21 Ağustos 2012 Salı

YENİ MÜDAHALECİLİĞİN BÖLGESEL NİTELİĞİ VE DEVRİMCİ SİYASET - ÖNDER İŞLEYEN

Devrimci mücadele bugün süren çatışmaların parçası olarak değil bu yeni gerici iktidar yapısına/yapılarına ve onun ortaya çıkardığı/çıkaracağı sorunlara karşı mücadele içerisinde gelişecektir.

Ortadoğu’daki müdahale sürecinin –şimdilik– son halkası Suriye’de gerçekleşiyor. Yaşananlar öylesine berrak ki, derin çözümlemelere girişmeksizin özü yakalamak mümkün. Ancak, başından beri Ortadoğu’daki gelişmeleri demokratikleşme ya da devrimler süreci olarak görenlerin emperyalizmin örtülü ve açık müdahalelerinin rolünü gizlemeye/önemsizleştirmeye çalışan kazısını sürdürüyor. Bu aynı zamanda kendilerinin de olan –emperyalizmin örtülü müdahaleleriyle ve Müslüman Kardeşler eliyle bölgenin dizayn edilmesine köklü bir karşı çıkışları olmamasından kaynaklanan tutumlarının bir sonucu olarak– bu sürecin utangaçlıkla savunulması çabası olarak görülebilir. Halen bu tür görüşlere sahip olanlar için önerimiz; Hatay’a gidip bölgedeki gizli üs ve kamplarda eğitim alanların halka ve özellikle Alevilere yönelik ‘sıra size de gelecek’ tehditleriyle süren ‘baharlarına/devrimlerine’ sahip çıkmaları olabilir!

Yeni Müdahalecilik
Ortadoğu’ya ABD önderliğindeki emperyalist müdahale süreci ne bugün, ne BOP tartışmalarıyla başladı. Adı anılan süreç, daha eski tarihlerde başlamakla birlikte bir yönüyle soğuk savaşın ardından emperyalizmin küreselleşme politikalarına bağlı olarak sermayenin sınırsız hareket etme kapasitesinin arttırılması arayışının bir parçasıdır. Irak’tan Suriye’ye uzanan yeni müdahale hattı, sermaye politikalarından ve neoliberal yeniden yapılanmadan azade olmamakla birlikte, tam olarak sermaye egemenliği alanının parçası kılınamamış, bu anlamda sermayenin sınırsız küresel düzlüğüne dahil edilememiş bir gri bölge olarak kalmıştır. Kapitalizmin önceki döneminin bir sonucu olan sınırları belli pazarlar üzerinden ve merkezi güçlü yapılar eliyle sürdürülen emperyalist tahakküm ilişkisinin küreselleşme ile birlikte form değiştirdiğini söylemek mümkündür. Bu değişiklik, sınırların kaldırılmasını ve merkezi güçlü yapılar yerine uluslararası kurumlar ve yerel/bölgesel oluşumlar içinde merkezi yapıların esnetilmesini içermektedir. Ortadoğu’da bugün yaşananların bir yönü budur. Ortadoğu’da bugün kaos içerisinde yaşanan çözülme/esneme, bunun bir sonucu olan sınırların fiilen değişmesi hem sermayenin yönelimlerinin, hem de ABD’nin bölge politikalarının bir parçasıdır. Ortadoğu’da yaşanan yıkımla birlikte sözde demokratikleşme adı altında felaket içinde neoliberalizmin sıçramalı gelişimi sağlanırken, sermaye için yeni bir yayılma ve birikim alanı açığa çıkartılmaktadır.

Ortadoğu’ya müdahalenin bir diğer boyutu da ABD’nin stratejik çıkarlarıdır. Bölgenin sahip olduğu enerji kaynaklarını kontrol etmek, zayıflayan ABD hegemonyasının stratejik noktalarından birisidir. Bölgede ABD’ye karşı tutarlı olmasa da kimi zaman karşı çıkan güçlerin varlığı, gelecek açısından ABD karşıtı bir kamplaşmanın büyüme potansiyeli taşıması anlamına da geliyordu. Özellikle, son yıllarda Rusya ve Çin’in nesnel ve öznel konumları ve bölgeye dönük ilgileri, 21. yüzyılda adı konulmamış paylaşım savaşında Ortadoğu’yu merkezlerden birisi haline getirdi. Irak’a müdahale ile başlayan Büyük Ortadoğu Projesi bölgenin bu anlamdaki potansiyelinin zayıflatılması ve ABD ile uyumlu yeni bir kuşağın yaratılmasına dayanmaktadır. Öte yandan ABD’nin 2012 Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde de ifade edildiği üzere, ABD özellikle Çin’i çevrelemek amacıyla Asya-Pasifik bölgesini yeni stratejik nokta olarak belirliyor. Bu yönelim ABD’nin Ortadoğu’dan vazgeçmesi anlamına gelmiyor, aksine bölgenin kontrolünün hızla kendi kontrolüne alınarak gücünü bir süreç içinde Asya-Pasifik’e yönlendirmesine dayanıyor. Bu anlamda özellikle Libya ve Suriye’de görülen işbirlikçi bölge güçleri eliyle ve ülkelerin iç savaşa dayanarak dönüştürülmesi ABD için yeni –daha ekonomik ve az riskli– bir yöntem olarak devreye sokuluyor. Doğrudan askeri müdahale ise Libya’da olduğu gibi örtülü müdahale sürecinin son hamlesi ve bir sonucu olarak beliriyor. 

Müdahaleye Bağımlı ‘Devrim Teorileri’
Ortadoğu’ya yönelik Tunus ve Mısır ile başlayan yeni müdahale sürecinin nedenlerinden birisi de halk isyanlarını pasifize etmektir. Tunus ve Mısır’da temelinde son yıllardaki emekçi halk direnişlerine dayanan isyan dalgası diktatörlerin baskıları ile birlikte neoliberalizme de bir karşı çıkıştı. Ancak bu hareketlerin mevcut hareketliliği geliştirme yönünde yeterli örgütlü güce sahip olmamalarının bir sonucu olarak, emperyalizm gerici güçler eliyle halk isyanını çelerek onun yarattığı enerjiyle yeni bir müdahale sürecini başlattı. Suriye için de benzer bir gelişmeden söz etmek mümkün. 

Emperyalizmin krizi karşısında dünyada önemli direniş hareketleri gelişmekle birlikte, sosyalizmin emekçi halklar içerisinde bir kurtuluş umudu olacak ideolojik önderliğinden yoksun olduğu ve halk örgütlülüklerinin zayıf olduğu bir geçiş döneminin içerisindeyiz. Direniş hareketlerinin bir tür parlama anları olarak ortaya çıkıp geri çekilmesi –yeni dönemin biriktirmeye dönük adımları olarak– bu dönemin mücadelelerinin bir gerçeği olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu bütünlükten yoksun şekilde bakıldığında yükselme anlarını kolayca devrim süreci biçiminde görüp geri çekilmeyi de yenilgi diyerek sonlandıran absürd ve hatalı yaklaşımlar gelişebiliyor. Ortadoğu’daki halk isyanların en başında bir devrimler süreci olarak görülmesi bu tür bir yanılgının sonucu olan aceleci tavırlar olarak gündeme geldi. 

Sürecin başlarındaki coşkunun motive ettiği aceleci tavırları bir politik yanlış olarak görmek mümkün. Ancak bu hattın derinleştirilmesi giderek bu kesimleri objektif olarak emperyalist kampın parçası olmaya doğru sürükledi. Bir kırılma noktası olan Libya müdahalesi karşısında dahi hayırhah bir tutum alan, Suriye’deki gelişmelerde halen meseleyi halk hareketi olarak tanımlamaya çalışan bu yaklaşımlar tıpkı AKP’yi soldan destekleyen liberallere benzer şekilde bir politikayı tercih ettiler. Misal, açık emperyalist müdahaleye –bir zahmet– karşı çıkarken örtülü müdahalenin aracı haline gelen gerici paralı askerleri muhalefet/halk hareketi olarak tanımlama çabasından vazgeç(e)mediler. Baas ve Esat’ın kötülüklerini –tereciye tere satma misali- anlatıp dururken, Müslüman Kardeşler’den El-Kaide’ye uzanan gerici güçler eliyle yaratılan karanlık konusunda tek bir söz dahi söylemekten imtina ettiler. Anlaşılan onlar da liberallerin AKP’yi Türkiye’nin demokratik devrimci öznesi görmelerine benzer şekilde Ortadoğu’daki gerici güçleri bölgeyi demokratikleştiren devrimci güç olarak görüyorlar. İşte sonuçta onların devrimi, hem de onların önerdiği ‘devrim stratejisi’ doğrultusunda gerçekleşiyor. Hatırlayalım, G. Achar aylar öncesinde Suriyeli muhaliflere verdiği konferansta, dışarıdan müdahale çağrısının mücadelenin meşruluğu zedeleyeceğini hatırlatıp bunun yerine para ve silah yardımı alınmasını tavsiye etmişti. Bu tür görüşleri savunanlar şimdi ‘devrimlerini’ kutlayabilir elbette! 

Devrimci mücadele açısından ise isyanın çelinmesi ve çalınmasından daha kötü olan şey bölgenin etnik/mezhepsel kimlikler temelindeki ayrıştırılması ile sınıfsal mücadele dinamiğinin de zayıflatılmasıdır. Aynı zamanda bölgedeki açık ve örtülü emperyalist müdahaleye karşı güçlü bir itirazın yükselmemesi gerçeği de düşünüldüğünde kısa vadede gelişmeleri etkileyebilecek bir sol muhalefetten söz etmek güçtür. Bölge şimdi emperyalist tahakkümün güçlendiği, gerici güçlerin merkezinde olduğu yeni bir iktidar yapısı eşliğinde neoliberalizmin sıçramalı bir şekilde geliştirileceği politikalarla şekilleniyor. Devrimci mücadele o yüzden bugün süren çatışmaların parçası olarak değil bu yeni gerici iktidar yapısına/yapılarına ve onun ortaya çıkardığı/çıkaracağı sorunlara karşı mücadele içerisinde gelişecektir. 

Türkiye’nin Rolü
Bu sürece ilişkin bir diğer konu da Türkiye’nin üstlendiği role bağlı olarak sürdürülen emperyalizmle ilişkinin niteliği tartışmaları oldu. AKP’nin bölgede üstlendiği rolü Türkiye sermayesinin yayılmacı yöneliminin bir sonucu olarak gören yaklaşımlar, bu tezle dolaylı şekilde emperyalizme bağımlılık ilişkisinin de ortadan kalktığını savundu. Bu da yöntemsel yanlışlara bağlı olarak tıpkı emperyalizmi yalnızca açık müdahale ve işgalden ibaret görerek buna karşı çıkmayı yeterli görenlerin yaptığına benzer şekilde, anti-emperyalist mücadeleden kaçınmanın teorisi olarak görülebilir. Ötesinde ilişkinin niteliğini basitçe Kürecik’ten okumak, Hatay ve Adana’daki gizli üslerle üstlenilen role bakmak ya da Ortadoğu’nun paylaşımında Türkiye sermayesine verilen payı değerlendirmek, emperyalizmle kurulan ilişkinin niteliğini anlamak için yeterli olabilir. Dün olduğu gibi bugün de Türkiye için müstakil/bağımsız bir sermayeden bahsetmek mümkün değil. Burjuvazinin gelişimi emperyalizme bağımlılığın parçası olarak uluslararası tekellerle bütünleşme çerçevesinde gelişmiş, son yirmi yılda da özellikle küreselleşme ile birlikte bu bütünleşmenin yoğunlaşmasıyla –AKP eliyle geliştirilen yeni burjuvazi de dahil olmak üzere– bağımlılık ilişkisi derinleştirilmiştir. Türkiye sermayesinin Ortadoğu’ya yönelimi de bu doğrultuda emperyalizmin felaket içinde sürdürdüğü neoliberal sıçramanın imkan tanıdığı yeni sermaye birikimi alanından verilen paya ilişkindir. AKP’nin özellikle Suriye konusundaki arzulu tutumu ise stratejik nedenlerle birlikte, bölgede kurulacak yeni denge içinde inisiyatifini arttırma çabası ile açıklanabilir. Ancak bunu emperyalizmin temel yöneliminin dışında ya da ona karşı bağımsız bir tutum olarak görmek doğru değildir. Emperyalizme bağımlılık ağı içerisinde de çelişkiler olmakla birlikte, ana yönelimin dışına çıkmadan payını/inisiyatifini arttırmaya dönük bölgesel/yerel mücadeleler her zaman söz konusu olmuştur. AKP’nin hem gerici reflekslerinin yol açtığı hem de bölge içerisinde daha fazla söz sahibi olmaya/pay kapmaya yöneldiği bu tutumu da sonuçta sınırları emperyalizm tarafından çizilen bir alan içerisinde ve onun verdiği misyon çerçevesinde gelişmektedir. 

Türkiye’nin bölgeye dönük özel misyonu ise bir yanıyla ABD’nin yeni müdahale stratejisine uygun şekilde bölgesel işbirlikçi güçlerin öne çıkartılması, öte yanıyla da Ortadoğu’da geliştirilen yeni İslamcı kuşağın bir parçası olmasıdır. Amerikancı güçlerin bölge temelli inisiyatifin merkezinde olduğu yeni müdahale stratejisinin en önemli aktörlerinden birisi bu bağlamda Türkiye oldu. Dışarıdan müdahale yerine içerden müdahale ile bir anlamda ‘yumuşak güç’ kullanımına dayanan taktiğin öteki yanı da emperyalist odaklarla ittifak çerçevesinde gerektiğinde dış müdahalenin içerden bir talep olarak gündeme getirilmesidir. Türkiye aynı zamanda AKP’nin temsil ettiği İslamcı kodlar temelindeki özgün yanlarıyla da bölgeye bir model misyonu çerçevesinde sunuldu. AKP’nin stratejik derinlik diye ifade ettiği, bölgeyle tarihsel, kültürel ve dini bağlar temelindeki yakınlık, ilk olarak CIA Türkiye masası eski şefi olan G. Fuller tarafından söylenen Türkiye’nin bölgedeki ‘ideolojik rolüne’ ilişkindir. (AKP’nin özellikle ideolojik rolüyle bölgede yeni bir İslamcılık anlayışının taşıyıcısı olma ve bölgedeki temel güçlerden birisi olma beklentisi son dönemde özellikle Suriye konusunda ABD’nin işbirlikçisi rolünü fazlasıyla oynamasının da ardında yatan nedendi. Ancak, –uçağın düşürülmesi sonrasında– askeri güç kullanımındaki yetersizliğinin/yetkisizliğinin görülmesi ve bölgede Müslüman Kardeşler’in etkinliğinin artması ile bu misyonu ne kadar oynayabileceği ayrı bir tartışmadır.)

Mücadele ve Eksen
Bugün artık bütün bu tartışmaların ötesinde, hem bölgeyi hem de giderek ülkemizi de içine alan bölgesel bir kaos ve etnik/mezhepsel temeldeki bir parçalanma ile karşı karşıyayız. Bu yüzden Suriye’ye dönük örtülü ve açık emperyalist müdahale ve AKP’nin taşeronluğu karşısında mücadele aynı zamanda bölgenin yakın geleceğinde yaşanacaklar karşısında da mevzilenme mücadelesidir. Acil görev, sözde demokratikleşme adı altında sürdürülen bu operasyon ve müdahale karşısında AKP’nin üstlendiği taşeronlukla ülkemizi kirli bir Amerikan üssü haline getirmesine karşı bağımsızlık ve halklar arasında barış temelinde geniş bir cephe oluşturarak inisiyatif almaktır. Solun merkezinin ve özelinde ÖDP’nin izlediği siyasetin imkan ve potansiyelleriyle bunu yapmak mümkündür. 

Bugün her şeyden önce bilinmesi gereken, Türkiye’nin paylaşım ve üretim ilişkilerinden bürokratik yapılanmasına, komşularıyla ilişkilerine kadar uluslararası kapitalizmin emperyalist siyasetine teslim olduğu gerçeğidir. 60 yılı aşan bu ilişki tarzı, içinde olduğumuz dönemde en geniş sınırlarına ulaşmış durumdadır. İktidarı ve muhalefetiyle bütün düzen içi siyaset seçenekleri emperyalist sömürgeci politikalara şu ya da bu şekilde eklemlenmek ve uygulamaktan öteye geçememektedir. Kapitalizmin dünya çapındaki hegemonik düzeni sürdüğü müddetçe de bundan farklı bir tablonun ortaya çıkması beklenemez. Emekçi halkın eşit ve özgür geleceği yöneliminin bu düzenin tüm ilişki ve bağlarından kopuşu içermesi, tüm bu nedenlerle bir zorunluluktur. Üsleriyle, finans piyasalarıyla, tüketime dayalı kültür ve yaşam tarzıyla tüm özgün ve alternatif yaklaşımlara karşıtlık içeren bu düzeni alt üst edecek tek seçenek devrimci bir mücadelenin ülkede, bölgede, dünyanın farklı coğrafyalarında kök salması, sosyalizmi hedefleyen bir bağımsızlık perspektifinin güçlendirilmesidir. İnsanlığa önerdiği tek şey, sömürü ve zorbalık olan kapitalizmin devrimci, sosyalist, bağımsız bir siyasi program ve eylemlilikle aşılabileceği gerçeği, bugün gelişen yeni müdahalecilik politikaları karşısında bir kez daha ve sıcak bir şekilde kanıtlanmıştır.


muhalefet.org adresinden alınmıştır.



20 Ağustos 2012 Pazartesi

İYİ Kİ VARSIN FİDEL VE ÇOK YAŞA!

Fidel, 86 yıl 1 hafta önce doğmuş... Yazı yazmak için biraz geç kaldık. Fakat Fidel'i selamlamazsak, şimdi ölsek bu nedenle gözümüz açık gideriz hani. Bizde bu nedenle içimizde kalacağına dışımıza taşsın dedik bir şeyleri karalamayı uygun bulduk. Fidel tam 86 altı yaşında, önderliğinde gelişen devrim ise 53 yaşında. İkisi de çok yaşasın. Çünkü dünyanın aslı şimdi hiç olmadığı kadar umuda ihtiyacı var. Kendi kendini yiyen dünyanın ise tek umudu var: o da SOSYALİZM! Kuşkusuz bu küçük ada ve onun dev önderi de sosyalizm denen idealin kutup yıldızı. Bu nedenle karanlık içinde yönümüzü bulmamızı sağlıyorlar ve bu nedenle hala dünyaya umut oluyorlar. Sözü daha uzatmanın anlamı yok, zira daha iyisi varken baş kalabalık yaratmamak lazım. İyi ki varsın Fidel ve çok yaşa!




SEVGİLİ FİDEL...*

Küba’da 50 yıldır aşkın, ABD’nin her türlü baskısına ve zora rağmen, süren de devrimin sürekli kılınması mücadelesidir. Yapılan hataların, yanlışların içerisinde süren bitmemiş bir yol hikâyesi. Fidel, bu hikâyenin parlak yıldızı ve sembolüdür.

Fidel Castro bir efsane! Commandante ! Zeytin yeşili üniforması, sakakları, silahı ile her daim isyanın komutanı.

Şimdilerde hastalığı nedeniyle kenara çekildi, herkes Fidel’den sonra Küba’yı tartışıyor, oysa artık ne dünya ne de Küba için Fidel’den sonrası olmayacak, Fidel hep var olacak.

Fidel Castro deyince kuşkusuz, devrimin ardından bugüne kadar devlet başkanı olarak kalması, demokrasi ve çoğulculuk bakımından çokça tartışılır. Şekli demokrasilerde yani bugün dünyanın dört bir yanında uygulanan burjuva demokrasilerinin formu temel alındığında şüphesiz Küba’da böyle bir demokrasi yoktur. Ancak, Küba’da halkın kendi yaşamı hakkında söz sahibi olabileceği gerçek demokrasi mekanizmaları devrimin ardından inşa edilmeye başlanmış ve bugüne kadar devrimin ayakta kalmasını, halkın büyük çoğunluğunun devrimi sahiplenmesini sağlamıştır.

Fidel’in ‘siz bir diktatör müsünüz?’ sorusuna yanıtı ‘ben halkımın kölesiyim’ olurken, devrimin ardından da şöyle yazıyordu, “Zamanın aşındırmasına, bütün saldırılara ve her şeye karşı koyacak bir şey yapmaktayız, zaman içinde devamlı ve ebedi olacak bir şey. Halk olmadan hiç olan, halkın gücünden başka gerçeğe sahip olmayan bizler söz konusu değiliz”

Fidel başka bir zamanın kahramanıdır. Çünkü devrim zamanın başkalaştırılmasıdır. İmkânsızı mümkün kılan, ütopyanın vücut bulduğu andır ve sonrasında yepyeni bir hayatın kurulmasıdır.

Küba’da 50 yıldır aşkın, ABD’nin her türlü baskısına ve zora rağmen, süren de devrimin sürekli kılınması mücadelesidir. Yapılan hataların, yanlışların içerisinde süren bitmemiş bir yol hikâyesi. Fidel, bu hikâyenin parlak yıldızı ve sembolüdür. Ancak devrim hiçbir zaman Fidel’den ibaret olmamıştır, devrim Küba halkının emperyalizme karşı mücadelesinin sonucudur, geleceği de yine Küba halkının ellerinde olacaktır.

Bütün bu kavganın içinde, orta yerinde Fidel’in hayatı nasıl sürüp gitmiştir. Devrimin Fidel’e Fidel’in devrime kattıkları ve kaybettikleri nelerdir? Küba devriminin gayrı resmi tarihi biraz da Fidel’in hayatına gizlidir. Son zamanlarda Fidel’in hayatını anlatmaya dönük çalışmalar da yapılıyor. Bunların içerisinde en çarpıcısı, Marita Lorenz’in bitmez bir aşkla sevdiği Fidel’e yazdığı ‘Sevgili Fidel’. Lorenz oldukça karmaşık bir hayat hikayesine sahip, denizci olan babası ile yolu birgün Küba’ya düşer. Devrimin ertesidir, Küba’nın asi liderine aşık olur, onunla kalır. Annesi bir CIA ajanıdır, sonra kendisine CIA için çalışır ve Fidel’i öldürmeye kalkar ama her daim Fidel’i büyük bir aşkla sever.

Marita Lorenz, Fidel’e duyduğu aşkı ve Fidel’i olanca doğallığı ile anlatıyor kitapta. Aşkın içerisine Fidel ‘ve onun Küba’sına duyduğu nefret ve kızgınlık da yansıyor. Bu nedenle kitap Küba’ya ilişkin politik değerlendirmelerin ötesinde, yalnızca bir aşığın bir ülke olan sevdiğine, Fidel’e dair, aşkı, nefreti ve ihaneti olarak okunmalıdır.

Suyun Altındaki Fidel
Fidel, devrimle başka bir zamana adım atıyordu, aşka da tıpkı devrim gibi zamanın başkalaşması değil midir? Fidel ve Marita’nın tanışması Fidel’in Küba kıyısına gelen Alman gemisine kontrol amacıyla gelmesiyle başlar. Marita ona hiç de beklemediği derecede sert bir karşılama hazırlar. İlk tanışmalarının ardından daha birkaç saat geçmişken Fidel yemek sırasında peçetenin üzerine, ‘Alemanita’m, Marita için. Ebediyen Fidel, 27 Şubat 1959’ yazarak, masanın altından Marita’ya uzatır. Marita sonrasında gemisiyle Küba kıyılarından ayrılsa da geri dönmesi fazla sürmez. Fidel gidişinin ikinci gününde arar ve ‘seni özlüyorum, geri dönecek misin’ der.

Marita devrimin ilk ve en zor zamanlarında Fidel’in yanındadır. O karmaşanın ve yoğunluğun içerisinde gittikçe karmaşıklaşacak olan aşklarını yaşamaya çalışırlar. Manita için Fidel yalnızca aşık olduğu erkekti, ancak Fidel yalnızca bir aşık değil, daha fazlasıydı. Manita şöyle diyor, ‘O Küba’ydı, o yasaydı ve o tanrıydı, benim de tanrım. İktidarı karşısında özel bir saygı duymuyordum, ama siyaset son kertede aşkımızı yıktı’.

Fidel gece gündüz çalışarak yoksul Küba’nın dertlerine çare aramaktadır. Omuzlarındaki büyük yükün altında kimi zaman ezilmekte, bunalmakta, yaptığı hatalar ve çaresizlikleri onu çıldırmaktadır. Böyle bir günde Manita’yı yanına alarak ormanlık bir alana doğru gider, bir devrimin lideri olarak yüzünde her zaman var olan kararlılığın yerini bıraktığı kaygılı bir ifade ile çaresiz ve panik halinde söylenir, bağırır durur. Yoksulluğu nasıl alt edecek mesele budur, orada aklına bataklıkları pirinç tarlasına çevirmek gelir. Sonrasını Manita şöyle anlatıyor, “Fidel bir çocuk gibi suya atladı ve peşi sıra beni de çekti. ‘Yola çıkmalıyız’ dedim ‘Küba seni bekliyor’. Sakalları bayağı kötü görünüyordu, kıllarının aralarına su bitkileri dolmuştu. Hiç düşünmeden suyun içinde sevişmeye başladık. Suyun altında Fidel’in gözleri bile açıktı, sanki hayatın tek bir anını dahi kaçırmak istemezmiş gibi. O, Küba’nın yabanlığı, havası ve suyuydu benim için’.

CIA’in Anlayamadığı Şey
Bu aşkın büyüsü uzun sürmez, ABD’nin yok etme arzusu Manita ve Fidel aşkını da hedef alır. Manita’nın annesi CIA ajanıdır, o da bu aşka dâhil olur. Aşk masumluğunu yitirmeye başlar. Doğacak çocukları can güvenliği için bir gece Manita uyutularak alınır, Manita ise onu ancak yıllar sonra görebilecektir.

Manita sonrasında bir kez daha ayrılır Küba’dan. Bu kez CIA ajanı olarak, Fidel’i öldürmek için yetiştirilir. Çünkü o Fidel’e en çok yaklaşan ve yaklaşabilecek olandır. Fidel’e karşı çalışmaya başlar Manita. ‘Kahrolsun komünist Fidel’ yazan bildirileri Havana’dan atarken olabildiğince çok bildirinin arkasına ‘Fidel seni seviyorum, senin alemana’n’ yazar.

Sonra Fidel’i öldürmesi için gönderilir. Küba’dadır, Fidel’le birçok zamanı paylaştırdıkları oda da bu kez onu öldürmek için beklemektedir. O an vazgeçer öldürmekten. Fidel içeri girer, ‘sen burada ne arıyorsun, yoksa beni öldürmeye geldin’ der.

“Castro, elbisesiyle yatağa uzanmıştı, purosu ağzındaydı; gözleri bitkinlikten kapanmıştı. Önünde durdum; gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Bunu fark ettiğinde her zamanki gibi, kemeriyle lambaya astığı tabancasını aldı. Gözlerini açmadan tabancayı bana uzattı; ‘Hadi öyleyse vur bakalım beni’. Dolu silahı –kabzası sedef kakmalı, laciverde çalan siyah bir 45’likti- ona doğrultmuştum. Bir gerginliğe olsun kapılmadı; bana dikkat etmemesi ağrıma gitmişti. Sonra şöyle dedi ; ‘Beni öldüremezsin sen, kimse yapamaz bunu’ ardından uykuya daldı.”

Manita başaramamıştı Fidel ölmemişti. Onun umurunda olan tek şey ise Fidel’e son kez sarılabilmiş olmaktı. CIA görevi başaramayan Manita’ya özel terapi uygulamaya başladı, bir şeyler bozuktu ama neydi, onu araştırıyorlardı. Yanıtı Manita’nın kalbindeydi, ‘Fidel’i hala sevdiğim için, hayatta kalmasına izin verdiğim akıllarına gelmedi’. Aşk, CIA’in anlayamadığı şeydi.


Fidel’in Yüzünden
Fidel bu aşktan hiçbir yerde söz etmiyor. Onunla yapılan bütün söyleşilerde yalnızca kavgadan ve devrimden bahsediyor. Ama her ne olursa olsun Fidel Manita’nın gözlerinin üzerinde olduğu bilerek yaşamaya devam ediyor. Manita ise onu bekliyor, “Eğer yeterince beklersem, Fidel gelecek. Belki şafak alacısında cipiyle gelecek. Arka kapıdan girecek, yanımda oturacak ve ‘Alemanita, nasılsın’ diyecek. Ve ben mutluluktan ağlayacağım. Fidel benim ruhuma kazındı”.

Fidel bir efsane, Commandante ! Ve mutlaka ‘Alemanita’nın Fidel’i ve tanrısı’…


*Önder İşleyen BirGün Kitap Eki, 2010


*****     *****     *****     *****     *****


ÇOCUKLUKTAN DEVRİME FİDEL*

Fidel Alejandro Castro Ruz 13 Ağustos 1926'da dünyaya gözlerini açtı.

Toprak sahibi ancak mütevazı bir ailenin dokuz çocuğundan beşincisi olan Fidel, küçük yaşlarda ailesinin yanından ayrılarak kendisinin bakımını da üstlenen bir öğretmenin yanında kalmak üzere Santiago de Cuba' ya gönderildi. Burada büyük maddi sıkıntılar içinde yaşayan Fidel, kendi deyimiyle "ilk (ve kesinlikle son olmayan) isyan"ını kendisiyle yeteri kadar ilgilenmeyen ve öğrenme isteğini tatmin etmeyen öğretmenine karşı gerçekleştirdi.

Daha sonrasında çeşitli okullarda öğrenim hayatını sürdüren Fidel parlak ama asi bir öğrenci olarak sivrildi. Kendisine sağlam bir ahlak anlayışı kazandırdığını söylediği Cizvit okulundan mezun olurken hocalarından birisi, hakkında yazdığı raporda Fidel için "sanatçı duyarlığına sahip işlenmemiş bir elmas" ifadesini kullanıyordu. Bu işlenmemiş elmas o yıllarda kendi sözleriyle politikadan hiç anlamayan ama gelişkin denilebilecek bir adalet ve etik duygusuna sahip, spor yapmayı, doğayı, dağlara tırmanmayı ve okumayı seven hülyalı bir gençti. Küba ve dünya tarihi ile ilgilenmeye başlayan genç Fidel'in üzerinde en çok etki bırakanlar Kübalı büyük düşünür ve devrimci José Marti'nin kitaplarıydı.

Üniversite Yılları
Cizvit okulundan sonra Havana Üniversitesi Hukuk Bölümüne kaydolan Fidel politik mücadeleyle burada tanıştı. İlk önceleri politik ilgisi üniversite içi gündemlerle sınırlı kalan Castro öğrenci delegeliğine seçilmek için çalışmalara başladı. Bu seçimlerin hükümet yanlısı bir öğrenci çetesi tarafından kontrol edildiğini anlar anlamaz bununla mücadele etmeye karar verdi. Hitabet yeteneği, siyasal zekası ve kısa zamanda açığa çıkan örgütçü özellikleriyle etrafında bir destekçi kitlesi yaratarak delege seçilmeyi başardı. Bu durum Fidel'in üniversite içerisinde etkisinin giderek artmasına neden olurken hükümet yanlısı silahlı öğrenci çetesiyle de sürtüşmeye başladı. O zamanlar herhangi bir örgütlülük içerisinde bulunmayan Fidel bir yandan kampüs içerisindeki hükümet karşıtı politik gruplarla temasını arttırırken bir yandan da ülke gündemine ilgi duymaya başlıyor, gösterilere katılıyor ve dünya görüşünde anti-emperyalist, bağımsızlıkçı bir çizgi ağırlık kazanıyordu. 1947 yılında Dominik Cumhuriyeti'nde dikta karşıtı halk hareketlerine destek vermek üzere Küba'dan yola çıkan enternasyonalist bir birlikte yer aldı. Aynı yıl ülkesine döndüğünde artık Küba'nın kaderini değiştirmeye kararlı bir öğrenci lideri idi.

Yeşil Timsahın Makus Talihi
19. yüzyılda İspanyol ve ABD'li sömürgecilerin arasında kalmış bir ada olan Küba, bu yüzyılın sonunda yükselmekte olan ABD emperyalizminin yöneldiği ilk hedeftir. ABD İspanyollara adayı kendilerine satmaları için baskı yaparak ülkeyi Amerika'nın bir eyaleti yapma sevdasıyla yanıp tutuşmaktadır. İspanyolların egemenliğinden kurtulan son Latin Amerika ülkesi olan Küba İspanyollardan sonra ABD emperyalizminin hegemonyası altına girer. Amerika 1901 yılında Küba'da kendi sisteminin benzeri bir başkanlık sistemini öngören bir anayasa oylanmasını sağlayarak, kendine 99 yıl süreyle Guantanamo'da bir üs bulundurma hakkını da verir. Panama Kanalı, genel olarak da Latin Amerika'yı kontrol altında tutmak için Küba'nın jeopolitik işlevini çok önemseyen ABD, Küba'yı, koşullar uygun olduğunda ele düşecek olgun bir meyva olarak tanımlamaktadır. Önce İspanyol sömürgeciliği, sonrasında ABD emperyalizmi altında yağmalanmış bir ülke, şekerkamışına endekslenmiş bir plantasyon ekonomisi, halka kan kusturan, her biri bir öncekini aratan işbirlikçi dikta yönetimleri. Ancak Küba halkı tüm bunlara sessiz kalmıyordu. Adada kökeni sömürgecilik zamanındaki köle ayaklanmalarına dayanan bir halk mücadelesi geleneği vardı. Yoksulluk ve sefalet içerisinde yaşayan köylüler önderlikten ve örgütlülükten yoksun fakat isyana yatkın bir toplumsal dinamikti. 19. yüzyılın son çeyreğinde gelişmeye başlayan endüstriyle birlikte kayda değer güçte bir kentli işçi sınıfı oluştu. Bu işçi sınıfı, özellikle de Havana'daki tütün işçileri, kısa sürede sendikalaşma ve grev konusunda azımsanamayacak bir mücadele deneyimi kazandı. Başından itibaren net bir anti-emperyalist siyasal konumlanışa sahip Küba işçi sınıfı 1940'lara kadar sayısız genel grev düzenlemiş ve birden fazla kez hükümet düşürmüş bir güçtü. Küba'daki toplumsal mücadelelerin kritik unsurlarından birisi ise üniversite öğrencileriydi. Sendikalar ile ittifak içerisinde çalışan devrimci öğrenciler genel grevlerin halk ayaklanmalarına dönüşmesinde etkin bir rol oynadılar.

1940'larda Küba'daki siyasi oluşumlar karmaşık bir yapı sergiliyorlardı. 1933'te yapılan bir darbeyle birlikte yıldızı parlayan ve 59'daki devrime kadar birçok kez iktidara gelen General Batista Latin Amerika'ya özgü popülist diktatörlerin tipik bir örneğiydi. Bu kanlı diktatör, bir yandan desteğini aldığı halk hareketlerini iktidara geçince şiddet yoluyla bastırıyor bir yandan da ABD'yle birlikte Küba'yı bir kumar ve fuhuş merkezi haline getiriyordu. 1924'te kurulan ve işçi sınıfı içerisinde muazzam bir etkinliğe sahip olan Küba Komünist Partisi 40'lara gelindiğinde halk kitleleri ve onların talepleriyle bağını koparmış, devrimciliğini yitirmiş, dikta hükümetlerinde koalisyon ortaklığı alacak kadar düzen içine çekilmiş bir güç haline gelmişti. Bir başka siyasal parti ise yine halkın ve demokratik güçlerin temsilcisi olarak iktidara gelen ancak emperyalizm yanlısı ve baskıcı politikalar izleyen Otantik Parti idi.

47'de Marti geleneğinin izleyicilerinden Eduardo Chibas, Otantik Parti'nin içerisinde bulunduğu çürümüşlüğe karşı çıkarak bu partiden istifa etti ve temelde yolsuzluk karşıtı, ahlaki bir söyleme sahip Ortodoks Parti'yi kurdu. Bu parti, özellikle radikal öğrenci hareketi içerisinde birçok yandaş kazanarak etkin bir güç haline geldi. Bu öğrencilerin arasında Fidel Castro Ruz da bulunuyordu. Chiabas, 1951'de bir radyo konuşması sırasında kendisini vurarak intihar etti. Bu sıra dışı ahlaki protesto Kübalıların vicdanında önemli bir yer edindi ve Ortodoks Parti'nin seçimleri kazanmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Artık üniversiteyi bitirmiş ve avukatlık yapmaya başlamış olan Fidel bu seçimlerde Ortodoks Parti'den milletvekili adayı olmuştu. Bir yandan parti tabanındaki etkisini arttırırken bir yandan da siyaset ve tarih üzerine derin okumalar yapıyordu. Chiabas'ın adalet ve yurtseverlik anlayışından ve düzen güçlerine karşı uzlaşmaz siyasal tutumundan etkilenmekle beraber, partinin net bir siyasi programının olmaması onu kaygılandırıyordu.

Nitekim, Havana'daki militan kadrolar dışında Ortodoks Parti'nin yönetici kademeleri iktidara gelir gelmez ihanet edecekleri belli olan toprak sahipleri ve burjuvalar tarafından doldurulmuştu. Bu yıllarda siyasal iktisatla ilgilenmeye başlayan Fidel henüz sosyalist ya da komünist olmamakla beraber anti-kapitalist denebilecek bir bilinç oluşturmaya başladı ve bir devrim stratejisi üzerine yoğunlaştı. Bir yandan da Ortodoks Parti'nin içerisindeki devrimci unsurlarla ilişkisini güçlendiriyordu.

1952 yılında Batista, Madragazo (şafak) olarak bilinen ve ABD tarafından desteklenen bir darbeyle iktidara el koydu. Yasal siyaset yollarının kapandığını gören Fidel, derhal harekete geçti ve Batista hakkında anayasayı ihlal ettiği gerekçesiyle bir suç duyurusunda bulundu. Fidel, aslında bu suç duyurusu ile hayata geçirmeyi planladığı siyasal stratejiye meşruiyet sağlama derdindeydi. Mahkeme suç duyurusunu kabul etmediği takdirde yasal yollarla demokratik değişiklik yolunun kapanmış olduğu kanıtlanacak ve devrimci başkaldırı tek geçerli yol haline gelecekti. Latin Amerika'nın diğer ülkelerindeki gerilla mücadelelerinden oldukça etkilenen Fidel partideki devrimci kanadın çıkardığı yer altı gazetesi Acusador (Suçlayıcı)'daki yazılarında da sürekli silahlı mücadele fikrini işliyordu.
Beklenen oldu ve mahkeme suçlamayı reddetti. Bunun üzerine Fidel, aralarında kardeşi Raul'un da bulunduğu yandaşları ile birlikte Movimiento (Hareket) adlı gizli bir örgüt kurarak çalışmalara başladı.

26 Temmuz Moncada Kışlası Baskını 
Movimiento, Batista'ya karşı artan tepkiyi örgütlemek ve aynı zamanda silah sağlamak için bir kışlaya saldırma kararı aldı. Bu iş için, daha önce birçok ayaklanmaya sahne olmuş ve başkent Havana'ya en uzak konumda bulunan Oriente eyaletindeki Moncada Kışlası seçildi. Yapılan plana göre kışlaya 120 kişilik bir grup saldıracaktı. İçerideki askerler etkisiz hale getirilir getirilmez Fidel bir radyo konuşması yapacak ve halkı ayaklanmaya çağıracaktı. 26 Temmuz günü başlayan saldırı, askerlerin kısa sürede toparlanması ve isyancılara ateş açmaya başlaması nedeniyle başarısız oldu. Yenileneceğini anlayan Fidel ve arkadaşları geri çekildiler ancak 60 kadar isyancı kurşun ve dipçik darbeleri altında can verdi. Beklemedikleri bir bozguna uğrayan eylemciler Gran Piedra Dağı'na vardığında sadece 18 kişi kalmışlardı. Fidel yoldaşlarına "Bugün yenildik ama mutlaka geri döneceğiz!" diyerek umut veriyordu.”

Saldırı belki askeri anlamda amacına ulaşamamıştı ama Havana'da muazzam bir siyasi etki yaratmıştı. Olayların büyümesinden korkan Batista derhal kışlasına çekildi. Ordu, müthiş bir keyfiyetle şüpheli gördüğü herkesi tutuklamaya ve sorgusuz sualsiz infaz etmeye başladı. Komünist Partisi yasaklandı. Batista yanlısı basın, isyancıları gözü dönmüş vahşiler, kökü dışarıda gangsterler olarak resmediyordu. Ancak tüm bunlar, Batista diktası altında inleyen Kübalıların bu gözü kara gençlere sempati duymasını engelleyemedi. Bu arada Fidel saklandığı dağda yakalandı. Normalde yakalanan kaçaklar kışlaya götürüp derhal infaz edilirken Fidel ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği eylemden etkilenen subay, Fidel'i kışlaya değil de sivil makamlara teslim etti.

Fidel'in yargılanma süreci ve dava sırasında yaptığı ünlü "Tarih Beni Haklı Çıkaracaktır" savunması onu tüm Küba'da tanınır hale getirdi. Yargılandığı davayı, kendi davasını anlatmak için mükemmel bir şekilde kullanan Fidel, savunmasında kokuşmuş Batista rejimini yerin dibine batırıyor ve Movimiento'nun iktidar programını açıklıyordu. Toprağın yoksul köylülüğe dağıtılmasını, fabrikalarda elde edilen karın yüzde otuzunun işçilere dağıtılmasını, yasadışı yollarla elde edilmiş servete el konmasını öneren bu program, sosyalist değil devrimci demokrat, halkçı bir programdı. Movimiento'nun yapmak istediği devrim de sosyalist değil bir "ulusal kurtuluş" devrimiydi. Fidel dava sonunda "devlete karşı işlenmiş büyük bir suçun lideri" olarak 15 yıl hapse mahkum edildi. Ancak Kübalıların hafızasına kazınan bu cezadan çok Fidel'in mahkemedeki yaptığı ve daha sonra basılarak elden ele dolaşan ateşli savunma oldu.

Fidel mahkemeye şöyle sesleniyordu: 
"Sizi uyarıyorum, henüz işin başındayım. Eğer kalbinizde bir damla memleket sevgisi, insanlık sevgisi, adalet sevgisi varsa iyi dinleyin. Rejimin gerçeği örtbas etmek için her şeyi yapacağının farkındayım. Bana kara çalmak için ne tezgahlar kurulduğunun farkındayım. Ancak sesim kısılmayacak. Suçlayın beni, önemli değil. Tarih beni haklı çıkaracaktır."

15 yıl ceza alan Fidel 3 yıl sonra çıkan genel af sonucu serbest bırakıldı. Hapisteyken çok yoğun bir okuma faaliyetinde bulunan ve fikirlerini berraklaştıran Fidel Küba'da bulunan Movimiento mensuplarıyla da ilişkisini sürdürmüştü. Çıkar çıkmaz da birçoğu sürgünde bulunan yoldaşlarını toparlamak için Meksika'ya gitti. Kısa sürede toparlanan grup ortak bir kararla 26 Temmuz Hareketi adını aldı. Fidel burada Küba Devrimi'nin diğer önemli figürü haline gelecek olan Arjantinli Ernesto Guevera ile tanıştı ve onu da hareketin saflarına dahil etti. En yakın zamanda Küba'ya bir çıkarma yapmayı hedefleyen hareket, Küba'daki devrimci gruplarla da temasını güçlendirdi.

2 Aralık 1956'da Fidel 82 yoldaşı ile birlikte ünlü "Granma" yatıyla bir gerilla mücadelesi başlatmak amacıyla yine Oriente eyaletine çıktı. Batista güçleriyle girilen ilk mücadelelerde büyük kayıplar veren isyancılar Sierra Maestra dağına çekildiklerinde 12 kişi kalmışlardı ve ellerinde sadece 9 silah vardı. Ancak bölgedeki köylüleri kendi saflarına çekmeleri hiç zor olmadı. Sayıları giderek artan gerillalar, kentlerdeki muhalif güçler ile de bağlarını güçlendiriyorlardı. Batista'nın uyguladığı şiddet politikası ne kentteki ne de kırdaki mücadeleyi durdurabildi. Artan istikrarsızlık Batista'nın egemen sınıflar gözündeki kredisini de azaltmış ve onu zor bir duruma sokmuştu. 1955'teki genel grevle birlikte işçilerin de devreye girmesi var olan iktidarın gücünü iyiden iyiye azalttı. 1957'de hareket Sierra Maestro Manifestosu olarak bilinen metni yayınladı ve bu manifestoda ülkedeki diğer muhalif gruplara Batista'ya karşı ittifak çağrısında bulundu. Bu arada giderek güçlenen hareket, zayıf düşen orduya karşı yeni cepheler açıyor bazı bölgelerde kurtarılmış bölgeler oluşuyordu. Nisan 58'de Batista isyancılara karşı "Verano Operasyonu" adı verilen bir askeri harekat başlattı. Sayıca çok daha az olmalarına rağmen gerillalar harekatı püskürttü ve geri çekilen ordunun ardından ilerlemeye başladılar. 20 Temmuz tarihinde 26 Temmuz, diğer muhalif gruplarla Batista rejimine karşı silahlı mücadele ittifakı oluşturan Karakas Paktı'nı imzaladı. Bu arada ordu da kendi içerisinde bölünmüş ve askerlerin bir bölümü devrimcilere destek vermeye başlamıştı. Askerlerin isyancılardan önce davranıp bir darbe yapması ihtimaline karşı da birçok görüşme yapıldı. İsyancıların temel sloganı "Devrime evet, darbeye hayır!" idi. Başkente yürümeye başlayan Castro ile baş edemeyeceğini fark eden Batista 1959 yılının ilk günün sabahında önce Dominik Cumhuriyeti'ne ardından da Faşist Franko'nun hükmettiği İspanya'ya kaçtı. Che'nin kumandanlığındaki İsyancılar Ordusu 1 Ocak günü olağanüstü bir kalabalık tarafından beklendikleri Havana'ya girdiler. Bu devrimin gerçekleşmesinde Castro'nun gerilla mücadelesini yönetirken gösterdiği başarı kadar diğer muhalif güçlerle girilen ittifak politikasındaki siyasi beceri de belirleyici oldu. Fidel birçok farklı sınıfsal katmanı ve siyasi eğilimi temsil eden grupları bir araya getirmekte eşi az görülmüş bir başarı sağladı. Ancak belki de asıl zorluk devrim programını hayata geçirme konusunda yaşanacaktı.

Devrimin Rotası
İktidarı alan ittifak devlet başkanlığına Manuel Urrutia'yı başbakanlığa da Miro Cardona'yı getirdi. Cardona bir ay sonra istifa etti ve yerine Fidel Castro geçti. Castro, daha ilk aydan bazı bölgelerde tarım reformuna başladı. Haziran ayında reformun yasalaşmasıyla ABD'li şirketlerin topraklarına el konması gündeme geldi. Bu durum hem ABD'yle hem de hükümetin eski düzene dönüş arzusundaki unsurlarıyla olan ilişkileri gerdi. ABD'li şirketler, toprak sahipleri, bazı rahipler, orta sınıfların önemli bir bölümü reforma karşı tepkilerini yükselttiler ve Castro'yu devirmek için hazırlıklara başladılar. Buna karşılık sendikalar Castro'yu desteklemek üzere genel greve gittiler ve yoksul köylülerin de katılımıyla Havana'da dev mitingler yapıldı. Bu iç muhalefet, devrimin kitle gücünü karşısında dayanamayarak kısa zamanda tasfiye edildi. Kökten bir dönüşüm gerçekleştirmek için bu kitle gücünden başka güvenecek hiçbir şeyi olmadığının farkında olan Castro, halkın coşkusunun ve örgütlülüğünün devrim sonrasında artarak devam etmesine özellikle önem verdi.

Devrim lideri Fidel Castro ilk başta yabancı ve yerli yatırımcıların ulusal gelişme çabası ile bütünleşmelerini amaçlayan önlemleri hayata geçirmeye çalıştı. Ancak toplumsal devrimin ABD'nin ve yerli yatırımcıların çıkarları ile çatışması kaçınılmazdı. Bunun üzerine Castro önderliği kamu mülkiyetine yöneldi. 1960'da merkezi bir planlama kurulu oluşturuldu. Şubat 1960'da ise kooperatifler oluşturulmaya başlandı. Küba'nın aldığı bu kararlar karşısında ABD Küba'ya kısmi ambargo ilan eder, yiyecek ve ilaç dışındaki malların ihracatı yasaklanır. Diğer yandan, toplumsal devrimin bir diğer parçası olan eğitim reformu başlar. Büyük bir okuma yazma kampanyası, yeni okullar, parasız eğitim hakkı Küba toplumunun çehresini kısa sürede değiştirmeyi başaracaktı.

Ernesto Che Guevera, daha sonra Küba Devrimi üstüne yazdığı bir yazısında, devrimin özgül noktalarını vurgularken "(bu özgüllüğün) belki de en önemli unsuru Fidel Castro Ruz'un kendisidir" demişti. Gerçekten de Küba'nın uluslararası siyasal konjonktürün geriletici etkilerine karşı direnme ve her ne pahasına olursa olsun sosyalizmde ısrar etme konusundaki benzersiz başarısının kaynağı biraz da Fidel'in benzersizliği. Vatandaşları tarafından ön adıyla çağrılan başka bir devlet başkanı bulmak pek kolay olmasa gerek...

20. yüzyıla damgasını vurmuş, düşmanlarının dahi zekası ve yeteneğini takdir etmek zorunda kaldığı bu efsanevi lider, tüm bunları siyasal zekası, birikimi ve Küba'nın koşullarını çok iyi tahlil ederek özgün bir strateji geliştirebilmesinin yanı sıra bitmek tükenmek bilmez enerjisi ve inatçılığı sayesinde gerçekleştirdi. Fidel'in kendi sözleriyle bitirelim:

"Kitaplar bize burada devrim yapamazsınız diyordu ama biz bunu başardık" 

Devrimciliğin ne olduğunu daha iyi anlatan bir söz bulunabilir mi?... 

“Her Devrim karşı devrimini yaratır”

Kitaplara sığmayan devrimci, Fidel…


* Gabriel Garcia Marquez’in Bildiğimi Düşündüğüm Fidel Çocukluktan Devrime adlı kitabından derlenmiştir



15 Ağustos 2012 Çarşamba

KENDİ KALENE GOL ATMA UZUNGÖL'E HES YAPMA

Hani bir şey olur sevdiğiniz biri bir şey yapar ve canınız yanar ya, işte o zaman ne yaparsınız? Peki ya bu canınızı yakan şey, yapanın da canını yakacaksa? İşte bu sorulara cevabı kısa süre sonra muhtemelen Trabzonspor ve taraftarı verecek. Futbol'un endüstriyelleşmesi ile bir çok değer önemini yitirdi. Zaten tek adam rejimlerine uygun olan doğamız 'başkan ne derse o' şeklinde işlerken, bir de bu küreselleşen dünyada spor olmaktan çıkarak adeta sanayileşen futbol ile parası olanın başkan olduğu bir evreye girdik. Hem paralı hem dediği dedik başkanlar dönemi. Tabi bu değişimle beraber futbol kulüpleri de  kara para aklama merkezlerinden tutunda, para kazanmaya endeksli, futbolcuyu bizzat meta olarak ele alan ve futbol dışında her şeyi yapan kurumlar halini aldı. 

Bunun son örneği Trabzonspor. Tarihi futbolda ki İstanbul oligarşisine karşı isyanlarla yazılmış, Her anlamda Karadeniz'in hırçın çocuklarını temsil etmeye aday ve Anadolu'nun ilk şampiyonu Trabzonspor. Ama onun sonuda dört büyükler efsanesi ile bir zamanlar karşısında yer aldığı oligarşik yapıya katılmasıyla diğer 'büyük'ler ile benzeşti. Şimdi  oligarşinin küçük ama yine de bir bileşeni olan Trabzonspor, atağın yönünü şaşırmış ve kendi kalesine gol atmaya gidiyor. Trabzonspor taraftarına ve kendi topraklarına bunu yapmamalıdır. Uzungöl'e Hes yapmak cinayettir. Trabzonspor kendi kalesine gol atmamalıdır. Trabzonspor'a son sözümüzü Metin Oktay ile söyleyelim; ‘bizi sevenleri üzmeyelim baba, bizi sevenlere ihanet etmeyelim’!


Kendi Kalene Gol Atma Uzungöl’e HES Yapma

Trabzonspor Uzungöl'e yapılacak HES projesi için üretim lisansı aldığını açıklarken, şehrin çok önemli doğal alanlarından birini yok edecek olan projeye Trabzonspor taraftarlarının nasıl bir tepki vereceği merak konusu. Konuya ilişkin açıklama yapan "KemenCHE" grubu maçlara gitmeyeceklerini duyurdu.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK), Uzungöl - I Regülatörü ve HES için Trabzonspor'a 49 yıllığına üretim lisansı verdi. Trabzonspor HES projesiyle kasasına 500 milyon dolar aktarmayı planlarken, kentin doğasını yok edecek projeye karşı taraftarlar tepkili.

İhale Aşamasına Gelindi
Üretim lisansının alınmasının ardından HES projesi artık ihale aşamasına geldi. Trabzonspor'un yıllık 10 milyon dolardan 49 yıl içinde yaklaşık 500 milyon dolarlık bir gelir beklediği projeye büyük önem veren Başkan Sadri Şener de, "Bu proje hayata geçirildiğinde Trabzonspor maddi olarak çok büyük kazanımlar elde edecektir" dedi. İhale aşamasında sorun çıkmaması halinde projenin 2 yıl içinde yürürlüğe koyulması bekleniyor.

KAP'a Bildirildi
Trabzonspor ayrıca Kamuyu Aydınlatma Platformu'na (KAP) da konuyla ilgili bir açıklama gönderdi: "Hakim ortağımız olan Trabzonspor Futbol İşletmeciliği Tic. A.Ş., sahibi olduğu Bordo Mavi Enerji Elektrik Üretim Tic. Ltd. Şti. üzerinden yürüttüğü enerji projelerinden biri olan yıllık 28 MW kapasiteli Uzungöl Regülatörü HES Projesi için 05/07/2012 tarihinden itibaren 49 yıl süreyle üretim faaliyeti göstermek üzere 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile ilgili mevzuat uyarınca T.C. Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu'nun 05/07/2012 tarihli ve 3905-7 sayılı kararı ile üretim faaliyeti lisansı alınmıştır."

KemenCHE Tepkili
Trabzon'un en önemli doğal alanlarından birisi olan Uzungöl'ü yok edecek projeye ilişkin Trabzonspor taraftarlarının nasıl bir tepki vereceği merak edilirken, konuya ilişkin Twitter'dan açıklama yapan "KemenCHE" taraftar grubu şu sözleri dile getirdi:

"ÖNEMLİ DUYURU: Trabzonspor A.Ş Uzungöl’deki HES projesinden vazgeçmediğiniz sürece biz de yaşam alanlarımızı savunacağız ve maçlara gitmeyeceğiz. Uzungöl’deki HES'İ başınıza yıkacağız!"



14 Ağustos 2012 Salı

MÜHİM MESELELER


Ülkemizin büyük devlet adamlarından biri olan başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaptı. Bu açıklamayı bizim çevrelerden -ki üniversite çevreleri bahsettiğimiz- kimi arkadaşlarımız -ki bu kimi arkadaşlar arasında fanzin ekibimizde var- önemseyip üzerinde düşündü. Yine aynı çevreden  büyük bir çoğunluk ise 12 Eylül darbesinden bu yana özelde gençlik genelde ise tüm halk üzerinde işletilen apolitik, Türk-İslamcı (siz bunu dindar diyede okuyabilirsiniz) bir nesil ve en nihayetinde toplum yaratmama projesiyle yakından alakalı olarak umursamadı. Biz bu durumu umursayanlar olarak mikroskobumuzun ayarlarıyla oynayarak lam ile lamer arasında duran hassas ve bir o kadar mikropsu konuya daha yakından bakma ihtiyacı duyduk.

Konuyu birçok bakımdan irdeleye biliriz. Fakat bizce ana olarak durulması gereken bir kaç nokta var. Bu noktalara geçmeden önce üniversitelerin genel durumunu ve bazı hususları da açıklayarak işe başlarsak konuların birbirleri ile rabıtaları daha rahat kurulabilir. Son zamanlarda devlet büyüklerimizin üniversiteler üzerine bir çok açıklaması oldu. Ama bunlardan bir kaçı özellikle önemliydi. Bu özellikli açıklamaları şöyle sıralayabiliriz; ilk olarak diyanet işleri başkanı her üniversitede cami olması gerektiğinin fetvasını yayınladı, ikinci olarak başbakan 'talimat verdim harçlar kalkacak' dedi ve son olarak Bekir Bozdağ 'camiler fakülteler kadar önemli' dedi. 

Bu açıklamaların ardından üniversitelerin genel durumuna bakmakta yarar var. Ülkemizde 169 tane üniversite bulunmakta ve bunların 105'i devlet üniversitesi, 64'ü ise vakıf üniversitesi. AKP iktidarı ile 89 yeni üniversite açıldı. Bu açılan üniversitelerin çoğu 'Her ile bir üniversite kampanyası' olarak açıklayabileceğimiz kampanya ile kurulmuş üniversiteler. Geri kalanı ise Vakıf üniversiteleri. Yine sayısal verilerden devam edersek Türkiye'de ki öğrenci sayısı yaklaşık olarak 4 milyon. Türkiye'deki akademisyen ( Profesör, Doçent, Yardımcı Doçent) sayısı ise yaklaşık 50 bin. Bu demek oluyor ki kaba bir hesap ile akademisyen başına 80 öğrenci düşüyor. 

Devam edersek, 2012 yılı için Yüksek öğretime ayrılan bütçe 12 milyar 743 milyon TL, bunun yanında Diyanet İşleri Başkanlığı'na ayrılan bütçe 3 milyar 891 milyon TL, Emniyet Genel Müdürlüğü'ne ayrılan bütçe ise 12 milyar 119 milyon TL. Bu kalemlere ek olarak Türkiye'nin yıllık askeri harcaması 31 milyar 786 milyon 820 bin TL'dir. Tüm bunlara son bir ekte biber gazına yapılan 10 yıllık harcamayla yapalım. Biber gazına son 10 yılda 37 milyar 817 milyon 657 bin 143 TL harcanmıştır. Bu rakamlarında ortaya çok net koyduğu gibi Türkiye'nin üniversitelerine ayırdığı bütçe oldukça yetersizdir. Ayrılan bütçenin zaten %52,67’sini (6 milyar 712 milyon TL) personel harcamaları oluşturmakta, sosyal güvenlik devlet primi giderleri ise 1 milyar 157 milyon TL’yi bulmaktadır.. Mal ve hizmet alım giderleri ise 1 milyar 861 milyon TL olarak öngörülmüştür.

Yani üniversitelerimize bilimsel araştırma için sadece yaklaşık olarak 2 milyar lira kalıyor. Bu rakamlarla anlaşılıyor ki, zaten verili sistem ile bilimsel araştırma yapmayan üniversiteler, böyle bir eğilimleri olsa dahi bunu devlet bütçesi ile yapamazlar. Ayrıca bu 2 milyar liralık bütçenin tüm üniversitelere eşit olarak dağıtılmadığı düşünülürse bilimsel çalışma yapmak tam bir hayal. Tam bu noktada ise işin içine sermayedarlar ve büyük şirketler giriyor. Üniversite bulunan beyin gücünü parasal destek ile denetime alan şirketler bilimsel araştırmanın yönünü de toplum çıkarlarından kendi çıkarlarına büküyorlar. Bu durumdan karlı çıkan sermayedarlar, hem kurulması ve işlemesi büyük paralar gerektiren AR-GE bölümlerini kurmaktan kurtuluyorlar hem de öğrencileri ve araştırma görevlilerini ucuz iş gücü olarak kullanıyorlar.  Tüm bu çıkarlı hamlelerin sonundaysa üniversiteye bir tane spor salonu, iki tane konferans salonu, bir kaç bilgisayar ve bir kaç öğrenciye burs vererek hayırsever iş adamı konumuna terfi ediyorlar. Üniversiteler ise özellikle Bologna sürecininde etkisiyle bu çarka her geçen gün daha fazla teslim oluyorlar.  

Yine yukarıda akademisyen sayıları ile öğrenci sayılarını vermiştik. 1 akademisyene ortalama 80 öğrenci düştüğü görülse de işin aslı öyle değildir. Bir çok fakültede sınıf mevcutları 200 kişiyi buluyor. Özellikle İktisadi ve İdari Bilimler faküleri ve Fen-Edebiyat fakülteleri gibi fakültelerde bu durum artık alışıla gelmiş bir halde. Bir akademisyene 200 öğrencinin düştüğü bir ortamda eğitimden, öğretimden ve dahada önemlisi bilimsel bilgiden bahsedilmesi ne kadar mümkündür. Üstelik bu yetersiz akademisyen sayısına rağmen hala yeni üniversiteler açılmaktadır. Durum buyken ne mevcut üniversitelerde ne de yeni açılan üniversitelerde nitelikli eğitimden bahsedilemez.

Bu konuyla ilgili bir diğer gerçekte akademisyenlerin niteliğidir. 12 Eylül darbesinin ardından bir çok akademisyen solcu, sosyalist, ilerici, demokrat, Kürt ve ya Alevi olduğu için üniversitelerden uzaklaştırıldı. Bu durumda üniversitelerde oluşan akademisyen ihtiyacı niteliksiz yeterli bilgisi olmayan insanların akademisyen yapılmasıyla, yardımcı doçentlerin jet hızıyla profesör olmasıyla dolduruldu. O günden bu güne değişen pek bir şey olduğunu söyleyemeyizde. Niteliksiz eğitimle yetişen akademisyenler ve bunun sonucu niteliksiz bir eğitim.

Üstelik tüm bu nitelikli akademisyen sıkıntısına rağmen 12 eylül benzeri bir uygulamada ufukta görünmüş durumda. Bu durum kendisini Bologna Süreci ile dayatmakta. YÖK'ün 2006 yılında yayınladığı Yükseköğretim Strateji raporundaki bilgilere göre; hedef akademisyen sayısını 10 ile 15 yılda iki katından fazlasına çıkarmak. Bununla beraber bu kadar hızlı bir artışın eldeki malzeme ile nasıl sağlanacağı konusu ise şurada ortaya çıkıyor. Ülkenin büyük üniversiteleri dışında ki üniversitelerde akademisyen olarak çalışmak isteyen doktora mezunları hem daha fazla maaş alacak, hem de daha hızlı bir şekilde 'kariyer basamakları'nı tırmanacak. Böylece niteliksiz olan akademisyen kadrosu dahada niteliksiz hale getirilecek.

Buradan üniversitede ki fiziki koşullara geçersek. Üniversitelerin bir çoğu yetersiz sınıflar, eksik teknik malzeme vb. sıkıntılarla boğuşuyor. Bazı üniversitelerde Fen bölümü öğrencileri laboratuvar yüzü görmeden mezun oluyor. Her sene okulların kontenjanları artırılırken ek bina gibi gerekli ihtiyaçlar karşılanamıyor ve nihayetinde üniversiteler tıklım tıkış koyun ahırlarına dönüyor. Üstelik yeni açılan üniversiteler bu saydığımız sıkıntıları en başından beri yaşayarak tabela üniversitesi olmaktan öteye gidemiyor. 

Üniversite kontenjanları ile ilgili bir başka sıkıntı ise yurt sorunu. AKP kontenjanları sürekli artırmakla birlikte ne yeni devlet yurtları yapmakta ne yurtların kapasitesini artırmakta ne de yurt şartlarını düzeltmektedir. Bu durumda yoksul halk çocukları cemaat yurtlarına ve dolayısıyla cemaatin karanlık ağlarına mahkum kalmaktadır. 

Üniversiteler öğrencilerinin sosyal gelişimine destek olmayıp, mevcut YÖK yönetmelikleri ile bizzat bu gelişimi engelliyorlar. Demokrasinin, bilimsel ve eleştirel düşüncenin beşiği olması gereken üniversiteler, AKP ve onun üniversitelerdeki eli YÖK ile bilimsel bilginin ve eleştirel düşüncenin olmadığı anti-demokratik açık hava hapishanelerine çevriliyor. Her türlü haklı söz bastırılıyor. Hatta üniversiteler artık Evrim teorisinin karşı çıkıldığı, Adnan Oktar gibi şarlatanların alkışlandığı mekanlara dönüştürülüyor. Bu açıdan bakılınca Bekir Bozdağ'ın açıklamaları çok manidar görünüyor.

Şimdi konuyu başta belirlediğimiz açıklamalar üzerine bükelim. Başbakan harçlar kalkacak diyor. Bu durumda yıllardır harçlara karşı çıkan bizler, AKP hakkında yanılıyor mu oluyoruz? Bizce yanıt hayır. Çünkü bizler yıllardır süren mücadelemize 'harçların kaldırılması mücadelesi' demiyoruz. Bizler mücadelemizi 'parasız eğitim mücadelesi' olarak adlandırıyoruz. Parasız eğitim dediğimiz olgu ise sadece harçların kaldırılmasıyla sağlanacak bir durum değildir. Parasız eğitim öğrencilerin her türlü zorunlu ve insani ihtiyacının devlet tarafından karşılanmasını amaç edinen bir mücadeledir. Sadece harçların kaldırılması bir şey ifade etmez. Çünkü eğer bir üniversiteli geldiği üniversitede ücretsiz ve nitelikli bir barınma hakkına sahip değilse, eğer sağlıklı ve ücretsiz beslenme hakkına sahip değilse, nitelikli ve parasız bir sağlık hizmetine ulaşamıyorsa hayatından sadece bir gider kalemi eksilmiş olacaktır.

Şunu da biliyoruz ki; Türkiye'nin imzacısı olduğu Bologna süreci metinleri böyle bir şeye karşı çıkmaktadır. YÖK'ünde sık sık vurguladığı gibi 'eğitim bir yatırım kalemidir. Ve bu nedenle yararlananlar ödemelidir'.İşte bu nedenlerle tek başına harçların kaldırılması anlamsızdır. Ayrıca harçların kaldırılması AKP'nin bir lutfu değil tam anlamıyla parasız eğitim için mücadele edenlerin bir kazanımıdır. AKP'yi yıldıran bizim mücadelemizdir.

Son olarak da Bekir Bozdağ ve Diyanetin fervasını bir arada alalım. Başbakanın ağzından bir çok kere duyduğumuz dindar nesil kelamı 4+4+4 ile İlköğretim, lise giderken, üniversiteye uğramaması şaşırtıcı olurdu. Her zaman toplumun en dinamik ve muhalif kesimi olan üniversiteler AKP'nin bir türlü zapt edemediği kaleler konumunda. 

Bu kaleleri zapt edebilmek için önce YÖK eliyle rektör, dekan atamaları yaptı. Daha sonra kendine yakın akademisyenlerle üniversiteleri doldurdu. Yetmedi sivil polis yönetmelikleri ile polisi kampüslerde meşrulaştırmaya çalıştı. Ama hiç bir hamlesi tutmadı. Son çare olarak üniversite öğrencilerinin gericileştirilmesi planlarını yürürlüğe koydu. Bu çıkışlar onun için anlamlı.

Camiler elbette sadece ibadethane formatıyla üniversitede karşı çıkılamayacak birşey.Ama yarın alevi öğrenciler cemevi talep ederse,meclisteki olaya mı dönecek iş. Ya da üniversitede bir erkek saçı uzun ve küpe takarak dolaşamazken, sevgililer el ele tutuşamazken, bir Kürt öğrenci kimliğini açıkça söyleyemezken ya da solcu bir öğrenci siyasi görüşünü özgürce ifade edemezken  bu durumu özgürlük olarak mı niteleyeceğiz? Tabi bu söylediğimiz durumlar camiyi sadece ibadethane olarak alırsak böyle. 

AKP sadece bu açıdan düşünmemektedir. Türban meselesinde olduğu gibi bu meselede de amaç üniversitelerin gericileştirilmesi ve denetim altına alınmasıdır. Camilerde bunun mevzileri olarak planlanmaktadır. İşte bu nedenlerle bu uygulamaya karşı çıkılmalıdır. Birde bu zatın üniversitelerin ülkenin her yerinde açılmasıyla kalitenin arttığı ve bilimsel bilgide rekabetin iyi olduğu açıklamaları var ki akıllara zarar. İlk açıklamayı yukarıda çürüttük. İkinci açıklamayı ise her şeyi satmayı kendine görev bilmiş bir partinin vekili bu muhteremin liberal kişi bozukluğuna veriyoruz. Bilimsel bilginin rekabet ile toplum yararına geliştiği duyulmamış, görülmemiş bir şeydir. Bilimde rekabet ancak büyük para babalarının şirketleri için işe yarardır. Bilimin toplum yararına gelişmesinin ve üretim yapmasının tek yolu dayanışmasıdır. Hem kendi içinde mesleksel ve alansal olarak hem de bilimi ürettikleri ile. 

Öte yandan muhterem Bekir Bozdağ 'Camiler, fakülteler kadar mühimdir' diyor. Bu değer yargısı bizde soru işareti oluşturuyor. Mevcut politikalarınıza bakarsak Bekir bey ihtiyacı olduğu halde üniversitelere fakülte binaları açmak konusunda ketumsunuz. Bizce fakülte işini pek mühim görmüyorsunuz. Bu camilerinden mühim olmadığı anlamına mı geliyor? Tabi olaya birde şiirsel olarak bakarsak iş biraz daha çözülüyor. RTE çok feryat ediyor 'bir şiir okudum hapse girdim' diye. Her üniversiteye cami, dindar nesil dedikçe bizim aklımızada hep o şiir geliyor; 

'Minareler süngü, kubbeler miğfer; 
camiler kışlamız, müminler asker.'

Sonuç olarak AKP'nin dur durak bilmez saldırılarına karşı üniversiteler teslim olmayacak. Bu ülkenin devrimci gençleri üniversitelerini minareler süngüsü, kubbeler miğferi; camiler kışlası, müminler askeri olanlara bırakmayacak. Bizler üniversitelerimize sahip çıkacağız. Umudun ve dayanışmanın işçileri bu günüde umuda vardırmayı dayanışmayla başaracak.

3 Ağustos 2012 Cuma

SURİYE NEREYE?

Suriye’de iç savaş katliam görüntüleri eşliğinde derinleşiyor. Emperyalist güçlerin temel bir strateji olarak geliştirmeye çalıştığı iç savaşın derinleşmesi bir yandan Esat rejiminin sonuna yaklaşıldığı yönündeki yorumları attırırken öte yandan da muhalefetin giderek daha fazla parçalanması da artık Esat’ın düşürülmesi için değil Esat sonrası geçiş döneminin kontrol edilmesi için askeri bir müdahale tartışmalarını da başlatmış görünüyor.

El-Kaide Keşfi Ne Anlama Geliyor
Son günlerde ABD’li yetkililerden Davutoğlu’na kadar El Kaide vurgusunu görmek mümkün. Suriye’de El Kaide’nin varlığını emperyalistler yeni keşfederken, Esat uzun süredir bu güçlerin Suriye’de savaştığını ifade ediyordu.

Bugünlerde El Kaide’nin gündeme getirilmesi asıl olarak bir türlü bir araya getirilmesi başarılamayan ve giderek daha parçalı hale gelen Suriye’deki güçler eliyle Esat sonrasındaki ‘güvenli geçişin’ mümkün olmadığından müdahale için yeni bir meşruluk kaynağı arayışı olarak görülebilir. Öte yandan son günlerde yine görüntülerini yayınlanan ‘muhaliflerin’ katliam ve infazları da böylesi bir arayışın bir parçası olarak gündeme getiriliyor.

Askeri Bir Müdahaleye Doğru
ABD merkezli emperyalist güçler Suriye’ye yönelik gizli müdahalelerini sürdürürken aynı zamanda bir açık müdahalenin şartlarının oluşması yönünde de çaba içerisinde oldu. Rusya ve Çin’in BM’deki vetoları nedeniyle gerçekleşmeyen askeri müdahale için bu kez yeni bir sayım süreci başlatılmış görünüyor. Ancak, bu kez müdahale yalnızca Esat’ın devrilmesi üzerine değil Suriye’deki kaosun durdurulmasına bükülmüş bir zemin üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılacak. Bugünlerde Suriye’deki tartışmaların odağında Esat’la birlikte karşıt güçlerin katliamlarının ve iç savaşın derinleşmesinin yarattığı olumsuzlukların gündeme getirilmesinin nedeni de bu. Annan’ın Suriye özel temsilciliği görevini bırakmış olması da artık barış umutlarının tükendiğine ilişkin bir son nokta olarak kullanılacaktır. Ancak yine de bu hazırlanan zeminin somutlanması noktasında hem Suriye’deki parçalı olan muhaliflerin hem de müdahaleye karşı çıkan Rusya ve Çin’in de ikna edildiği bir geçiş dönemini programında ortaklaştırılması gerekecek.

Suriye Harap Olduktan Sonra
Askeri bir müdahale olsun ya da olmasın bugün Suriye için emperyalist güçlerin istediği sonuç alınmış, Suriye şimdiden fiilen parçalanarak harap olmuştur. Oluşan bu kaotik dönem içerisindeki geçiş dönemi emperyalist güçlerin daha rahat hareket ederek yönetebilecekleri imkânları içerisinde taşımaktadır. Suriye’de Esat sonrası bir geçiş dönemi oluşturulsa dahi şimdiden etnik-mezhepsel temelde gerçekleşmiş olan parçalanmanın etkisiyle Irak’takine benzer bir iç çatışma süreci Suriye’nin yakın geleceğinin bir gerçeği olmaya devam edecektir.

Türkiye Kuru Sıkı Tabanca Misali
Suriye’ye yönelik politikası pek çok noktada iflas eden Türkiye, son olarak Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin özerlik ilanları ile birlikte şoka uğramış durumda. Daha önce savaş uçağının düşürülmesinin ardından ‘müdahale tehditleri’ savurup ardından uçağın nasıl düşürüldüğünü dahi doğru dürüst ortaya koyamadan köşesine çekilen AKP, benzer bir çıkışı Kürtlerin özerlik ilanı üzerine de yaptı. Ancak bu tehditlerinde de kısa süre içerisinde çark ederek, PKK-PYD ile bölgedeki Kürtleri ayrıştırarak bir yumuşama sinyali vermek zorunda kaldı. Bunda kuşkusuz Türkiye’nin her ne kadar ikide bir ‘kabadayılık gösterisi’ yapsa da ‘bölgesel aktif dış politika’ ve ‘yeni Osmanlıcılık’ üzerinden kendinden menkul bir fetihçi siyaset izlediği izlenimini verse de son kertede emperyalist güçlerin bölge politikalarına ve taktiklerinden ayrı bir politika geliştirecek gücü olmadığı ortada. ABD’nin son olarak Suriye sınırındaki tank gösterisine ilişkin uyarısı da bu anlamda kenar çizginin çizilmesi olarak görülebilir.

Davutoğlu’nun Erbil Görüşmeleri
AKP bölgedeki Kürtleri Barzani üzerinden kontrol etme stratejisinin Suriye’de yaşanan gelişmelerle pek de mümkün olmadığı görüldü. Davutoğlu’nun Erbil öncesinde tehditlere devam etmek yerine PYD’ye ilişkin karşıtlığı ifade ederken Kürtlerin bölgedeki etkinliğini zımmen kabul eden açıklamaları yandaş medyanın ‘Erbil’e ayar verecek’ propagandasının aksine AKP’nin gerçekliği mecburen kabul ederek ayarı kendisinin aldığının bir göstergesi. Kürtlerin yaşanan kaos içerisinde elde ettiği güç Suriye’nin geleceği nasıl olursa olsun artık kolayca vazgeçmeyecekleri, bir anayasal statü kazandırılarak güçlendirecekleri bir gerçeklik olarak görülmeli. AKP'nin bunu ne askeri bir müdahale yoluyla ne de Barzani üzerinden kısa vadede kontrol altına alması da mümkün görünmüyor. Ancak aynı zamanda özellikle cemaatin ve AKP çevresindeki kimi yazarların tartışmalarına bakıldığında hem içerde hem de dışarıda Kürtlerle barışık olan bir Türkiye’nin bölgesel bir güç olma yönünde daha güçlü olacağı yönündeki kimi yönelimleri de dikkate almak gerekir. Yüksek Kürt Konseyi’nin ve PYD liderinin açıklamalarına bakıldığında da kazanılan statüden vazgeçmeyen ancak bunu da hem Suriye’nin demokratik bütünlüğü içerisinde hem de Türkiye’ye karşıt bir konuma sürüklemeden sürdürmeye dönük bir politikanın izleneceği görülüyor.

(muhalefet.org)



EĞİTİM SEN 4+4+4'E KARŞI 15 EYLÜL'DE ANKARA'YA ÇAĞIRIYOR

Eğitim Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız, yeni eğitim-öğretim yılına 4+4+4 uygulamasının yarattığı kaosla girildiğine dikkat çekerek, 15 Eylül’de tüm öğrencileri, velileri, demokratik kitle örgütleri ve siyasi partileri Ankara’ya eyleme çağırdı.

Ünsal Yıldız, 4+4+4’ün yarattığı sorunları ele aldığı açıklamasında şunlara yer verdi;

4+4+4 Kademeli Eğitim ile Öğretmenler Norm Fazlası Durumuna Düşmüştür
Hiçbir altyapı çalışması ve gerekli hazırlıklar yapılmadan, tamamen iktidar partisinin dayatması ile yasalaşan 4+4+4 kademeli eğitim sistemi yüzünden, birçok okul branş öğretmeni olmadan 2012-2013 eğitim-öğretim yılına başlamak zorunda kalacaktır.

100 Bin Öğretmen Atanması Gerekirken, Sadece 40 Bin Öğretmen Atandı
Milli Eğitim Bakanlığı’nın tepeden inme bir şekilde yasalaşan 4+4+4 eğitim sisteminin acil olarak ihtiyaç duyduğu en az 100 bin öğretmen atanması gerekirken, sadece 40 bin öğretmenin atanacağını açıklaması dikkat çekicidir.

MEB, Tayin ve Atamalarda Yeni Mağduriyetler Yaratmıştır
Öğretmenlerin il içi yer değiştirme kılavuzunda, isteğe bağlı yer değiştirmesi yapılan öğretmenlerin, iller arasında yer değiştirmeye başvuruda bulunması engellenmiş, sadece il içinde ataması yapılamayanların iller arası yer değiştirme başvurusunda bulunabilecekleri belirtilerek başka bir mağduriyet yaratılmıştır.

Ders Saatlerinin Artması ile Öğretmen İhtiyacı Büyümüştür
Bazı alanlarda ders saatlerinin arttırılması nedeniyle bazı branşlardaki öğretmen ihtiyacı birden bire en az iki kat artmıştır. Örneğin 6, 7 ve 8. sınıflarda olan Matematik dersi 5 saate çıkarılmıştır. Bunun anlamı dörder şubesi olan bir okul için haftalık ders yükünün 48 saatten 80 saate çıkması demektir. Benzer bir durum Türkçe, Fen ve Teknoloji, Sosyal Bilgiler gibi dersler için de geçerlidir. 

4+4+4 ile Pek Çok Okul Rehber Öğretmensiz Kalmıştır
4+4+4 ile bağlantılı bir diğer önemli sorun okulların dönüştürülmesi nedeniyle çok sayıda okulun rehber öğretmensiz kalacak olmasıdır. Mevcut yönetmelikte okul rehberlik servisleri için, ilköğretim kurumlarında öğrenci sayısı 250 ve daha fazla olanların her birine 1, ortaöğretim kurumlarında öğrenci sayısı 150 ve daha fazla olanların her birine 1 öğretmen kadrosu verilmektedir. Öğrenci sayısı 500 ve 500’ün katlarına ulaştığı takdirde ise her defasında 1 rehber öğretmen kadrosu da açılmaktadır. Ancak 4+4+4 ile ilköğretim okulları ilkokul ve ortaokul olarak ayrılması nedeniyle öğrenci sayısı 250-499 olan okullardaki rehber öğretmenlerin tamamı, her iki okul türündeki öğrenci sayısının 250’nin altında kalması nedeniyle norm fazlası haline gelmiştir.

Türkiye’de en fazla öğretmen açığının rehber öğretmenlikte yaşandığı bir ortamda 4+4+4 düzenlemesi ile rehber öğretmenlerin norm fazlası haline gelmesi eğitim öğretim sürecinin sağlıklı işleyebilmesi açısından ciddi sıkıntılar yaratacaktır.

Eğitim Sen, Eğitimde Yaşanan Kaos Karşısında Sessiz ve Tepkisiz Kalmayacaktır
4+4+4 kademeli eğitim düzenlemesi milyonlarca öğrenci başta olmak üzere, tüm toplum kesimlerini yakından ilgilendirmektedir. Düzenlemenin yasalaşmış olması, elbette her şeyin bittiği anlamına gelmemektedir. Eğitim Sen, yıllar içinde eğitim sisteminde yaşanan ticarileştirme uygulamaları ve eğitimi dinselleştirme adımlarına karşı toplumun en geniş kesimleri ile birlikte yürütülecek birleşik bir mücadele hattının oluşturulması, herkese eşit, parasız, laik, bilimsel ve anadilinde eğitim hakkı mücadelesinin güçlenmesi ve toplumsallaşması için bir dizi eylem ve etkinlik kararı almıştır.

Eğitim Sen, 4+4+4’e Karşı Mücadeleye Çağırıyor
Ağustos ayı boyunca sürecek ve Eylül ayında yoğunlaşacak hazırlık çalışmalarını Türkiye çapında bütün illerde yürüteceğiz. Bu süreçte, eğitim yasasının mağdurları ile bir araya gelerek; “Okulumu geri istiyorum”, “5 yaşındaki çocuğumu okula göndermiyorum”, “Herkese eşit, parasız, laik, bilimsel ve anadilinde eğitim” gibi talepler çerçevesinde basın açıklamaları, imza kampanyaları vb etkinliklerle geniş bir kampanya yürütülecektir. Ayrıca 11 Eylül’de Türkiye’nin dört bir tarafından (Edirne, İzmir, Trabzon ve Diyarbakır) yürüyüş kolları oluşturarak taleplerimizi ve tepkimizi dillendirecek, yürüyüşler sonrasında 15 Eylül Cumartesi günü Ankara’da merkezi bir basın açıklaması gerçekleştireceğiz.



KPSS'DEKİ SIZINTIYA KARŞI İSYAN SÜRÜYOR

Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu (AYÖP) ve Facebook'ta örgütlenen "KPSS İptal Edilsin" Grubu 4 Ağustos'ta Ankara'da mitinge çağırıyor.

"Türkiye Öğretmenine Sahip Çık" başlığı altında hazırlanan mitinge;

-Güvenceli iş,
-Koşulsuz atama,
-Nitelikli eğitim,
-KPSS 2012 İptal Edilsin
başlıklı taleplerle gidiliyor.

"Türkiye Öğretmenine Sahip Çık" Kampanyasının Çağrısı Şöyle:

"Gölgeleri altında huzurla yaşayabileceğimiz insanlar yetiştirilmeli bu topraklarda, tıpkı ağaçlar gibi. Katıksız masumiyet, sadece para kazanma amacıyla alakasız kişiler tarafından biçimlendirilmemeli; ustasının elinden çıkmalı, kendi doğasına en uygun şekilde. Ve ustalar umutsuzluğa, haksızlığa terk edildiğinde gölgelerin karanlığı giderek artacaktır...

Aydınlık gölgeler için, ustalarımıza-öğretmenlerimize- sahip çıkalım! Hayat bir bütündür - eğitim, sanat, estetik, politika-, parçalanamaz ve ayrıştırılamaz; parçalanıp ayrıştırılmaya başlandığı anda, toplum da ayrıştırılmaya, parçalanmaya, yozlaşmaya, ezilmeye mahkum hale gelir! Bunun bilincinde olanlar, özellikle toplumu düzenleyen ve değiştiren, bu çaba içerisinde olan öğretmenlere ve sanatçılara saldırıyorlar, özgür düşüncenin, toplumsal gerçekçi sanatın gelişmesini engellemek, böylece halkı kölece koşullarda daha kolay yönetmek istiyorlar! Karanlığın perdesini yırtıp atacak, aydınlık yarınların kurulmasının kıvılcımını yakacak olanlar ise yine ve her şeye rağmen sanatçılar, aydınlar, öğretmenlerdir!

Karanlığa karşı bir ışık yakmak, haklı mücadelemizde sesimizi yükseltmek, sömürüye dur demek için siz ülkemizin aydın sanatçılarını meşru hak arayışımızda yanımızda, birlikte olmaya ve hep birlikte "Türkiye Öğretmenine Sahip Çık" demeye davet ediyoruz. Güvenceli iş, koşulsuz atama, nitelikli eğitim için 4 Ağustosta Ankara’ da ‘TÜRKİYE ÖĞRETMENİNE SAHİP ÇIK’ kampanyası mitinginde tüm sanatçılarımızın, öğretmenlerimizin ve halkımızın desteğini bekliyoruz.

Gelin hep birlikte, alanlarda olalım."



CHOMSKY: BATI'YI ENDİŞELENDİREN DEMOKRASİDİR

Boston’daki Massachusetts Institute of Technology, 12 Temmuz 2012 günü, Dr. Noam Chomsky ve Türkiyeli akademisyen ve entellektüellerin tanışma toplantısına ev sahipliği yaptı. Toplantının amacı hem Türkiye'nin sosyo-politik gündemiyle ilgili uluslararası düzeyde farkındalığı artırmak hem de bu amaca yönelik ortak çalışma alanları yaratmaktı. Aralarında, GIT Kuzey Amerika (Türkiye'de Araştırma ve Öğretim Özgürlüğü Uluslararası Çalışma Grubu - gitamerica.blogspot.com) üyesi akademisyenlerin de bulunduğu toplantının ardından Dr. Chomsky'ye Batı’nın Türkiye’ye bakışı, Ortadoğu’ya model olma olgusu ve siyasi tutuklular üzerine sorularımızı yönelttik.

- Bugün itibarıyla yüze yakın gazeteci, bine yakın öğrenci, on bin civarında siyasi tutuklu, yüze yakın sendikacı, elli avukat, birçok entellektüel, akademisyen, seçilmiş dokuz milletvekili içerdeyken ve ceza alan sanatçılar varken Türkiye, Batı tarafından Ortadoğu için model ülke olarak sunuluyor. Siz bu çelişkiyi nasıl açıklıyorsunuz?

Bu bir çelişki değil. Batı, diktatörleri her zaman desteklemiştir, hatta Erdoğan'dan daha kötülerini. Mesela Arap Baharı'nı ele alalım. Ordu diktatörlere karşı olana kadar Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Fransa diktatörlerle dosttular. Tunus'ta Fransa ile Bin Ali'yi destekledi, Mısır'da Mübarek'i desteklediler. ABD'nin ve İngiltere'nin en önde gelen müttefiki dünyadaki en aşırı İslamcı, köktenci devlet olan Suudi Arabistan. Batı diktatörlere karşı değildir, tutarlı olarak destekler onları. Batı'nın endişe duyduğu şey demokrasidir, bu bir tehlike arz eder. Dolayısıyla Batı, demokrasi tehlikesini azaltacak ve eski rejimi yeniden inşa edecek şekilde yaptıklarını düzenler. Arap ülkeleri ve Kuzey Afrika devletleri için geçerli olduğu biçimiyle eski rejimi yeniden, yeni isimlerle inşa eder. Dolayısıyla ABD, Mısır'da, mesela, Müslüman Kardeşler'den makul bir şekilde memnun olabilir, onların Şeriat çağrısı yapmalarını çok umursamaz. Onların ilgilendikleri şey neo-liberal politikalar uygulayıp uygulamadıklarıdır ki zaten bunu yapıyorlar. Müslüman Kardeşler ticaret odaklı bir parti, bu da ABD'nin global iktisadi kurallarıyla uyuşuyor. Dolayısıyla öyle ya da böyle kabul edilebilir durumdalar.

Aslında bu örüntüyü görmemek özel bir zekâ gerektiriyor çünkü defalarca tekrar etti. Rutin bir oyun planı var, favori diktatörü zorluklarla karşılaşınca son noktaya kadar desteklersin, eğer desteklemek imkânsız hale geliyorsa, mesela ordu karşı çıkıyorsa veya iş dünyası karşı çıkıyorsa bir yerlere gönderirsin, kurtulmaya çalışırsın sonra da demokrasiye düşkünlüğünü anlatan tutkulu açıklamalar yaparsın, entellektüellerin rolüdür bu, sonra da eski rejimi yeniden inşa edersin. Defalarca yapılmıştır ve bunun birçok sebebi var. Bir tanesini bilmek istiyorsanız Arap kamuoyu yoklamalarına bakabilirsiniz. Batı’nın önde gelen ajanslarının yaptığı birçok kamuoyu yoklaması var. Arap Baharı’ndan önce yapılmış ve Brookings Institute tarafından da yayınlanmış çalışmalar var. Bunlara bakınca Batı’nın neden bu bölgede demokrasiden ürktüğünü kolayca görebilirsiniz. Mesela Mısır’da nüfusun %90’ı ABD ve İsrail’i en büyük tehlike olarak görüyor. Hatta Amerikan politikalarına karşıtlık öyle yüksek ki nüfusun %70’i İran’ın nükleer silah sahibi olmasının bölgeyi daha güvenli kılacağını düşünüyor. Bu tabii ki ABD, İngiltere ve Fransa’nın görmek istemeyeceği bir uygulama. Eğer işler bir demokrasiniz varsa, kamuoyunun düşüncelerini bir şekilde yansıtacaktır. Dolayısıyla demokrasi bütün dünyada ciddi bir tehlikedir, Arap ülkelerinde de. Batı’nın uyguladığı politikalar eski rejimi mümkün olduğunca yeniden, yeni adlarla inşa etmektir. Bu emperyalizmin tarihi kadar eski bir gelenektir.

- Daha önceden çizdiğiniz tabloda AKP'nin bazi icraatlarını olumlayan bir tavır vardı (Amerikan dış politikasına karşı duruş sergilemesi veya İsrail karşıtlığı konularında). Bugün Türkiye’nin sosyo-politik durumuna baktığınız zaman bu algıda bir değişiklik oldu mu?

Benim de beğendiğim bazı uygulamalar oldu. Mesela 2003'te Türkiye'nin ABD buyruğunu kabul etmeyip Irak Savaşı'na taraf olmaması kayda değerdi. Tabii kamuoyu yoklamaları nüfüsun %95'inin savaşa karşı olduğunu gösteriyordu. Dolayısıyla hükümetin bu yönde karar vermesi çok şaşırtıcı değil ama en azından bunu yaptı. Türkiye bunu yapan ender ülkelerden biriydi. Bence bu iyi bir adımdı. İsrail söz konusu olunca da bazı adımların diğerlerinden daha iyi olduğunu düşünüyorum. Mesela Mavi Marmara konusunu bastıran ve ABD-İsrail ortak baskısına açıktan karşı çıkan bir ülke. Ama bu genel anlamda AKP ile ilgili bir algı değil. Benim de beğendiğim bazı şeyler yaptılar ama beğenmediklerimi de yaptılar.

- Bugüne baktığınız zaman bazı konularda bu algınız değiştiyse buna neyin neden olduğunu düşünüyorsunuz?

Biraz daha geri gideyim, mesela 1990'lar tam bir korku hikâyesiydi. 2000'lerden başlamak üzere bir ilerleme vardı. Yani baskılarda bir azalma, Kürt dışavurumunda daha fazla fırsatlar vardı. İlk defa Diyarbakır'a gittiğim zamanı hatırlıyorum. Güvenlik güçlerinin takibinde ismini vermeyeceğim birkaç Türk entellektüel ve Human Rights Watch'un Türkiye temsilcisiyle birlikteydik. Eğer Kürt bayrağının renklerini çağrıştıran giysiler giyen çocuklar görürlerse bizi başka bir yöne çeviriyorlardı, TV'deki görüntülerden dolayı bu ailelere güvenlik güçlerinden bir tehlike gelmesin diye. Köylerinden çıkarılan ve mağaralarda yaşayan insanlarla karşılaştım. Daha sonra İstanbul'un korkunç varoşlarında çok kötü koşullarda yaşayan Kürt göçmenlerle karşılaştım. O zamanlar durum böyleydi. Son 10 yılda biraz hafifledi, iyileşti ama son birkaç yılda yine tersine dönmeye başladı. Tekrar sert baskılara geri dönülüyor ve Kürt meselesinin barışçıl ve insani çözümün olanağının dibi oyuluyor. Bunu çözmenin yolu baskıyı artırmak, şiddet döngüsünü tırmandırmak değildir.

- İktidarı döneminde Başbakan Erdoğan'ın birçok tartışmalı uygulaması oldu. Beğenmediği için bir heykeli kaldırttı, kadınlara en az 3 çocuk sahibi olmaları gerektiğini söyledi, açıkça ateistleri hedef aldı, kadın ve erkeğin eşit olmadığını söyledi, seçim dönemlerinde milletvekilleri listelerini kendi hazırladı, kendine yakın isimleri kilit noktalara yerleştirdi, birçok gazeteci kendisini ve hükümeti eleştirdiği için işinden oldu. Böylesi bir rejime, hâlâ, demokratik diyebilir miyiz?

Obama rejimine demokratik diyebilir misiniz? Daha önce bahsettiğim, terörist listesine sokulmuş bir gruba şiddet karşıtı tavisyelerde bulunmayı terörizme destek olarak deklare eden uygulamaları başlatıyorsa... Obama yönetimi terörist bir gruba üye olmakla suçlanan insanları suç kesinleşmeksizin kalıcı göz altına alma yetkisini hükümete veren bir kanunu destekledi. Aslında bu biraz ses getirdi ama yalnızca buna maruz kalan Amerikan vatandaşları da olduğu için. Bununla ilgili bir mahkeme vardı ve ben de taraflardan biriydim. Mahkemelerde bunun çok ileri gittiği ve Amerikan vatandaşlarına yapılamayacağı söyleniyordu. Ama bunu başkalarına yapabilirler, size yapabilirler. Bu demokrasi midir? Demokrasi karışık bir hikâyedir. Mesela seçimleri ele alalım. ABD'de teknik olarak özgür seçimler var ama Başkanlık veya Kongre sonuçlarını seçim yardımlarına bakarak kolayca tahmin edebilirsiniz. Siyasi uygulamaları, bağışların nerelerde yoğunlaştığına bakarak pekala tahmin edebilirsiniz. Bununla ilgili iyi araştırmalar var. Yüksek oranlarda tahmin ediliyor. Bu demokratik mi, hayır. Ve Kamuoyu bunun farkında. Hükümete karşı tutumlara bakarsanız, Kongre'ye karşı halkın tutumu tarihteki en düşük seviyesinde. Kongre'ye destek abartmasız tek haneli oranda, Başkan'a destek de ondan yüksek değil. Bankalara karşıtlık son derece büyük. Şirketlere karşıtlık son derece yüksek. Kamu politikasıyla kamuoyu arasında büyük bir ayrılık var. Ama bütün bunlara rağmen hâlâ birçok yönden dünyanın en özgür ülkesi. Dolayısıyla açıkladıklarınız Türkiye demokrasisine bir saldırı, bu yüzyılın başlarında gerçekleşiyormuş gibi görünenlerin tersi bir durum. Bir iyileşme vardı, şimdi bir gerileme var, otokratik veya saydıklarınız gibi baskıcı uygulamalara kaydı. Fakat bunlar, ister Türkiye'de, ister burada, isterse başka bir yerde olsun, mücadele edilmesi gerekenler.

- Bir sorum daha olacak. Şu anda Türkiye'de cezaevinde olan siyasi tutuklular için bir mesajınız var mı?

Öncelikle cesaretlerine, doğruluklarına ve baskıya karşı çıkmalarına hayranlık duyuyoruz. Yapmamız gereken, onları hapse zorlayan bu gayrimeşru uygulamaların üstesinden gelmek. Bu da uluslararası bir dayanışmayı, olanları anlamayı ve bilgi sahibi olmayı gerektiriyor. Mesela İsmail Beşikçi olayı uluslararası bir skandaldır ve onca yıldır da devam ediyor. Kürtlerin haklarını savunmak için tarihsel çalışmalar yapmış ve bu sebeple ömrünün büyük bir bölümünü hapiste geçirmiş bir adam var karşınızda. Bu büyük bir skandaldır, hatta duble skandaldır çünkü kimse kendisini bilmiyor bile. Eğer bir Google taraması yaparsanız göreceksiniz ki Amerikan basını bir, iki kelime dışında neredeyse hiçbir şey yazmamıştır. Beşikçi Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilecek kişidir.


Eylem Delikanlı (BirGün)



İLK VİCDANİ RETÇİ GÖNÜL, TÜRKÜLERLE UĞURLANDI

30 temmuz gecesi geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yuman, ilk vicdani retçi olarak hafızalara kazınan Tayfun Gönül, son yolculuğuna uğurlandı. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda dün Gönül için bir cenaze töreni düzenlendi. Gönül için mezarlığın girişinde toplanan yüzü aşkın seveni, Gönül’ü; "Koyverdin Gittin Beni” adlı türkü eşliğinde ebediyete uğurladı. Törende Gönül’ü yalnız bırakmayanlar arasında; sanatçı İlkay Akkaya, gazeteci-yazar Oral Çalışlar ve şair Orhan Alkaya da vardı. Türk Tabipleri Birliği de cenazeye çelenk göndererek taziyelerini sundu.Törenin ardından Gönül’ün naaşı defnedilmek üzere Kilyos Mezarlığı’na getirildi ve burada toprağa verildi. 54 yaşında aramızdan ayrılan Tayfun Gönül, Sokak Dergisi’nde Vedat Zincir İle birlikte 1989 yılında vicdani reddini açıklamıştı. Gönül, Türkiye'de ilk vicdani reddi gerçekleştiren kişiydi. 


(BirGün)



2 Ağustos 2012 Perşembe

NAGEHAN'IN KÜBA GÜNLÜKLERİ... - BARIŞ İNCE

(Not: İtalikler Nagehan Alçı’nın Küba seyahati yazısından alınmıştır)

Üç haftadır Rasim'le beraber dünyanın Türkiye'den epey uzak köşelerinde dolaşıyoruz. …Daha önce Che ve Castro ile ilgili söylediklerimin ne kadar doğru olduğunu hatta az bile söylediğimi anlıyorum. Bunun sebeplerini dışarıdan anlatmak yerine seyahat boyunca tuttuğum günlükten parçalar yayınlayacağım.

Sevgili günlük. Öncelikle bana bu kalbin kadar beyaz sayfayı ayırdığın için teşekkür ederim. Tabii benim de seni eleştirdiğim noktalar var. Ama bunlara sonra değineceğim. Öncelikle Havana’da bedava yemek, bedava barınma rezaletini görünce Katil Che’yi seven garip insanların şehrinden hızla uzaklaşıp, kendimizi Küba’da bir tatil kasabasına atmaya çalıştık. Başkent’ten hızla uzaklaşırken Rasim, “Bu nasıl bir şey yeeeaaaaaw” gibi sesler çıkardı. Ama bir şekilde Cayo Santa Maria’ya kadar geldik.

Kafa dinlemek beklentisiyle geldiğimiz yerde dev bir tatil köyü bulduk. Arjantinliler ve Kanadalıların akın ettiği, animasyonlu, gürültülü bir yer!

Buna çok şaşırdım. Tatil yöresinde bir tatil köyü beklemiyordum. Mesela bir uzay istasyonu ya da bir nükleer santral köyü düşünülebilmeliydi. Arjantinli ve Kanadalıları görünce de iyice şaşırdım. Amerika kıtasında bu insanların ne işi vardı anlamadım. Animasyon dediklerinin bir çeşit Zerdüşt ayini olması şüphesi içimi ürpertti. Bu konuyu “özel yetkili” dostlarıma ilettim. Tabii benim de onları eleştirdiğim noktalar var.

Deniz desen, rüzgardan gözünü açamadığın boş bir kıyı... Bir de üzerine eşi benzerine Türkiye'de rastlanmayan muson yağmuru başlamasın mı!

Rasim’in yeni uzamış saçlarının bozulmasına mı yanayım en ufak bir sel felaketine rastlanmamasına mı? Bu sıradanlık, liberal heyecanlarla coşan, eşitsizlik dalgalarında sörf yapmaya alışmış yüreğimi limon gibi sıktı. Hemen TOKİ’den sorumlu Bakan Bayraktar’ı özel telefonundan arayarak buradaki heyecansızlıktan bahsettim, gereğini yapacaklarını söyledi.

Burada her şey hayatı zorlaştırmak üzerine kurulu. Devlet işletmesi denen akıl dışı modelin saçmalığını bir kez daha anladım. Telefon mu edeceksin? Parasını ödeyerek odadan etmek olmaz! Sıraya girip kulübeden edeceksin!

Ben para vermeyi severim ama sıra nedir hiç bilmem. Lise sınıfından beri sıra görmedim. Çok zorda kalsam paramla sıranın önüne geçecek adam tutarım. Buyum ben, demokrasi bu. Geçen gün bir arkadaşım, fakirlerin hayatını incelemek üzere Avcılar metrobüs durağına gitmiş. Orada sıra diye bir şey görmüş, çok şaşırmış. Yanlış anlaşılmasın ben fakir düşmanı bir insan değilim. Hem benim fakir arkadaşlarım da var. Rasimciğimle evde fakir beslemeyi bile düşünüyoruz ancak sıkça seyahate çıktığımız için, fakiri kime bırakacağımızı bilemiyoruz.

Castro'nun Karayipler usulü komünizmi mahvetmiş Küba'yı. Bu öyle bir sistem ki ayakta durmak için kapitalizmin en vahşisine, en zalimine izin vermiş. Bütün oteller devlete ait. Çalışanlar devlet memuru. Aldıkları maaş yaklaşık aylık 20 dolar.

Erdoğan’ın ileri demokrasisi öyle mi? Yumuşak, pembeleşmiş, kulak memesi kıvamına gelmiş bir kapitalizm. Bütün her şey biz zenginlere ait. Çalışanlar da çok sadık. Aldıkları maaş 693 lira. Bunun 600’ü kira, 90’ı yol parası… Kaldı mı 3 lira? Çevir şimdi dolara? Tabii benim de bu konuda eleştirdiğim noktalar var. Ama Küba’da kira derdi yokmuş, yemek derdi yokmuş, elektrik-su parası yokmuş ıyyyy tam bir vahşet… Kan emici bir düzen… Rasim de öyle düşünüyor. Faşistlerin astığı Deniz Gezmiş’in faşist olduğunu tespit etmeyi başaran Rasimcik, Küba’daki bu zalim kapitalizmi de çabucak fark edebiliyor. Elbette benim Rasim’i eleştirdiğim noktalar da var ama o konuya burada girmeyelim.

Bazı devlet seçkinleri ve yakınları 'daha eşit'. O ufacık komünist politbüro elitinin keyfi yerinde. Bu manzara karşısında insanın isyan etmemesi imkansız.

Mesela ben, Erdoğan’ın oğlunun gemiciğini daha geçenlerde ziyaret eden birisi olarak bu eşitsizliği anlayamadım. Komünist Politbüro ufacık… Halbuki gemicik öyle mi? Bu ‘cık’ ve ‘cuk’ eklerine olan takıntım da Nazlı’dan kaldı. O da BirGüncükten sonra böyle olmuştu.

Neyse Küba’ya dönelim… Türkiye’de görmediğim bu eşitsizlik beni isyanın eşiğine getirdi. İsyanımı tatil köyündeki çalışanların suratına Ak Parti amblemli yelpazemle vurarak ortaya çıkarmayı tercih ettim. Rasim’e kalsa Küba dağlarının burçlarına şanlı partimizin bayrağını dikecekti. Onun o demokrasi aşığı ruhunu törpüledim. Çünkü dağlarda hâlâ daha katil Che’nin dolaştığına dair gaipten sesler duyuyorum. Ölmemiş olabileceği, hakkında söylediğim objektif değerlendirmeleri duymuş olabileceği beni ürkütüyor. Ülkesini işgalden kurtarırken adam öldürecek kadar vahşileşen bir halk ordusu komutanı, rüyalarıma giriyor. Bir türlü kurtulamıyorum bu karabasandan… Ay adam tam bir katil ayol. Savaşmış utanmadan… Böyle yedi başlı bir canavar neyse ki Sam amcanın kucağında mutlu mesut yaşayan bizlerin ülkesinde yok.

Turistlerin bıraktığı en basit bahşiş bile Kübalılar için çok büyük para. Bu da tabii o paraya ulaşmak için her türlü yolun kapısını açıyor... 5 dolar bahşiş alabilmek için her şeyi yapabilecek bir insan malzemesi oluşturmuş buradaki 'komünist kapitalizm'!

Her şeyi yapabiliyorlar gerçekten… Ben denedim. Nazlı’ya da telefonda aktardım. Bakın, misal sayın Bakan Şahin buraya gelse çok rahat eder. Takla mı istedin? Ver beş doları taklanın kralını gör. Bizimkilerin beleş taklası o kadar iyi değil. Bence Bakan’ın sorunu halka takla attırmasında değil, takladan sonra para vermemesinde. Ben parası neyse veririm.

Küba’daki sisteme ben “komünist kapitalizm” diyorum. Ben uydurdum bunu, şimdi uydurdum bak, şu anda… Çok orijinal değil mi? Türkiye’ye de uyarlayayım ben bunu… “Şeriatçı çağdaşlık” gibi mesela… Ay ne hoş oldu, içim bir tuhaf oldu… Bunu duyunca AK Parti etüt merkezlerindeki badem bıyıklı talebelerimin bıyıkları gürleşecek. Tabii benim de eleştirdiğim noktaları var.

Küba’daki bu manzara karşısında insan çok utanıyor...

Yer yarılıyor da içine giriyor insan ayol… Gelişmiş ülkelerde işsizlik rekor kırarken Küba’da bu oranın yüzde ikilerde olmasından mesela çok utanıyor insan. Türkiye'de 600 kişiye bir doktor düşerken, Küba'da bu sayının 150 olmasından hicap duyuyor. Küba’da okuma yazma bilmeyen hiç kimsenin olmamasından, herkesin doğal ihtiyaçlarının devlet tarafından karşılanmasından, ortalama yaşam süresinin yaklaşık 76 yıl olmasından… Utanıyoruz Tayyip reis!

Umutlanacak hiçbir şey yok bu ülkede! Tek umut kaynağı sistemin yıkılması olabilir...

Tek umudum sistemin yıkılmasında. Her şeyin yeniden paralı olmasında, Ülkenin ABD’nin bir sömürgesi hatta taşeronu haline gelmesinde. Etnik çatışmalar belirmesinde, devletin halkını bombalamasında… Tek umudum bu gerçekten. İçimdeki fırtınaları dindiremediğimden Tayyip Bey’i aradım. ‘Küba baharı’nın başlaması için Rasim’in kendini yakmasını bile önerdim. Sonra ivedilikle CIA desteğiyle Özgür Küba Ordusu’nun kurulup Katil Che’nin adamlarının hemen hizaya getirilmesini istedim. Havana’ya cemaat okullarının açılmasını ve genç Kübalılara “Çile bülbülüm” şarkısını öğretecek o büyük hizmetin artık başlamasını talep ettim.

Tabii benim de ‘hizmet’i eleştirdiğim noktalar var. Mesela yabancı veletlere “Çile bülbülüm” şarkısı yerine Tarkan’dan “Gel gel gel güzelim, Gel hiç acımayacak” şarkısının öğretilmesinin büyük Türkiye vizyonumuza daha uygun düşeceğini düşünüyorum.

Öyleyse şarkının gerisi benden, şanlı hükümetimize gelsin:

“Yalvarmak mı gerekiyor? 
Diz çökmek mi gerekiyor? 
Sen iste ben bekliyorum 
Listeme de ekliyorum…”


(BirGün)