak yanı sıra artık orada da mevzilenebilmesi, Kürt sorununda çok ciddi bir veri olarak öne çıkacak. Çünkü 2002 yılındaki Irak savaşı PKK için avantaj sağlamıştı. Şimdi de durum ve koşullar farklı görünmüyor… Kuzey Irak ‘federe’ bir statüdeyken, şimdi de Suriye’de PKK ‘kazan kazan’ oynamıyor mu? Suriye’deki Kürt coğrafyasında fiili denetimi ele almak üzere, yani şimdiki rejim değişmezse burası denetiminde kalacak, değişirse yine denetiminde kalacak gibi…”

Bu öngörüler kısa sürede gerçekleşti. PKK “kazan kazan” oynarken bölgedeki kazan da kaynamaya başladı…

12 Temmuz günü Erbil’de çeşitli Kürt örgütleri bir deklarasyon yayınladılar. Bu açıklama adeta Suriye kuzeyindeki Batı Kürdistan özerk bölgesinin ilanı gibiydi. KDP ile PKK burada bir nevi koalisyon yapmışlardı. “Kürt Yüksek Heyeti” bu anlaşmada öngörüldüğü üzere Suriye’deki Kürt yerleşimlerinde iktidarı devraldı. İktidar taraflar arasında yüzde 50-50 paylaşılıyordu.

Elbette iktidar armudu pişip Suriyeli Kürtlerin ağzına düşmemişti. Yıllardır örgütleniyorlardı. PYD (Demokratik Birlik Partisi) 2003 yılında PKK’nin siyasi faaliyeti olarak kuruldu. Öcalan’ın 19 yıl Şam’da yaşadığı Suriye’de PKK’nin güçlü olduğu zaten biliniyordu. Bölgede, en az bir evlatlarının PKK saflarında savaşarak can vermiş olduğu binlerce Kürt ailesi var. 

Şimdi Kürtler söz haklarını kullanıyorlar, konuşuyorlar ve bütün dünya onları dinliyor. Peki ama bu arada siyasetçileri bir yana, Türkiye’nin sıradan ve sahici Kürtleri ne düşünüyor? Yalçın Doğan Hürriyet’teki köşesinde bu konuda çarpıcı göstergeleri aktardı: “Kürt oylarını almaya devam eden BDP yüzde 10 ülke barajını aşmaya çok yakın. Tersinden okursak, AKP’nin Kürtlerden aldığı oy azalıyor. Kürtlerin yüzde 72’si kendilerine daha fazla hak verilmesini istiyor. Ana dilde öğrenim gibi. Türklerin yüzde 82’si ise, bu hakkı fazla buluyor. Kürtlerin yüzde 48’i ‘PKK terör örgütü değildir’ diyor. Yine Kürtlerin yüzde 63’ü ‘PKK silahtan arınsın ve siyasete girsin’ görüşünde. Kürtlerin yüzde 23’ü ‘bağımsız Kürt devleti kurulmasından’ yana. Hemen hemen her beş Kürt’ten biri bağımsız devlet istiyor. Oysa, üç yıl önce bağımsız Kürt Devleti isteyenlerin oranı yüzde 6. Üç yılda yüzde 6’dan yüzde 23’e yükseliyor.” 

Bu haleti ruhiye, özellikle Suriye’deki son gelişmelerin Kürt topluluklarına büyük moral ve özgüven kazandırdığı bir döneme girilirken daha da önemli...

***
Oysa RT Erdoğan bu Suriye “işinden” en fazla kendilerinin “kârlı” çıkacağı hesabını yapmaktaydı. Bundan tam bir yıl önce “Suriye bizim iç meselemiz” diye kestirip atmamış mıydı? 

Şimdi Kürtler konuşuyor: Al sana iç mesele! Al sana Batı Kürdistan!

Olsun. RT Erdoğan demeç üstüne demeç veriyor: PYD’yi de vururuz, Roma’yı da yakarız! Kim tutar “küçük enişte”yi! Çünkü “müttefikleri” varmış: “Şu anda muhalif güçler (El Kaide, Müslüman Kardeşler filan) kuzeyde bir yapılanmaya sıcak bakmadıkları gibi biz orada muhalif güçlerin bu yaklaşımını destekleriz. Olacak olan budur” diyor. Erdoğan’ın doğal müttefikleri işte bu “lejyoner muhalif” güçler…

Nereden nereye. Hızlandırılmış bir “tarih” yaşadık… Yeni Osmanlı’nın yükseliş, duraklama ve çöküş süreci sadece birkaç yıla sığmış oldu böylece! TC, Yeni Osmanlıcılık macerasında, Suriye ve Irak gibi düşmanlar edindi, Malatya-Kürecik’e yerleştirdiği füze kalkanı ile İran’ın hedef tahtasına oturdu. Buna karşılık PKK Ortadoğu denkleminde artık kendine önemli bir yer kazandı. 

***

Burada en dikkat çekici nokta, Batı Kürdistan gelişmesi karşısında ABD’nin henüz bir tavır geliştirmemesi. Belki de Barzani “tavrı” ABD tercihinin de dolaylı bir ifadesi... Bölgede ittifaklar arapsaçına dönmüş halde. O onunla ittifak halinde ama öteki onunla müttefik olurken onun müttefikiyle düşman!

Ama en sarsılmaz sayılan Türkiye-ABD ittifakı yanı sıra, Güney Kürdistan’daki Barzani – ABD ittifakı da epey güçlü: Barzani yönetimi ExxonMobil’den sonra Chevron ile de petrol anlaşması imzaladı. Yani? Güvenliği ABD’nin garantisi altında, çünkü işin içinde petrol ve petrol doları var. Öyleyse geçmiş yıllarda Molla Barzani’nin ABD’den yediği kazıklar geride kalmış sayılabilir… 

Ayrıca Mesut Barzani ile TC ittifakı da var, yahut TC öyle sanıyor. Nitekim buna güvenen (inanan!) Erdoğan Çarşamba günü “şu Batı Kürdistan meselesini” görüşmek üzere Davutoğlu’nu Barzani’ye gönderecekmiş. Aslında Türkiye’nin, Barzani’nin etkisi altındaki bir Kuzey Suriye’ye (ya da Batı Kürdistan’a) itirazı yokmuş. Bunu ihsas etmekteymişler. 

Geçenlerde de yazmıştım: TC-ABD ancak Barzani’nin KDP’si, Talabani’nin KYB’si “gibi” bir PKK’ye tahammül edebilirler. Oysa eskiden, mesela sadece beş-on yıl önce şiddetli bir KDP alerjisi vardı, kırmızıçizgiler çekilmişti filan… Ama şimdi o cenahta “sınıfsal çözüm” gerçekleştiğinden, can ciğer kuzu sarması durumdaydılar.

Peki Batı Kürdistan bu muhabbeti ne ölçüde bozacak? Suriye’deki KDP-PYD (PKK) işbirliğine bakılırsa, muhabbetin tadı kaçmış vaziyette. Karayılan “Gerekirse Güney Kürdistan’la birleşiriz” dememiş miydi? Şimdi elde bir de Batı Kürdistan var. (Bizim medyada pek sözü edilmez ama Doğu Kürdistan’da da İran yönetimince oluşturulan resmi bir “Kürdistan” eyaleti çoktan beri var!)

Evet bu karmaşık ittifak düğümlenmesinde, kördüğümünde, “İskender Kılıcı” muhtemelen ABD’nin elinde… ABD Barzani’yi desteklemiş olurken PKK’ye (en azından Suriye’de) nasıl ses çıkarsın? Bu onun sorunu ve çözümü Başkanlık seçimi sonrasına ertelenmiş gibi…

***

Eveet… Gidişat ne yöne doğru? Geçen hafta bu yönü “Sınırlar da değişir!” diyen Murat Yetkin şöyle gösterdi: 

“Suriye ve Irak’ın parçalanma eğilimi, bölgedeki üç ülkenin orada doğacak boşluğa göre genişlemek durumunda kalma durumunu doğurur. Bunlar İsrail, İran ve Türkiye’dir. Bu ülkelerin mevcut sınırlarını içeriye ya da dışarıya doğru değiştirmemesi için yüksek çaba harcaması gerekir. Türkiye’yi… Suriye ve Irak topraklarına, üstelik enerji kaynakları havucuyla çekmek isteyenler vardır ve daha da çoğalacaktır. Bu, Türkiye’nin Kürtlerin (belki Arapların da) dâhil olduğu federatif bir yapıya itilmesini, yani rejim değişikliğini getirebilir. Sınırlar değişir, ama bu değişim ya savaşlar ya rejim değişiklikleri ya da ikisiyle birden mümkün.” 

(“Başkanlık rejimi” ile “federasyon” senaryosu… Pek mi bir komplo teorisi oldu?)

Hal böyleyken, “halkların özgürlüğü” ile “milletlerin devlet kurma hakkı” ikileminde elbette öncelikle birinci seçenekten yana olacağız. Ama Kürt yazarı Recep Maraşlı’nın aşağıdaki değerlendirmesi sonunda yer alan soruya cevabı da birlikte arayacağız:

“Ortadoğu’daki ‘Arap baharı’ adı verilen süreç, devrilen diktatör rejimlerin yerine demokratik yapıların geldiği bir seyir izlemiyor. Bunun yerine eski iktidar sahiplerinden daha az bağnaz ve tutucu olmayan güçlerin ‘iktidar mücadelesi’ biçiminde gelişiyor. İslami fundemantalizm ve hoşgörüsüzlüğün daha katı biçimlerinin inşası söz konusu; bu durumda Kürt ulusal demokratik hareketlerinin baskın eğilim olarak seküler, modern, sosyal demokrat yapıları; Kürt federal yönetim bölgelerini Ortadoğu’nun gerçek bir özgürlük ve demokrasi alanları olarak öne çıkmaları anlamına geliyor. Kürt ulusal demokratik hareketleri Ortadoğu’nun bel bağlanabilecek başat demokrasi ve özgürlük dinamiği olarak kritik roller üstlenmeye adaydır. Acaba bu rollerini oynayabilecek mi?”

Emperyalistlerin fiştiklediği İslami fundemantalizm mi? Seküler, modern Kürt özgürlüğü mü? Hatay’dan Kamışlı’ya mı, yoksa Müslüman Kardeşler filan denetimindeki Humus’a mı?


(BirGün)



ÜNİVERSİTE HOCALARI DA SINAV NOTLARINI KUPONLA SATSIN...

Türkiye garip bir memleket. Başka ülkelerde huzursuzluk sebebi olacak şeyler bizde garip bir kabullenme ile karşılanıyor. Yine başka ülkelerde hakkını alan insanlar 'Nihayet, mücadelemizle kavuştuk' derken, bizde hakkımız olanı vereni yerlere ve göklere sığdıramıyoruz. Sanki verilen hak özünde bizim değilmiş gibi. Ayrıca ülkemiz yanılsamalar ülkesi konumunda. Türkiye'de son 10 yılda 2 katına çıkan üniversite sayısı AKP tarafından büyük bir başarı olarak sunuluyor. Halkımızda bunu başarı olarak alkışlıyor. Kimse sormuyor bu üniversitelerde öğretim üyesi yeterli mi?, Bu üniversitelerde teknik ve fiziki imkanlar ne durumda?, Eğitim-öğretimin kalitesi ne durumda?.. Kimse bu soruları sormayınca AKP'nin tabela üniversiteleri ve onların zihniyeti alkışlanıyor.

Bu tabela üniversitelerinin çoğu vakıf üniversiteleri. Hal böyle olunca aslında yukarııda bahsettiğimiz soruların zaten bir anlamı kalmıyor. Çünkü bu 'üniversite'lerde amaç para kazanmaktan başka bir şeyde değil. Bu noktada aslında yanılsama kendini iyiden iyiye ortaya çıkarıyor. Amacı eğitimin nitelikli olması olmayan 'eğitim kurumlarının' başarılı diye alkışlanması. Yine bu tabela üniversitelerinin durumuna dönecek olursak karşımıza ilginç bulgular çıkıyor. Bu üniversiteler piyasa mekanizmalarının bir parçası olarak kurulduklarından bir şirket gibi davranıp reklamlar ve promosyonlar düzenliyorlar. Kendilerini pazarlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Eğitimin kamusal bir hak olduğu kabulüyle hareket edenler için bu durum çok şaşırtıcı. Ama piyasa mekanizması için bir o kadar da normal.  Bahsettiğimiz promosyonlara son örneği özel Nişantaşı Meslek Yüksek Okulu verdi. Nişantaşı Meslek Yüksek Okulu, Groupon adlı reklam ve indirim sitesine verdiği ilan ile bu siteden 1 TL karşılığında fırsat satın alanlar birçok bölüme %50 indirimle girebilecek. Bu durum aslında kamusal bir hak olarak konumladığımız eğitimin bu konumunu sarsmayı ve eğitimin satılabilir bir metaya dönüşmesini sağlamayı amaçlayanda bir adım. Bu haliyle de gayet tehlikeli ve sapıkça bir adım. Neyse yakında hocalarda notlarını kupan karşılığında satmaya başlarsak şaşırmayız. Ne diyelim akıl fikir versin...




Al Kuponu Kap Bursu!

Nişantaşı Meslek Yüksek Okulu, verdiği reklamla özel üniversitelerin ve özel üniversite reklamlarının geldiği noktayı gösteriyor.

Nişantaşı Meslek Yüksek Okulu, Groupon adlı reklam ve indirim sitesine verdiği ilan ile bu siteden 1 TL karşılığında fırsat satın alanlar birçok bölüme %50 indirimle girebilecek.

Kar yuvası haline gelen vakıf üniversitelerinin girdiği reklam savaşının son örneği olan Nişantaşı Meslek Yüksek Okulu, ilk mezunlarını vermenin gururuyla 1 TL’lik kupon alana 15 farklı branşta burs imkanı sağlıyor!


Üniversite tercihlerinin yapıldığı bu günlerde her adım başı bir özel üniversite reklamı ile karşılaşıyoruz. Üniversitelerin fiziki özellikleriyle iyi eğitim veren kurumlar olduğu imajı yaratılmaya çalışılan reklamlarla ticaret merkezi haline gelen üniversitelerin tablosu ortaya çıkıyor. Reklamlar, bilimsel bilgi üreten, aydınlık geleceğin kurucularını yetiştiren kurumlar olarak bilinen üniversitelerin misyonlarının ne denli değiştiğini gösteriyor, apartman tipi kurulan üniversitelerin ‘bilim yuvaları’ değil, ‘kar yuvaları’ olduğunu gösteriyor. 

İlmin ve Bilimin Yuvası Vakıf Üniversiteleri

Açtığı her üniversite ile eğitim ve öğretimi yaygınlaştırdığı, kurulan üniversitelerle bilimi geliştirdiği yanılsaması yaratan AKP, iktidara geldiğinde 23 olan vakıf üniversitesi sayısını 64’e çıkardı. Akademik ve idari personel yetersizlikleri göz ardı edilerek kurulan üniversiteler, giderilmeyen eksiklikleri ile “tabela üniversitesi”nden öteye gitmiyor. 

Tabela üniversitelerinin ve Nişantaşı Meslek Yüksek Okulu imalatı reklamların çoğalacağının haberini ise Yükseköğretim Kanunu’nda yapılması düşünülen değişiklik veriyor.

Vakıf Kurma Şartı Kalkacak

Yükseköğretim Kanunu’nda yapılacak değişiklikle özel üniversiteler açılabilecek. Düzenleme ile Anayasa’da belirtilen "Kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, devletin gözetim ve denetimine tâbi yükseköğretim kurumları kurulabilir" ibaresi kaldırılarak özel teşebbüslerin açacağı üniversite için vakıf kurma zorunluluğu kaldırılacak.

YÖK üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Aydın’ın ifadelerine göre, devlet üniversitelerin sayısının artması nedeniyle vakıf üniversiteleri ‘müşteri’ bulmakta zorlanıyor. YÖK, açılacak özel üniversitelerle bu pazarı genişletmeyi hedefliyor. Kurulan özel üniversitelerle öğrencilerin okullarını seçme imkanının genişlediğini dile getiren Aydın, herkesin istediği üniversitede okuyabilmesi için üniversite girişlerinin kolaylaşacağını, amacın sınavsız üniversiteye doğru ilerlemek olduğunu dile getiriyor. 

Parası Olan Sınava Girmeyecek

Aydın, sınavsız üniversite konusunda YÖK’ün tercihinin parası olanlar için geçerli olmasını ise şöyle dile getiriyor: “Bizim önerimiz; ücretsiz olanlara merkezi sınav olması. Diğer taraftan vakıf üniversiteleri öğrencilerini kendi seçmeli. Öğrenci de üniversitenin kalitesine göre tercihini yapmalı.”

Yeni Yükseköğretim Kanunu’nda yapılması düşünülen değişiklikler de gösteriyor ki üniversitelerin sermayenin yeni pazarı olan ticarethanelere dönüştüğü, üniversiteye girişin tek ölçütünün para haline geldiği ülkemizde kuponla burs veren üniversiteler çoğalacak, böylece özgürleşme imkânlarını açığa çıkarması beklenen üniversiteler yeni iş imkânları yaratan kapılar olacak.


(Muhalefet.org)



REDHACK: 'DEVLETİN İMAJINI' HACKLEDİK

Son günlerde Türkiye Futbol Federasyonu, ÖSYM’nin yanı sıra Emniyet Genel Müdürlüğü ve Milli İstihbarat Teşkilatı’nı küresel siber saldırı örgütü Anonymous’un da desteğini alarak ‘hack’leyen ve yayınladığı belgelerle eylemlerine hız veren Redhack (Kızıl Hackerlar), saldırılarına devam edeceğini vurguluyor.

CHP Balıkesir Milletvekili Namık Havutça’nın Başbakan Erdoğan’a, "Neden ‘bölücü silahlı terör örgütü’ kapsamında değerlendirilmektedir" diye sormasıyla meclis gündemine de taşınan Kızıl Hackerlar, bu sorunun cevabını, "Devletin imajını hackledik" diyerek veriyor. Twitter, Facebook ve Google saldırılarını ise üstlenmeyen Kızıl Hackerlar, bunu ‘hackerların bir uyarısı’ olarak değerlendiriyor.

Twitter hesapları üzerinden Hürriyet'in sorularını yanıtlayan Redhack, Anonymous ile bağlantılarını, bundan sonraki eylemlerini, yayımlayacakları belgeleri ve ‘hücreler’le genişleme planlarını anlattı.

- Anonymous ile aranızda nasıl bir bağlantı var?

Anonymous ile 2005’lere chan4’e kadar dayanan eski bir ilişkimiz var. Ama bu ilişki daha çok forum ve teknik bilgi bağlamındaydı. Grupla 2011 yılında Türkiye’de gündeme gelen ve kamuoyunun "aile paketi" diye bildiği "internet sansürü" protestolarında beraber çalıştık. "Operasyon Türkiye" ismi verilen ve Türkiye’deki sansürü protesto etme amacıyla başta BTK olmak üzere devlet sitelerine düzenlenen DDOS türü ataklarda yardımcı olduk. Ayrıca o dönemde birçok siteye deface turu (sitelerin ana sayfasına resim ve yazı bırakma) şeklinde hack pratikleri sergileyerek, onların eylemine destek olduk. Yine o dönemde Adnan Oktar’a ait 1000 siteyi hackleyerek ana sayfalarına yazılar yazdık. Anonymous, uluslararası hacking platformlarında bizlerin ismini duyduğundan ve manifestomuzu bildiğinden kaynaşmamız zor olmadı.

-Size destek olmaları için talepte mi bulundunuz? Saldırı yapılacak siteleri siz mi belirlediniz?

Hayır biz talepte bulunmadık, bizleri uzun süredir birebir takip ettikleri için kendileri bunu istedi. Terörist ilan edildiğimizi duyar duymaz, video yayınlayıp yanımızda olduklarını söylediler. Hedefleri de kendileri seçiyor. Ülkemizdeki gündeme -ne yazık ki- ülkede yaşayanlardan daha fazla vakıflar.

-RedHack Savcılık tarafından resmen terörist ilan edildi. "Terörist" olarak anılmak sizi rahatsız etmedi mi?

Bizler MGK gündemine alınmışız. Bu derece ciddi bir sorun görmelerinin nedeni sadece hack yapmamız mı? Hiç sanmıyoruz. Asıl olay onların sistemlerini hacklemekten çok, aynı zamanda "devlet imajını" hacklememizdi. Çünkü ‘hiç yıkılmayacak’ bir güç ve ‘dokunduğunda yanacağın’ bir iktidar algısı vardı ve biz bunu hackledik. Onların ‘dokunulabilir’ olduğunu gösterdik. Başardık. Açıkçası mouse ve klavyelerimizden başka kaybedecek birşeyimiz yok. Yarın klavyelerimizi silah kabul edip ateş ederlerse veya evlerimizi bombalarlarsa şaşırmayız ;) Bilinmeli ki biz sadece bir avuç dürüst insanız fakat buna rağmen "Böyle bir dünyada zenginlerin koyunu sistemin uşağı olmaktansa, terörist olarak anılmak, zulme uğramak, bizler için onurdur."

-Son dönemde eylemleriniz artmaya başladı. Neden eylemlerinizi artırdınız?

Farkındaysanız biz eylemlerimizi artırmadan, onlar halka saldırıları artırdı. THY grevleri ve işten atılmalardan, ögretmen atamalarının yapılmamasına, üniversite ögrencilerinin mağdur edilmesinden KPSS ve ÖSYM’deki yolsuzluklara, polislerin halka yönelik şiddetinden, futbol seyircisinin bile terörize edilmesine, parasız eğitim isteyenlerin hapislerde çürütülmesinden, muhalif kurumların basılmasına, Uludere’nin hasır altı edilmesinden, Suriye ile savaş çığırtkanlıklarına, kadın cinayetlerinden, HES’ler ile doğanın tahrip edilmesine, basının sansürlenmesinden, internetten fikir paylaştı diye gözaltı furyasına kadar hızlı bir gündem ve bu gündeme paralel halka yönelik saldırılar görüyoruz. İşte bizim eylemlerimiz de buna paralel gelişiyor. Bu dönemde çok arttı çünkü halka yönelik saldırılar da çok arttı. Gündem takip edilirse, halkın neye tepki verdiği görülürse sıradakinin ne olacağını anlayabilirsiniz.

-Ele geçirdiğiniz bilgilerin bir kısmını yayınlıyorsunuz. Yayınlamadığınız bilgileri paylaştığınız yerler var mı?

Evet geçen günlerde 200 bin ihbarlı ve 20 bin sayfalı 75 MB bir text dosyası yayınladık. Elimizde tonlarca dosya var ve çoğunu yayımlamadık. Hazmederek ve seçerek yayınlıyoruz. Bazı stratejik kararlarımız var ve ona uygun davranmaya çalışıyoruz. Yayınladığımız belgeleri önceden sitemizde yayınlıyorduk ama 15’e yakın sitemiz mahkeme kararıyla kapatıldığı için, bu aralar belgeleri dosya yükleme sitelerine yüklüyoruz. Ayrıca, Dışişleri’nden ele geçirdiğimiz ve yayımlamadığımız 65 GB’lik dosya bomba niteliginde bir dosyadır.

-Örgüt yapınız nasıl? Aranızda hiyerarşi var mı? Kararlarınızı nasıl veriyorsunuz?

Şu anki örgüt yapımız tamamen "grup" tarzıdır. Yani işbirliği ve görevlendirmelerle yürüyor. Fakat bu değişecek. Yakında bir manifesto yayınlayacağız ve bu yayınlayacağımız manifestoyu kabul eden herkes bu kurallar ekseninde RedHack adıyla hack yapabilecek. Hatta kendi RedHack hücresini kurabilecek. Bunun denemelerine başladık. Kısa süre önce TFF, "RedHack - Metin Lokumcu Hücresi" adıyla çökertildi. Şu an test aşamasında ama manifestomuzla beraber tamamen dönüşecek. Bizler ise hack’e devam ederken kurulan hücrelerdeki koordinasyonu sağlayarak, çıkabilecek aksilikleri düzelteceğiz. Yakında RedHack’i çok büyük ve nitelikli bir hacker örgütüne dönüştürmeyi düşünüyoruz. Ayrıca ‘RedHack Grafik’ veya ‘RedHack Müzik" gibi hücreler de kurulabilecek ve bu hücrelerin amacı kendi niteliklerine göre çalışmalar yapmak olacak.

-Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne yaptığınız saldırının ardından tutuklanan 7 kişi sizin üyeniz miydi? Masum olduklarını Youtube’daki videoda belirtiyorsunuz. Sizden değillerse bile onlara destek olmak için bir şey yapacak mısınız?

Hiçbiri bizim üyemiz değildi. Birkaçı sadece IRC kanalı vasıtasıyla bizimle sohbet eden, Facebook gibi platformlarda haberlerimizi paylaşan kişilerdi. Bilgisayarı bile olmayan insanları RedHack’li diye tutuklarken, Playstation’un oyun CD’lerini delil olarak kabul etmişler. Aslında asıl amaçları göz korkutmak, ‘devam ederseniz bunlar olacak’ demekti. Ama tutmadı. Eylemler gözle görülür bir şekilde artış yaptı, hatta tavan yaptı diyebiliriz. Çünkü iktidarın bu pratiği bizi sinirlendirdi. Daha çok eyleme giriştik ve önce özel savcılık, ardından terörle mücadele son olarak da Interpol’un listesine girdik. Bugünlerde de MGK gündemindeyiz. Yaptığımız tüm eylemlerde bu arkadaşlardan bahsediyoruz. İlk mahkemede bırakılmazlarsa çok daha büyük eylemlere girişeceğimizi şimdiden söyleyebiliriz.

-Türkiye’de diplomatik misyonlarda çalışan personelin kimlik kartlarını Dropbox’da paylaştınız. Dropbox’ın yasaklanması da gündeme geldi. Bu eylem çok eleştiri aldı. Açık hedef haline getirmeniz yanlış değil miydi?

‘Elimizde belgeler var’ dediğimizde Dışişleri Bakan Yardımcısı Naci Koru, ‘ellerinde birşey yok’ gibi bir açıklama yaptı, geçiştirmeye çalıştı. Biz de elimizdekilerin içinde "en değersiz" olanlarını DropBox kanalıyla sunduk. Yayınladıklarımız ülkemize gelen yabancı ülkelerin temsilciliklerinde çalışanlar veya o ülkeler adına görevde bulunanlardı. Neden önce bunları yayınladık? Çünkü gazetelerde ‘Türkiye gizli servis cenneti oldu’ haberlerini okuduk. Madem Türkiye Cumhuriyeti Devleti buna karşı birşey yapmıyor ve ülkesini gizli servis cennetine çeviriyor, o halde onları biz göndeririz dedik. ABD Ankara Büyükelçiliği’nin açıklama yaparak bizi kınaması, amacımıza kısmen de eriştiğimizi gösterir. Daha sonra bu çalışanların kaygılı oldukları ifade edildi. Neden kaygı duyuyorlar ki? Hangi ülkenin mensubu olduğunu saklıyorlarsa, olayın içinde başka birşey var demektir. O yüzden yayınladığımız için pişman değiliz. Yabancı istihbarat ajanlarını korkuttuysak ne mutlu bize. Ayrıca ABD’nin bizi kınaması da, en mutlu olduğumuz anlardandı. Teşekkür ediyoruz, bizi hergün kınarlarsa seviniriz ;) Ve son olarak yayınladığımız belgelerde bu çalışanların çocuklarını sansürleyerek yayınladık. Kötü niyetli olsaydık bunu yapmazdık.

REDHACK sosyalizme inanan, bilişim ve teknoloji alanında çalışan işçilerden oluşuyor. 1997 yılında kurulan grup, şu an için çekirdek grup olarak 12 kişiden oluşuyor. Fakat teknik çevre ve "kendiliğinden" örgütlenen hücrelerle beraber 100 kişilik bir ekibe ulaştıkları ifade ediliyor. Grup, üyeleri birbirlerinin ne yaptığını, adını, cinsiyetini, yaşını, medeni halini bilmediğini belirtiyor. Grubun içinde kadınlar da yer alıyor.

-Gündüz normal işlerinizde çalışıp, akşamları da hack mi yapıyorsunuz? Nasıl para kazanıyorsunuz?

Gündüz çalışıyor, gece halk için çalışıyoruz. Bazı arkadaşlarımız da tam tersi. Çok çalışıp, emeğimizi yok pahasına satıp, sömürülerek ama buna karşı direnerek yaşamaya çalışıyoruz. Gündüzleri bazen üniversitede bir eylemdeyken, gece bilgisayar başında eylemde olabiliyoruz. Biz sadece sanalda yaşamıyoruz, sanal içinde yaşamıyoruz. Burası bir araç ve bu aracı biz iyi kullanıyoruz. Ve bu konuda son olarak yeteneklerimizi kesinlikle kişisel çıkarlar ve bireysel kalkınma için kullanmıyoruz. Bu tür bir hareket davamıza ve halkımıza ihanettir bizim için. Milyon dolarlık sistemlerle uğraşıyoruz fakat bazen görev başında yiyecek ekmeğimiz, içecek kahvemiz bile olmuyor. Bundan utanmıyoruz aksine onur duyuyoruz.


(Hürriyet)




MUHBİR FANZİN Bİ HABER ARZ EDER AMİRİM!

Uzun zamandır, devletin kolluk güçlerinin öğrenci-gençlik örgütlerine ilgisi bilinen bir gerçek. En ufak muhalefet odağından dahi korkan, her türlü aykırı sesi daha yükselmeden bastırmak isteyen egemenlerin istekleri doğrultusundaki bir devlet organından da başka bir şey beklenmez hani. Ama yine son zamanlarda yaşanılan bazı olaylar pes dedirtecek cinsten olabiliyor...


Polisin korkutma amaçlı, muhalif yapılanmalarla iletişime geçmiş gençlerin ailelerini arar ve tehdit eder. Bu yıllardır bilinen ve sürekli karşı karşıya kaldığımız bir geçektir. Bu genellikle etkili bir caydırma yöntemi olarak düşünülür polis tarafından. Ama yaşadığımız pratikler bunun net bir şekilde tersini de işaret edebilmekte. Örneğin 'düşünceleri' ailesine iletilen arkadaşlarımız bu durum karşısında daha istekli ve kararlı bir konuma geçebilmekte. Ya da 'düşüncelerinden' dolayı ailesi aranan arkadaşlarımızın ailelerinin verdiği net ve korkusuz cevaplar polis beyleri dumura uğratabilmekte. Tabi aksi durumlarda söz konusu. Öyle derin sosyolojik tahliller yapmaksızın bir kaç gerçeği ortaya koymak şart. İlk olarak bir insanın düşüncelerinden dolayı baskı altına alınması ne kadar doğrudur? Tabi saygıdeğer emniyet teşkilatımızın 'yılanın başını küçükken ezeceksin' deyişinden etkilendikleri çok ortada olmakla beraber yine de bu tarz bir soru, bize her durumda anlamlı görünüyor. İkinci bir nokta 18 yaşına gelmiş ve devletçe kendi iradesini beyan edebilecek bir birey olarak kabul edilmiş bir insan nereye gideceğini çok sayın polis şeflerine mi soracak? Yine yetişkin bir bireyin davranışları kendini alakadar edeceği düşüncesinden hareketle ailesine şikayet etmek ne demektir? Zira bir suç işlemişse gidersin tutuklarsın, gözaltına alırsın... Ki bu saydıklarımızı her fırsatta yapmayı da pek sever polisimiz. Bunlara benzer sorular çoğaltılabilir... 

Tabi başında da söylediğimiz gibi alışkın olduğumuz bir durum. Ama sadece biz değil, en genel anlamda halkımızın tamamı da bu durumu biliyor ve artık olağanlaştırmış durumda. Bu olağanlaştırma hem iyi anlamda hem de kötü anlamda. İyi anlamda bazı vatandaşlar 'polistir ne yapsa yeridir' umursamazlığında olağanlaştırırken bu durumu, bazı vatandaşlar kötü anlamda 'polisin görevi bu' şeklinde bir rol biçme ile olağanlaştırıyor. Her durumda muhalif kesimler ise 'olağan şüpheliler' konumunda. Biraz araya girip serzenişte bulunmakta fayda var. Şöyle ki; Sayın Başbakanımız ve Bakanları her fırsatta başka ülke 'diktatör'lerine muhalif olanları övüyor ve destekliyor. Ama sıra bize gelince muhaliflik oluyor 'terörist'. Anlaşılan bizim diktatörler gerçek muhalifleri görünce ne diyeceklerini şaşırıyorlar. Neyse konumuza dönersek eğer yine yukarıda bahsettiğimiz 'pes dedirtecek cinsten' olaylardan biri bu sene geçtiğimiz günlerde yaşandı. 

Muhalif Öğrenci\Gençlik gruplarının kamplarına giden bazı arkadaşlarımızın aileleri aranıp 'çocuğunuz terör kampında, dilerseniz biz çocuğunuzu buradan kurtarmaya hazırız' dendi. Öğrenci Kolektifleri kampının ardından, gençlik muhalefeti kampında da yaşanınca bu olay cidden pes dedirtti. Tabi Gençlik Muhalefeti kampında iken ailesi aranan bir arkadaşımızın annesinin polise verdiği cevapta polisi dumur etmeye yetti. Sevgili annemizi polisin yukarıda yazdığımız sözlerine 'ben çocuğumun nerede olduğunu da, Gençlik Muhalefeti'ni de, orada ne yapıldığını da  biliyorum' diyerek cevap vermiş. Sonuç olarak, polis annemizin yüzüne telefonu kapatmış. Alternatif bir yaşamın oluşturulmaya çalışıldığı, insanların rekbeti değil dayanışmayı, sevgi ve barışı seçtiği, ülkenin ve kendilerini kısacası yaşamın sorunlarını tartıştıkları bu tür kamplar neden polisi korkutur anlamadık. Bu durumu da meşhur egemen korkusuna vermekte fayda var. Neyse sonlandırırken sözlerimiz şunları rahatlıkla söyleyip bizde polis amirlerimizden bir aferini kapabiliriz; Sayın amirim muhbir fanzin Bi Haber bildiri Dikilli'de Gençlik Muhalefeti isimli muhalif gençlik grubu askeri kamp yaptı. Bildiğiniz üniversitelerin piyasalaşması üzerine, 4+4+4 üzerine, kültür ve sanat üzerine tartışmalar yaptılar. Çeşitli atölyeler kurup ideolojik halay gibi çok tehlikeli eylem tarzlarını çalıştılar. Ve son olarak denizin içinde Minare kurma çalışmaları ile askeri eğitim yaptılar arz ederiz!


Görev Başındaki Külyutmaz Polisimize Bir Destek de Bizden: Terör kampını deşifre ediyoruz!

Geçtiğimiz günlerde Öğrenci Kolektifi kampına giden aileleri arayarak "çocuklarınız terör kampında" diyen polis yine işbaşında!

Bugün, İzmir Dikili'de sürmekte olan Gençlik Muhalefeti kampına katılan gençlerin ailelerini Ankara ve İzmir'de Emniyet yetkilileri arayarak telkinde ve tehditte bulundu! Her türlü muhalefet dinamiğini bastırmak, halkın gözünde terör faaliyeti olarak kodlamak için elinden geleni yapan devlet birimlerinin bu yılki gözdesi Gençlik kampları oldu.

Geçtiğimiz günlerde Öğrenci Kolektifi kampına katılan öğrencilerin ailelerini arayan polis bugün de İzmir ve Ankara'da Gençlik Muhalefeti kampına katılan gençlerin ailelerini arayarak "çocuğunuz terör kampında. Kendisini bu kamptan kurtarmak için bizler her türlü desteği vermeye hazırız" dedi.

Cevap Hoşa Gitmeyince...

İzmir'de evi polis tarafından aranarak ailesi rahatsız edilen Arman Hekimoğlu, "Evimi arayan polis anneme bizlerin terör kampında olduğumuzu söylemiş, benim oğlum Gençlik Muhalefetinin kampında ve ben orada ne tür faaliyetler yapıldığını biliyorum yanıtını veren annemin yüzüne telefon kapatılmış" dedi. Arman Hekimoğlu bu tehdit ve baskıların kendilerini yıldıramayacağını belirterek "Gençliğin yükselen muhalefetini bu tür yalanlara dayalı baskılarla sindiremeyecekler" dedi.

Aynı şekilde Emniyet yetkilileri Ankara'da birçok aileyi arayarak aynı sözleri sarfettiler.

Ayrıca Dikili'de süren Gençlik Muhalefeti kampı çevresinde sürekli kimlik kontrolü yapılarak halktan kamp çalışmalarına katılanlar baskı altına alınmaya çalışıldığı belirtildi. 


Muhalefet.org