26 Ağustos 2012 Pazar

FUTBOLUN SPARTAKÜS'Ü METİN KURT'UN ARDINDAN...

Metin Kurt Yalnız Değil Ki! - Ali ŞİMŞEK

Kesmeşeker grubunu çok severim açıkçası. Son albümlerinin kapağında Metin Kurt’u görünce sevindiğimi ve şaşırdığımı söyleyebilirim; çünkü Metin Kurt’u daha çok severim. ”Kadıköy Sound” olarak nitelendirebileceğimiz anlayışın kurucularından Kesmeşeker özellikle Kadıköy’de tutkulu bir dinleyici kitlesine sahip. Peki nedir bu Kadıköy Sound? 22 yıllık bir Kadıköylü olarak şunu söyleyebilirim: 1990 sonrası genç kuşağın ve üniversitelilerin rock-heavy metal, alt-karşı kültür, Beat ve anarşizm çerçevesinde harmanladıkları, aynı zamanda Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok gibi kent ozanlarının şiirsel duyarlılıklarıyla somutlanan, kırılgan, alaycı, içe çekilen ve yer yer kaybeden söyleminin estetik yönünden beslenen bir ses. Bunun Moda-Bağdat Caddesi-Bostancı hattı ve Kadıköy’ün oturmuş bir orta sınıf yüzeyi ve özgürlükçülüğünde kuluçkasını tamamlayan bir ses olduğunu da ekleyelim tam olsun.


Sadece Retro Olmasın
O dönemin özellikle Kadıköy’de görünürleşmeye başlamış sol-sosyalist öğrenci atmosferi düşünüldüğünde Kadıköy Sound oluşumları iyi niyetli, hijyen ve politikaya uzak olmasa da çekingen görünürlerdi. Bugün bu “sound” köpürdüğü Akmar Pasajı ve beyaz kazlı Çarşı’dan, ucuz çay ocakları ve “leş” barlardan hayli uzakta, 90’ların ikinci yarısından sonra “mutenaşlaşmış” Kadife Sokak’ta yaşıyor artık. İşte bunu düşününce sosyalist futbolcu Metin Kurt’un albüm kapağında olması sevindirdi beni, ama günümüzün kültleştirme, retro ve efemera kültürü düşünüldüğünde hafiften tedirgin olmadım değil... Çünkü bu stratejilerin de önemli merkezlerinden biri Kadıköy sayılır... Tabii aynı dönemin tutunamayan ve kaybeden retoriği düşünüldüğünde Metin’e adanan şarkının yalnızlık başlığını taşıması da rahatsız etti beni. Onun yıllara yayılmış zor ve örgütlü spor mücadelesi düşünüldüğünde, Metin Kurt’u bir tutunamayan ve yalnız imgelemek çok da gerçekçi değil; Kadıköy Sound Metin Kurt’u yalnızlık ve kaybeden imgesiyle sevebiliyor sanki. Her neyse bütün bu endişelere rağmen ‘Kesmeşeker’in ona ilgi göstermesi gayet güzel bir şey. Her neyse 18 Şubat’ta ‘Kesmeşeker’ solisti Cenk Taner’in ‘İkametgâh Kadıköy’ etkinlikleri çerçevesinde Karga’da konseri olduğunu öğrenince, uzun zamandır görmediğim Metin Kurt’u arayıp beraber gitmeyi teklif ettim. Benim için gerçekten önemli bir şeydi, hakkında şarkısı yapılmış bir insanla beraber çok sevdiğim bir müzisyeni dinleyecektim. Konser vakti gelince salona çıktık, Metin Abi’ye bir sandalye ayarlayıp başladık güzel şarkıları dinlemeye. Yaş ortalaması hayli genç bir kitle düşünüldüğünde Metin Abi’nin bir anıt gibi salonda bulunması gerçekten etkileyiciydi... Ama yine de insanlar onun kim olduğunu merak ediyorlardı, fısıltılardan anlayabiliyordum bunu. Fakat zaman ilerledikçe Metin Kurt’un yüzündeki sıkıntı titreşimlerini fark etmeye başladım. Çünkü salona takdim edilmemişti, ve hakkında yazılmış şarkı da yoktu repertuarda. Çok mütevazı biri olmasına rağmen yine de bir takdimi hakkederdi diye düşünüyorum; ve hakkında yazılmış güzel şarkıyı gençlerle birlikte dinlemek isterdi. Hatta mücadele ettiği sosyalist spor mücadelesiyle ilgili 1-2 cümle bile ederdi. O zaman bir albüm kapağı şık bir grafik efemerası olmaktan da çıkardı. Neyse zaman ilerledikçe Metin Abi’nin sinirlendiğini anladım (ki mütevazılığı kadar sinirliliğiyle de ünlüdür kendisi) ve alelacele dışarı çıkarttım. Evet Kadıköy Sound yine şaşırtmadı beni yani... O gece konserde çalınmasa da şarkıyı buraya alalım ve Metin Kurt’a hediye edelim... Yalnız değilsin abi!


BirGün


*****     *****     *****     *****     *****     *****


Futbolun Emekçileri Birleşin Artık... - Bağış ERTEN

"Memleketin yeni ideolojisi ‘İnşaat Ya Resulallah’ın simge binalarından biri olan Ataşehir Mimar Sinan Camii girişindeyiz. Futbolda başka dünyaların referansı Metin Kurt’un cenazesi buradan kalkacak. Güzelim oyunu yeniden arsalara taşımaya çalışan birisi için belki de yanlış adres. Koca koca sitelerin arsaları yok ettiği bir yerde kötü bir Mimar Sinan taklidi bu cami, ama avlu geniş. Entelektüel teknik adamlar sınıfının en önde gelen isimlerinden Ümit Metin Yıldız, Uğur Vardan ve ben bekleşiyoruz. Törenin başlamasına daha bir buçuk saat var ama meydan dolmaya başlamış. Galatasaray formalılar, en çok da Tek Yumrukçular çoğunlukta. Tabii bir de Metin Kurt’un yoldaşları, en başta da TKP’liler.

Gözümüze takılan ilk şey çelenkler. Diyarbakır Büyükşehir Belediyespor’dan da taziye var, Fatih Terim’den de, Fenerbahçelilerden de, ÖDP’den de, Mustafa Sarıgül’den de. Forma sayısı çeşitlendikçe kalabalık da çoğalıyor. Fenerlisi, Beşiktaşlısı, Demirsporlusu, genci, yaşlısı, kadını, erkeği... Metin Kurt’u saygı duyan, yoldaş bilen herkes orada.

Sendikadan arkadaşları tam tekmil. Siyasi simalar da eksik değil. Eski takım arkadaşları yalnız bırakmamış Çizgi Metin’i. Gökmen Özdenak, Büyük Mehmet, Öner ve diğerleri... Metin Türel’i görüyoruz sonra. Rıdvan Dilmen’i, Önder Özen’i... Eski takım arkadaşı Fatih Terim yok, ama duyduğumuza göre gelmek istemiş ama antrenman saatiyle çakışmış. Keşke tüm takımı alıp getirebilseydi. Ne güzel, fiziksel değil ama ruhsal antrenman olurdu takıma. Galatasaray’dan Adnan Öztürk ve Lutfi Arıboğan var. Geç kalmış bir vefa örneği.

Derdini Anlatamadan Gitti
Sessizce bekliyor kalabalık. Cenaze namazı usulca kılınıyor ve omuzlarda gidiyor Metin Kurt. Alkışlarla, sloganlarla... Omuzlarda yaşaması gerekirken omuzlarda yolcu ediliyor. Yaşarken bir türlü bir araya getiremediği bir kalabalık var cenazesinde. Kurduğu sendikada yanında durmayanlar, şimdi ona son duasını ediyor.

Öldü Metin Kurt. Atılan bir gol daha futbol emekçilerinin kalesinden içeri süzüldü yavaşça. O yok artık. Sendika zaten yoktu, dayanışma hiç yok. Yaşarken derdini anlatamadan gitti Çizgi Metin. Belki ölünce anlar birileri.

Milletvekili Hakan Şükür, Milli Takım kaptanı Emre Belözoğlu, büyük yıldız Arda Turan, simge kaleci Volkan Demirel, Beşiktaş’ın kaptanı jön İbrahim Toraman, Trabzon’un gururu Tolga Şahin... Alt lig paryaları, gencecik modern köleler, yeşil sahaların gladyatörleri, yani futbolun görünen/görünmeyen tüm emekçileri... Bu adam sizin adama sayılmanız, saygı görmeniz, haklarınızı almanız için öldü biliyor musunuz? Yavaş yavaş, için için, ama hiç inancını kaybetmeden. Şimdi o inanç söndü. Var mı aranızda o ateşi yakmaya cesaret edecek bir babayiğit? Delikanlılık, adam olmak, bilmem ne duruşu, camia tavrı, adabı, edebi... Bu laflar, çok seviyorsunuz ama havada kalıyor beyler. Altını doldurmak için Metin Kurt size zemin açtı. Asıl oradan yürüyün, o zaman görürüz boyunuzu, posunuzu, havanızı, delikanlılığınızı... Merak etmeyin, siz yola çıkın, arkanızdan on binler gelecektir. İşte o zaman toprağı bol olur Metin Kurt’un. O zaman huzur içinde uyur!


Radikal


*****     *****     *****     *****     *****     *****


Bu Sefer Yapayalnızız Ceza Sahasında - Eray ÖZER

Bir+Bir dergisinin onunla 16 Şubat’ta yaptığı röportajı okudum şimdi. Onunla ve ‘Metin Kurt yalnızlığı’ adında bir şarkısı olan Kesmeşeker grubundan Cenk’le. Nasıl güzel konuşmuşlar, nasıl güzel anlatmış Metin abi.

Benim için abi oluşu çok yıllar öncesine ait bir telefon konuşmasından geliyor. Gazetedeyken şimdi hatırlamadığım bir haber için aramıştım. O anda Metin abi olmuştu zaten.

Hani bazı insanlar vardır, bir şeye inandıklarında o şeye dönüşürler. Zordur bu. Meşakkatlidir. Sadece içine girmen yetmez, üstüne giymen gerekir inandığın şeyi. Vicdan ister, cesaret ister, güzel ahlak ister.
Metin abi de öyleydi sanırım. Solcu değildi, soldu. Hayatta olup bitenleri ideolojisine göre yorumlamak gibi bir kaygısı olamazdı Metin abinin.

Hani solcusunuzdur, sosyalistsinizdir de, ne bileyim hayatın bir küçük noktasında çok renkli, çok zevkli, çok güzel bir şey sizi bir anlık da olsa inandığınız çerçevenin dışına çıkmaya zorlar. Küçük bir kaçamak gibi...
Metin abi için böyle bir şeyin olma ihtimali pek yoktu. Çünkü belli ki çok genç yaşlarda hayatı algılamasını sağlayan merceği, inandığı şeye göre yeniden tasarlamıştı. O mercekten herhangi bir bilgi kırıntısının inandığı şeyle çelişerek geçmesi mümkün değildi.

Metin abi hayatı inandıkları paralelinde algılamaya çalışmıyordu. Zaten başka türlü algılaması mümkün değildi. Belli ki hayatının bir döneminde başka türlüsünü unutmuştu, kendisine unutturmuştu.
Bedeli ne olursa olsun.

Bazen parasızlık. Ama en çok da yalnızlık.

Bir+Bir röportajının bir yerinde Kesmeşeker’den Cenk’i anlatırken kendi yalnızlığını nasıl algıladığını da sezdiriyor aslında: “Cenk gibi arkadaşları gördüğüm zaman, heyecanlanıyorum, samimi söylüyorum, “vay” diyorum, “yalnız değilmişiz, yalnızlıkta yalnız değilmişiz hiç olmazsa.” En azından, yanlış değilmişiz, yanlış olmadığımız için yalnız değiliz. ”

Metin Kurt bu ülkede futbol düzeninin kendisine topyekün karşı çıkan ilk futbolcuydu. Zaman içerisinde bu öylesine bir karşı çıkışa dönüştü ki, geldiği noktada artık futbolun, yani oyunun kendisi de bu karşı çıkıştan nasibini alır olmuştu.

Metin abi futbola inanmıyordu. Galatasaray’daki, Milli Takım’daki parlak kariyeri boyunca doping yaptıklarını, şikenin her zaman söz konusu olduğunu, kurumları ve aktörleriyle sistemin bir parçası olan futbolun sistemden bağımsız olarak düşünülemeyeceğini söylüyordu.

Onun için futbol ancak bir arsada oynandığında oyun olabilirdi. Futbol arsanın dışında ‘endüstrileşmiyordu’, bunun ötesinde sistemin kendisine dönüşüyordu.

Devrimci Spor Emekçileri Sendikası’nı sistemin, yani futbolun gadrine uğrayanların hakkını aramak için kurmuştu. Malzemecisinden, masörüne...

64 yaşında kaybettik Metin abiyi.

Bütün iyi şeyler gibi Metin abi de çok uzun kalmadı aramızda.

İyi şeyler genelde az olur, biliyoruz ama, Metin abi tekti.

Kesmeşeker’in şarkısında söylediği gibi bir ömür boyu ceza sahasında yalnızdı.

O varken, bizim de ‘yalnızlıkta yalnız değiliz hiç olmazsa’ deme şansımız vardı.

Şimdi sahiden yalnızız ceza sahasında...


BirGün


*****     *****     *****     *****     *****     *****


Metin Kurt’a Son Veda: Böyledir Bizim Sevdamız

Metin Kurt bugün öğle saatlerinde kalp yetmezliği nedeniyle vefat etti. Haberi aldığımız anda inanamadık, o şoku atlatabilmiş değiliz. Dört gün önce gırtlak kanseri teshisi konmuş, fakat kanserin boyutunun küçük olduğu söylenmiş. Biyopsi icin özel hastaneyi kabul etmemiş. Samatya SSK hastanesindeki operasyon sırasında kalp yetmezliği başgöstermiş. Kırk dakika mücadele etmişler, geri getirememişler…

Futbolculuğundan, ‘70’lerden, Galatasaray’ın üç sezon üst üste şampiyonluğundan bilenler unutamıyor. Daha o zamanlardan öne çıkan mücadeleci tavrıyla, futbol âlemine zaten kendisi uzak durmuştu. Daha o yıllardan, sporda sendikalaşma girişimlerinin başını çekmiş, endüstriyel futbola mesafesi giderek artmıştı. Bugünkü kokuşmuş futbol düzeninin tam mânâsıyla anti-teziydi. Kesmeşeker 2011 albümü “Doğdum Ben Memlekette”nin kapağına onun yakışıklı bir fotoğrafını kondurmuş, bir de “Metin Kurt Yalnızlığı” diye bir şarkı patlatmıştı. Bu vesileyle Kesmeşeker’in lokomotifi Cenk Taner’le beraber Metin Kurt’la Bir+Bir için uzun bir oturum, şarkılı bir söyleşi yapmıştık, kendisine sevgimiz orada katlanmıştı. Bir dostu, bir yoldaşı, bir sembolü çok erken yitirdik. Cenazesi yarın ikindi namazıyla Tayyip Erdoğan’ın yaptırdığı Ataşehir Mimar Sinan Camii’nden kalkacak. Son bir söz için iyi bir mekân…

“Metin Kurt gibi yalnızız ceza sahasında” diyor Kesmeşeker, şarkıda. Bugün ve artık biraz daha öyleyiz. Bir+Bir’deki söyleşiyi yeniden okuyarak, ayakta alkışlarla, Muhteşem 7’yi uğurluyoruz…

Öyle Bir Geçer Zaman Ki (Erkin Koray, “Benden Sana”)
Metin Kurt: Arkası gelmez dertlerimin… (gülüyor) ‘70’lerde, hatta ‘60’ların sonlarında, idollerimizden biriydi Erkin Koray… Cem Karaca, Zülfü Livaneli, Ruhi Su’yla birlikte. Ama Cem Karaca’yla Erkin Koray bana daha yakındı. Bir dönem Erkin Koray’ı kaybettim. Yıllar sonra, arkadaşlarla Ortaköy’de oturuyoruz, dediler ki “Metin abi, Erkin Koray şurada sahneye çıkıyor”. Bir grup yaptık, gittik dinlemeye. Ama ben Erkin’in yeni şeklini bilmiyorum. Bir baktım hep rock çalıyor ve yabancı… “Kızları da Alın Askere”, “Aşk Oyunu”, “Öyle Bir Geçer Zaman ki”; hiçbirini çalmadı. Bekliyorum, “belki daha sonra çalar” diye düşünüyorum. Programı bitirdi, gitti kulise. Garsonu çağırdım, “Erkin Koray gelip şu, şu, şu şarkıları çalmazsa, hesap ödemiyoruz” dedim. (gülüyor) Derken bir baktım, öfkeyle, dinamit gibi bir adam girdi. “Kim” dedi “ya böyle konuşan!” “Ben konuşuyorum” dedim. “Oo, n’aber” dedi, geldi, oturdu. “Abi biz seni o şarkılarla tanıyoruz, bunları bilmiyoruz” dedim. “Araya onlardan bir-iki şarkı koyup biraz pozitif ayrımcılık yapamaz mıydın?” “Tamam” dedi, “çıkıyorum sahneye, ama bir şartla, ben çalacağım, sen söyleyeceksin.” “Tamam” dedim. Sonra iki şarkıyı ben söyledim. (gülüyor)

- Şarkıların sözlerini biliyor muydun?

Metin: Hepsini biliyorum ezbere. Cem Karaca’nınkileri de bilirim. Barış Manço’nunkileri de… (gülüyor)

- O gece hangi şarkıları söyledin?

Metin: “Aşk Oyunu”nu ve “Kızları da Alın Askere”yi.

Cenk: Metin abinin epey şarkıcılık maceraları var.

Metin: Bir dönem devamlı Cağaloğlu’nda Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne gidiyordum. Kafayı bulunca solistten mikrofonu alıyordum, bir-iki şiir okuyordum, bir-iki şarkı söylüyordum. Bir gece moralim çok bozuk, şarkı söylemek istemiyorum. Herkes de beni beklemiş, garsonlar, çalışanlar… Biri geldi, “Metin abi, lütfen sahneye çıkar mısın” dedi. “Yok, bu gece şarkı söylemek istemiyorum” dedim. “Abi bizi düşün biraz” dedi. “Ne oldu ya?” dedim. O esnada on kişilik bir grup var; en yüklü masa. Bizim çocuklar “Metin Kurt burada her gece sahneye çıkıyor” demişler. O grup da beni dinlemeye gelmiş meğer. Neyse, onların gönlünü yaptık. (gülüyor)

- Erkin’in futbolla alâkası var mı? Hemen tanımış seni…

Metin: Futboldan değil, siyasetten tanışıyorduk. O dönemin demokrat insanlarından biriydi.

Cenk: Ama sonra DYP’den aday oldu…

- Birkaç sene önce daha beterini yaptı, hiç girmeyelim oralara.

Metin: 1960’ların sonunda underground denen olay vardı, yeraltı müziği… 45’lik plak dönemiydi. Hep beklerdim, onların 45’likleri çıksın. Barış Manço’nun “Dağlar Dağlar”ı mesela. Hâlâ gittiğim meyhanede mikrofonu elime aldım mı, onu söylerim… (gülüyor) Başka şekilde yorumlayarak tabii, bazılarının sevgilisi dağlarda gitmiştir diye kendime göre yorum yaparak söylerim.

- Cem Karaca’dan neleri söylersin?

Metin: Herkes gibi, “Tamirci Çırağı”yla başlarsın bir defa. En klasik şarkısıdır. Hatta, benim ilk oğlumun isminin fikir babası bir ölçüde Cem Karaca’dır. Doğumdan bir gece evvel yeni plağı çıkmıştı, orada bir bir şarkı vardı, “Yiğitler, yiğitler, bizim yiğitler” diye. “Erkek olursa, ismi Yiğit olacak” dedim. Büyük oğlumun ismi Yiğit’tir.

- Küçüğün adı ne?

Metin: Yağız. Ondan sonraki Candaş. Üç oğlum var.

- Senin aran nasıl Erkin Koray’la?

Cenk: Zamanına göre, müzik açısından ileri bir adamdır. “Erkin Koray Tutkusu” (1977) baş plaklarımdan biridir hâlâ. O dönem için çok ileri bir çalışma. Aslında, çok da anlaşılmamış bir adam. O açıdan Erkin Koray’ın biraz küskün olduğunu düşünüyorum. Biraz da yalnız bir adam. Metin abinin dediği gibi, underground olayı Türkiye halkının nabzını, kulağını iyi yakalamıştı. Erkin Koray da underground’un öncülerindendi. O açıdan kredisi çok. Ne yapsa o kredi bitmiyor. Hem underground yapıp hem icabında arabeske kayan başkası olsa tefe koyarlardı. Rock camiası sahiplenmezdi. Hep böyle şaşırtan şeyleri oluyor. Herkes grup çıksın diye bekliyor, o tek klavye çıkıveriyor. Tek klavyeyle albüm yapıyor… Ama o kredi bitmiyor işte, ‘60’lara, ‘70’lere dayalı bir kredi. Batı’nın da çok ilgisini çekiyor. Sample’larını kullanan yabancı gruplar var. ABD’de plaklarını basıyorlar şimdi. Keşfet keşfet bitmiyor adam. Müziği derken, eski fotoğraflar çıkıyor, fotoğraflar bitiyor, başka şeyler çıkıyor… (gülüyor)

- Erkin cover’ı yapayım desen, neleri seçersin? İlk üçe hangi şarkılar girer?

Cenk: “Erkin Koray Tutkusu”nda bir tane var. Cover yapan arkadaşlar ona nasıl uyanmadılar, bilmiyorum. “Hasta ruhuma” diye giden bir parça, “Yalnız Sen Varsın”… Black Sabbath gibi gidiyor. Odur birincisi. İkincisi, “Cemalim”; yorumu çok iyidir, çok beğeniyorum. Oradaki gitar solo da en iyi gitar sololardan biri bence. Üçüncüsünü de o dönemden, plak döneminden seçerim. “Allah Aşkına” olabilir. “Erkin Koray Tutkusu” ve “Elektronik Türküler”; o iki plaktan seçerdim.

- Yeni albümünüzdeki (“Doğdum Ben Memlekette”) ilk üçün hangi şarkılar? Kesmeşeker dinleyicileri keşke sözlerini ezbere alsalar dediğin şarkılar…

Cenk: “Her Şey Sermaye İçin Sevgilim’’; “Deniz’siz martılar bir Deniz arar’’ sözüyle. “Kim Sessizse O Ağlasın’’; “seni kendimle takas ettim güzel kardeşim” sözüyle. “Benim Adım Ne’’; “orda siyahlar, orda beyazlar, orda sarılar, orda kızıllar” sözüyle. Bunlar öne çıkabilir. Ama objektif olmam söz konusu değil. Hepsini severim velhasıl. (gülüyor)

Metin: Erkin Koray’la ilgili bir anı daha anlatabilir miyim? ‘70’lerde, yaz tatillerini Tekirdağ – Şarköy’de geçiriyordum. Zamanı boşa geçirmemek için sabah saat 8’de, 10-12 yaş grubuna jimnastik yaptırıyordum. 11’de sahada futbol takımına antrenman yaptırıyordum. Akşam üzeri de topladığım grupla beraber kros yapıyorduk. Kros yaparken şarkı da söylüyorduk. Özellikle lüks villaların önünden geçerken… Adamlar oturmuşlar, sanki dünyayı onlar yaratmış. Çocuklara “Âlemin keyfi yerinde yine maşallah” şarkısını söyletiyordum. (gülüyor) Sonunda, kaymakam uyanmış işe, haber gönderdi, şikâyet etmişler…

- “Öyle Bir Geçer Zaman ki” diye bir dizi var. Takip ediyor musun?

Metin: Dizi izlemiyorum. Haberleri izliyorum, açık oturumlara bakıyorum. Zaten iki-üç kanalı izliyorum. CNN, NTV, bazen Habertürk…

- Telegol’e filan takılmıyor musun?

Metin: Spor programlarını da her zaman izlemiyorum, yaptıkları tartışmalar bıktırıcı oldu. Hep sonuçları tartışıyorlar.


Magnificient Seven (The Clash, “Sandinista”)

Cenk: Clash değil mi bu?

- Evet, “Magnificient Seven”, muhteşem yedi…

Cenk: Joe Strummer olayı… Kafadan girmiş.

- Kafa deyince; beren Chelsea beresi. Yoksa?

Cenk: Chelsea ile uzak yakın bir ilişkim yok, bere sıcak tutuyor, ayrı. (gülüyor) İngiliz bir arkadaş hediye etti. Ben kırmızılı takımları daha çok seviyorum. Liverpool mesela. Strummer Chelsea’liymiş.

- Biz onu Arsenal’li biliyorduk.

Cenk: Chelsea’li dedi bir arkadaş. Ben de öyle bir yamuk olabilir mi diye düşündüm.(gülüyor) “Tek falsosu odur” dedi o arkadaş.

- Arsenal’i şundan yakıştırdık galiba: Arsenal’in efsane santrhafı Tony Adams için yazdığı şarkı var.

Cenk: Bizim de “Metin Kurt Yalnızlığı” şarkımız var, demek ki oradan da bir kardeşliğimiz var. (gülüyor) Clash politik tavrıyla da türü yok olan gruplardan. Yazık oldu. O dönemde Türkiye’de Sex Pistols daha çok bilinirdi, Clash’i meraklısı bilirdi. Ta ki ünlü şarkıları “Should I Stay Or Should I Go” reklamlarda kullanılana kadar. Strummer’ın bir açıklaması vardı herhalde buna. (gülüyor) Abimiz Chelsea’ye ve reklama takıldı. (gülüyor)

- Var bir açıklaması tabii. O şarkı Strummer’ın yazmadığı nadir Clash şarkılarından. “Should I Stay”i yazan da, söyleyen de Mick Jones. Hakları onda olduğu için reklamlara da o sattı.

Cenk: Chelsea’de takıldı, ama reklamdan yırttı. (gülüyor) Lâkin çok güzel şarkı, keşke Strummer yazmış olsaydı. (gülüyor)

-  “Muhteşem 7”yi Metin’e ithafen çaldık. Sen hep 7 numarayı giydin, değil mi?

Metin: Galatasaray’da 7 numarayı giyiyordum, ilk başlarda millî takımda da 7 giyiyordum. Sonraki dönemde millî takımda sol tarafta oynamaya başlayınca 11 giymeye başlamıştım.

- PTT’de de 7 giyiyordun, değil mi?

Metin: Tabii. Alibeyköy Adalet’te 9 veya 10 giyiyordum. Ama, Birinci Lig’de, Altay’dan başlayarak hep 7 giydim.

- Eskiden 7 numara demek sağ açık demekti, 11 sol açık… Sırt numarası oyuncunun hangi mevkide oynadığını gösterirdi. Şimdiyse numaralar mevkilerle bağlantısız genellikle, herkes istediği, sevdiği numarayı giyiyor.

Metin: Başıma gelen bir olayı anlatayım. Oynattığım oyun sistemine, dizilişe göre numara veriyordum futbolculara. Geri dörtlü 2, 3, 4, 5, ön libero 6, sağ orta saha 7, sol orta saha 8, sağ açık 9, santrfor 10, sol açık 11. Çok bilen yöneticilerden biri demiş ki, “ya bu ne biçim hoca, bizim bildiğimiz 9 numara santrforda oynar!” (gülüyor) Eski sistemde futbolcular dediğin gibi yerleşirdi. 9 numara santrfor, 8 sağ orta saha, 6 sol orta saha, 10 önde oynayan orta saha. Hiçbir zaman için 5 numara sol bek oynamazdı, solbek 3 numaraydı. O zamanlar basit bir kumar vardı tribünlerde, golü kim atacak diye numara çekerlerdi. 9 numarayı çeken avantajlı hissederdi kendini, santrforu çektiği için. Ama, en prestijli numara 10’dur. Eskiden de öyleydi. Metin abi (Oktay) de son dönemlerde 10 giyerdi. 10 numara takımın en asıydı.

- Senin oynadığın dönemde sırt numarası serbest olsaydı hangisini seçerdin?

Metin: 13 hariç her numarayı giyebilirdim. 13 numara çocukluktan beri kafamıza yerleşmiş uğursuz diye. (gülüyor) Futbolcuların büyük çoğunluğunun hayran olduğu futbolcu vardır çocukluktan. Onun giydiği formayı hayal etmiştir hep, onun için de o numarayla oynamak ister. Benim öyle bir idolüm olmamıştır. Çünkü ben futbolu öyle çok severek, isteyerek oynamış bir futbolcu değildim. Beğendiğim futbolcular vardır, ama, idol bellediğim futbolcu yoktur. Bizim idollerimiz farklıydı. Mesela, Deniz Gezmiş’in bir numarası olsaydı, o numarayı giyerdim; Mahir Çayan’ın numarası olsaydı, o numarayı giyerdim. Bizim idollerimiz onlardı.

- Cenk, sen topçu olsaydın kaç numara giyerdin?

Metin: 7’den başkası olmaz. Ben buradayken başka bir numara olmaz. (gülüyor)

- Sen burada olmasaydın, 2 veya 3 diyebilirdi. Cenk’in bir bek güzellemesi var, öyle değil mi?

Cenk: Öyledir. Bekler biraz isimsiz kahraman gibi gelir bana hep. Kaleci ve önündeki dört adam benim ilgimi her zaman daha çok çekmiştir. Atağı başlatan ve atakları göğüsleyen elemanlar, daha bir emekçi, daha bir mahalleli geliyor bana. Bilinçli olarak “bek olacağım” diyen kaç çocuk vardır, bilmem ama, takıma en adanmış elemanlar da hep beklerden çıkar. Bülent Korkmaz tarzı adamlar her takıma lâzım bence ya da Puyol… Senin oynadığın zamanda en iyi bek kimdi Metin abi? Zorlandığın bek var mıydı?

Metin: En takdir ettiğim bek Alpaslan’dı. Çok akıllıydı, top kapma özelliği çok kuvvetliydi. Onu geçmek biraz güçtü. Sonra, Zekeriya… Zekeriya, Alpaslan tipindeydi. Millî takımda çok iyi anlaşırdık Zekeriya’yla. Onunla çok ilginç bir hatıramız var. ‘66 Avrupa Gençler Şampiyonası Türkiye’de yapıldı. Elemelerde Eskişehir ayağındaydık biz. İlk maçımız Belçika’ylaydı, 4-0 kazandık. Bir golü ben attığım halde, ondan sonraki maçlarda beni oynatmadılar. Turnuva boyunca, Zekeriya’yı da oynatmadılar. İstanbul genç karmasından çok iyi arkadaştık. Tarabya Oteli’nde kamptayız, çıktık roof’a, dertleşiyoruz. Oynatmıyorlar ya bizi. (gülüyor) Orada bir karar aldık, dedik ki, ilk biz oynayacağız A millî takımda. Hakikaten de dediğimiz oldu. O genç takımdan A millî takımda oynayan ilk biz ikimiz olduk.

- Ve uzun süre oynadınız.

Metin: Altı-yedi yıl kesintisiz oynadık.

Break’em Down (The Soledad Brothers, John Peel derlemesi “Fabric Live 07” içinde)

- Bu çalan aynı zamanda bizim takımın, Gazoz Ligi’nde mücadele eden Dinamo Express’in marşı.

Cenk: Intro’daki ne maçı?

- Liverpool – Real Madrid, 1981 Şampiyon Kulüpler Turnuvası finali. Demin beklerden konuşuyorduk; sol bek Alan Kennedy 85’te filan takıyor ve Liverpool 1-0’la kupayı alıyor. Şarkının intro’sundaki maç anlatımı o golün hikâyesi. “When he was needed Alan Kennedy was there”: Kendisine ihtiyaç duyulduğu anda Alan Kennedy oradaydı. Alan Kennedy tam senlik bir sol bek. Bu şarkı efsane radyocu John Peel’ın anısına yapılan albümden.

Cenk: Liverpool fanları da Alan Kennedy’yi efsane 11’lerine alırlar genelde. John Peel anısına yapılan plakta bu şarkının olması tamamdır. Peel zaten Liverpool taraftarı bildiğim kadarıyla. Bu kadar kafasına göre takılıp, iyi mânâda, iyi vibrasyonlara açık olmak ve bunu dünyanın en muhafazakâr kurumlarından biri olan BBC’de yapmak zor. İyi müziğin kokusunu, memleket falan ayırmadan, ticarî kaygı gütmeden almak herkesin harcı değil.

- 1970’lerden 1980’lere, Liverpool müthiş bir takımdı, Keagan ve Dalglish gibi iki efsanevî 7 numaraları oldu o dönemde. Bir sağaçık olarak olarak sen nasıl bulurdun onları ve o günlerin Liverpool’unu?

Metin: Valla, doğrusunu söylersem, ne takımları severim, ne sporu severim, ne futbolu severim… Çünkü atılan her gol emekçi kalesine giriyor.

Cenk: Metin abi olaya sert bakıyor. Truva atı olarak görüyor sporu, futbolu…

Metin: Tabii ki. Burjuva rekabet düşüncesinden başka bir şey değil.

- Oscar Wilde, sevdiğimiz şahsiyettir, “futbol işçi sınıfının balesidir” diyor.

Metin: Sporun tarihini, niçin kullanıldığını, hangi amaçlara hizmet ettiğini, ideolojik bir araç olduğunu görmezsek, söylediğin doğru. Ama senin hayran olduğun nokta, benim her zaman söylediğim şey: Futbol oyun olarak arsada güzel ve temizdir, biz de yıllarca severek oynadık. Ama borsada sistemin sporu vardır, sistemin sporu da sistemden soyutlanarak ele alınamaz. Ve ayna olarak sistemi yansıtır.

- Peki, kapitalizm aşıldığı zaman?

Metin: Aşıldığı zaman böyle bir spor olmayacak.

- Niye olmayacak? İki taşı koyup kale yapıyoruz, bir top uyduruyoruz. Ve oynamaktan zevk alıyoruz.

Metin: Ama o oyun. Oyun olarak kabul. Kurumlaşmış organizasyondan bahsediyorum ben. Bugün zaten bizim mücadelemizin esası o. Oyun özgürlüktür, oyun güzeldir, oyun hoşlanmaktır… Kendisinden başka amacı olmayan bir eylem biçimidir. Ama spor bir iştir. Sporda burjuva rekabet ideolojisi oyunda bulunan bütün güzellikleri ortadan kaldırmış ve burjuva rekabet ideolojisini oraya sarmalamıştır.

- Bu, bugünün endüstriyel, profesyonel futbolu.

Metin: Amatörde de böyle. Sporun amatörü, profesyoneli yok ki.

- Endüstriyel futbolun amatörü, profesyoneli yok elbette. Ama endüstriyel futbol da aşılabilir bir şey. İlelebet böyle gidecek değil herhalde.

Metin: Sporun tarifi şudur: İnsanın insana karşı aletli, aletsiz bireysel ya da takım halinde yaptığı yoğun mücadele, rekabettir spor. Ve kazanmaktan başka bir amacı yoktur.

- Bir takım kursak komşu mahalleyle oynasak…

Metin: Bu söylediğin spor değil, oyun.

- Biz de oyun olarak seviyoruz futbolu.

Metin: Tamam, ama o bir hayal.

- İyi oyuncuları seyretmeyi seviyoruz…

Metin: Tamam. Ama, oyuncu olarak kalamıyorsun ki! Mesela, ben okul takımına girinceye kadar oyuncuydum mahallede. Arkadaşlarımızla sahaya gelirdik, orada takımlarımızı yapardık. Biraz daha öndeki iki kişi adım atardı karşılıklı, sen bir oyuncu alırdın, o bir oyuncu alırdı. Oynamayan yoktu, herkes oynuyordu. Bir takım öbür takıma biraz daha üstünlük sağladığı zaman, hemen takımları değiştirirdik. Maçı bitirmeye karar verdiğimiz zaman, sonuç önemli değildi, gol atan kazanırdı. Okul takımı seçmelerine gidinceye kadar o çocuklarla mahalle arkadaşıydık. Okul seçmelerine beş arkadaş katıldık, bir tek beni seçtiler ve o andan itibaren arkadaşlarımla ilişkim bitti. Okul takımında oyuncu olarak oynamıyorsun. Beden eğitimi öğretmeni bir taktik veriyor, kadroyu yapıyor. Artık orada takım arkadaşın yok, takım arkadaşların rakip sana. Niye rakip? 11 kişi oynayacak, ama takımda 20-25 kişi var. Öbür takım da sana rakip. Okul takımının avantajları da var. Mesela bedavadan sınıf geçme, okul kırma, hava basma… Bir beklentiye başladığın andan itibaren oyun bitiyor, spor başlıyor. Bu sistemde, endüstriyel futbol diye bir şey yok, öyle bir adlandırma uydurma. Spor var, düzenin sporu var, düzenin spor emekçileri var. Endüstriyel futbol olayı çarpıtmadır. Endüstri kelimesini başa koymakla, sanki ileri bir sanayi gibi bir şey gösteriyorlar. Aslında, spor sektörü vardır, spor sektörü de düzenin spor sektörüdür. Amatör kümelere git bak, hiç kimse parasız pulsuz oynamıyor. Beyoğlu Yeniçarşı, benim ilk oynadığım ve başkanlık yaptığım kulüptür. Başkan olduğum dönemde, futbolcuları kulübe üye yapmıştım. Bundan üç-dört yıl önce, o çocuklar yönetimi almışlar, beni aradılar: “Hocam, yıllardır sen bizi nereye çağırdıysan geldik, şimdi de biz seni çağırıyoruz, lütfen bu sene bizi idare et.” Takım Birinci Amatör Küme’deydi. Öyle oldu, böyle oldu, Süper Amatör’e çıktık. Ben hepsi çok sevinecek diye bekliyorum. “Hoca, yaktın bizi” dediler. “Birinci Amatör’de takımı idare etmek için 100 bin lira zar zor buluyorduk, şimdi 300 bin, 500 bin lâzım olacak; o parayı nereden bulacağız?” Amatörlük mü var zannediyorsunuz?

- Zannetmiyoruz. Söylediklerinin hepsi doğru, çünkü futbol da kapitalizmin işleyişi içinde, onun zihniyet dünyası içinde oynanıyor, seyrediliyor. Ama kapitalizm yerçekimi kanunu değil ki. Değiştirilebilir, aşılabilir bir şey. Aşıldığında “düzenin sporu” da, futbolu da başka türlü olmayacak mı?

Metin: O zaman spor olmayacak o. Bedensel kültür eğitimi olacak ya da oyun olacak.

- Oscar Wilde’ın dediğine geldik.

Metin: Arkadaşlar, bakın. 1930’da ilk Dünya Kupası organize edildi, değil mi? Nedeni şu: Olimpiyatlarda profesyoneller oynayamıyor. Profesyonel futbolcular oynayamayınca, kendini profesyonel olarak tanımlamayanların olimpiyatlarda üstünlüğü oluyor. Bu nedenle futbolu ayrı bir turnuvaya götürüyorlar. Ki, 1929 ekonomik bunalımının hemen ertesinde oluyor bu iş. O sırada olimpiyatların kurucusu Baron de Coubertin ne yapıyor? Spor reform bildirisi yayınlıyor. Ve futbolu üç yönde suçluyor. Bir, bedeni aşırı yoruyor. İki, entelektüel gelişmeyi sekteye uğratıyor. Üç, para ve kazanma hırsını, ticaret hırsını yayıyor. Dolayısıyla, diyor, reform edilmeli. Kendine göre bazı reform önerileri getiriyor. Bunlar içinde mesela genç yaşta çocukların maçlarına seyirci alınmaması var… Ama ne oluyor? 1936’da Almanya’da faşist Hitler olimpiyat komitesiyle turnuva düzenliyor. Coubertin küs olarak inzivada ölüyor, modern dönem olimpiyatların kurucusu dediğimiz adam.

Cenk: Ama Metin abi, futbolu kaldırdığın zaman ortada büyük bir boşluk oluyor. Bu “pislik” içinde diyelim, Eric Cantona’nın dediği gibi, “güzel bir pas Arthur Rimbaud’nun bir dizesi gibidir”.

Metin: Kabul. Tamam. Hayal dünyamızı koruyacağız. Ama hayalci olmayacağız. Sonuç olarak, atılan her gol futbol emekçisinin kalesine giriyor. İlk işçi sendikaları 1800’lü yıllardan itibaren spora karşı çıkıyorlar. Diyorlar ki, “burjuvaya hizmettir spora gitmek”. Fabrika takımları kuruluyor. Niye? İşçilerin patrona karşı güçlenmesini engellemek için. İşçilerin arasında sahte bir rekabet yaratıyorlar. Fabrika takımları nasıl saflaşıyor? Bir tarafta patron, işçi, memur… Öbür tarafta yine patron, işçi, memur. Aile görüntüsü veriyorlar fabrikaya. Memur da aileden, işçi de, patron da. İşçi ve memur, patronun evlatları. Sendikalar bildiri yayınlıyor, diyorlar ki, sendikalara bağlı işçiler maça gitmesin. Düşünün, iki fabrika arasında maç yapılıyor. Mesela Tofaş’la Renault maçı… Önce fabrikalardaki işçileri birbirlerine düşürüyorlar. Sonra, mahalledeki değişik kategorileri birbirine düşürüyorlar. Ondan sonra kentleri birbirine düşürüyorlar. Sporla ilgili bugüne kadar bize anlatılanların hepsi palavra. Spor sağlık kazandırır diye düşünüyorsunuz, değil mi? Sağlıklı insanlar mı spor yapar, spor yapanlar mı sağlıklı olur?

- Biz sağlığın değil, zevkin peşindeyiz. Oynamaktan zevk alıyoruz, seyretmekten zevk alıyoruz…

Metin: Oynamaktan zevk alabilirsin, ama seyretmekten zevk alamazsın bu dönemde, çünkü rekabet var orada. Çünkü tribüne gelen seyirci, aslında rekabete geliyor.

Cenk: Zevk için gelenler de var.

Metin: Rekabet olmazsa zevk almıyor ki. Anadolu’da bazı takımlar bilhassa küme çıkmazlar, bazen de bilhassa düşerler. Çünkü rekabet olmadığında, ortadaki bir takımı kimse seyretmek istemez.

- O zaman Şampiyonlar Ligi’ni seyretmememiz lâzım. Ya da şöyle söyleyelim, mesela Beşiktaşlı olmadan da Yusuf’u (Tunaoğlu) seyretmek için Beşiktaş maçlarına gidilebilir. Biz öyle yapardık, Yusuf’u seyretmek zevkti çünkü. Ortada bir rekabet yok, Yusuf’u seyretme zevki var. Çocuklar sokakta oynarken hangimiz durup bakmıyoruz, güzel bir hareket görür müyüz diye.

Metin: ‘80 öncesi döneme kadar, biraz oyuncu sporcular vardı, oyuncu kökenli. Onlar çok sevilirdi. Mesela, Metin Oktay’ı bütün takımların taraftarları severdi, Lefter’i bütün takım taraftarları severdi. Lefter’in hayatında küfür yediğini hiç sanmam. Metin abinin küfür yediğini hiç sanmam. Ama, ‘80 sonrası süreçte, üç büyük takımın taraftarının da hayran olduğu, sevdiği bir tane futbolcu gösterin bana.

Cenk: Yabancılardır daha çok. Hagi, Alex falan…

Metin: Çağımızın dini olarak tanımlanıyor futbol. Futbolun Avrupa’dan sömürgelere yayılması nasıl olmuş?

- Şimdi buradan afyon meselesine gelmeyelim. Ya da gelelim. Marx’ın ünlü sözü, malûm. Ama o zamanlar en yaygın kullanılan ağrı kesici afyondu. Bir de tabii “hayal âlemi” boyutu var afyonun. Afyon mecazından hareketle şunu vurgulayalım: İnsanoğlunun ağrı kesiciye de, hayal âlemine de ihtiyacı var; hep oldu, olacak.

Metin: 1978 yılında Politika gazetesinde sekiz sütuna manşet attım: Kitle sporuna hayır! Gazetede herkes birbirine girdi. (gülüyor)

Politika’da spor sayfasını yapıyordun, değil mi?

Metin: 1978’de, Politika gazetesi yeniden yayın hayatına başladığında, ben de içerde beş sütuna spor sayfasına başlamıştım, sonra sekiz sütuna geçtim, sonra en arka sayfaya geçtim. Okuyucularımız o zaman pek spor okumazdı ama, ciddi ciddi sol içerikli bir spor sayfası ilk defa denendiği için bizim sayfa tutulmuştu bayağı. Nuri Kurtcebe çocukluk arkadaşım, beraber büyüdük. Önce futbolcu olmak istemişti, bizimle gece gündüz top peşinde koşuyordu. Ve rock’çıydı, yazlık sinemalarda aralarda çalardı. Sonra karikatürist oldu, Gırgır’da Gaddar Davut’u çiziyordu. Politika’da beraber çalıştık sonra. O zamanlar spor bakanı vardı, Talat Asal; Refaiddin Şahin diye de Beden Terbiyesi genel müdürü vardı. “Talat Masal Amcayla Komando Refaiddin’in Maceraları”nı çizelim dedim, ben söyleyeyim, sen çiz. Öyle başladık, bayağı da tutuldu. Beden Terbiyesi personelinin sabahları ilk okuduğu gazete Politika’ydı. Çünkü her gün resimli roman olarak Talat Masal’la Komando Refaiddin’i okuyorlardı. (gülüyor)

Wiha Ye Eviniya Me / Böyledir Bizim Sevdamız (Züleyha, “Etnik Dillerde Livaneli Şarkıları”)

Metin: (Türkçe eşlik ediyor) “Duyan duysun, bilen bilsin, böyledir bizim sevdamız…” Saat 23’ten sonra, bulunduğum ortamda devamlı bu şarkıyı söylediğim için etrafımdakiler ezberlemek zorunda kaldılar. İsterseniz size de söylerim. (gülüyor)TV8’de bir program olmuştu, orada bu şarkının bir mısraını söylemiştim, sonra o şarkı çalınarak bitmişti program. (gülüyor) “Kırılsa da kanadımız, asiye çıksa adımız, duyan duysun, bilen bilsin, böyledir bizim sevdamız.” Bizim Cenk’le esas ortak noktamız bu. Bu toplumda ne diyorlar? “Ya topçu olacaksın ya popçu.” Eksik söylüyorlar, bir de aslında yolsuzluklara alet olacaksın, sana verilen oyunu oynayacaksın. Onu değiştirmeye kalktığın zaman açıkta kalırsın. Bu mücadeleyi sürdürmek gerekiyor. Bugün Cenk de, ben de aynı noktada durduğumuz, aynı mücadeleyi devam ettirdiğimiz için birbirimize hiç yabancılık çekmedik. Cenk gibi arkadaşları gördüğüm zaman, heyecanlanıyorum, samimi söylüyorum, “vay” diyorum, “yalnız değilmişiz, yalnızlıkta yalnız değilmişiz hiç olmazsa”. En azından, yanlış değilmişiz, yanlış olmadığımız için yalnız değiliz. Bizim gibi insanlar olduğuna her zaman inanıyorduk, bir devrimci zaten inanır tek başına olmadığına. Belki birbirimizi bulamamışızdır, ama şimdi bulduk işte.

- “Metin Kurt Yalnızlığı” diye bir şarkı yazmak nereden esti sana?

Cenk: “Metin Kurt Yalnızlığı” aslında dört sene önce yazılmıştı anahatlarıyla. Arkadaşlara, eşe dosta çalıyordum bazen. Şarkının adı yayılmaya başlayınca bende hafif stres yaptı, çünkü beklenti yarattı. Şarkı Metin abinin hayatıyla ilgili değil çünkü. Somut bir isim üzerinden bir tavır koymaktı daha çok. Metin abi de bu tavra çok uygun bir isim. Şarkıyı yazarken Metin abi doğal olarak geldi ve söz olarak oraya oturdu. Sonra iş ileri gitti, Metin abinin albümün kapağı olması tartışılmaya başlandı. Kapağı diğer albümler arasında hayal ettim ve tamam dedik, budur. Bizim bu yılda, bu karmaşada kapağımız budur, tamam. (gülüyor)

- Sen nasıl karşıladın “Metin Kurt Yalnızlığı”nı?

Metin: Şarkıdan haberdar ettiklerinde bir araştırma yaptım tabii, kimdir bunlar diye. Hep olumlu şeyler duydum haklarında. “Tamam o zaman” dedim. Sınıfı geçtiler yani.(gülüyor) Cenk değil de başka biri yapmış olsaydı, bu kadar mutlu olacağımı sanmıyorum. Yaptığı mesleğin çelişkilerine rağmen nerede durması gerektiğini bilenler, o yeri kaybetmeden o yoldan ilerlemeye çalışanlar var. Cenk ve Kesmeşeker grubu öyle insanlar. Amerikan fıkraları vardır, kesmeşeker tozşekere ne demiş? “Dağıttın yine kendini, biraz topla” demiş. Cenk’in tüm şarkılarında dağıtan kesime “biraz toplan” çağrısı var. (gülüyor)

- “Böyledir Bizim Sevdamız”ı Kürtçe dinlediğimize göre, biraz da Kürt meselesi hakkında akıl yürütelim mi?

Metin: Kürt meselesi hakkında akıl yürütürken sen yine itiraz edeceksin, ama ben yine de akıl yürüteyim. (gülüyor) Görüşüm şu: Bütün olaylara işçi sınıfının mücadelesi olarak bakıyorum. Sorunlara yaklaşırken de, eğer bu sorun işçi sınıfının mücadelesine bir artı sağlıyorsa, onu doğru bulurum. Artı sağlamıyorsa eksik bulurum. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı var, ama şu da var: İşçi sınıfının kaderini tayin hakkı. İşçi sınıfının tarihsel gelişim sürecine katkı sağlayacaksa o hareketi destekliyorum. Bir hareketin kimin öncülüğünde olduğuna bakarım. Emperyal güdümle, küçük burjuva öncülüğünde bir hareketse desteklemem. İki hata bir doğru yapmaz. Eğer Türk şovenizmi varsa, bir noktada Kürt şovenizmine de gelinebilecek bir durum söz konusuysa, biraz daha dikkatli olmak gerekir. Diyarbakır’da konferanslara konuşmacı olarak giderim. Orada arkadaşlarla da görüşürüm. Ama siyasî çizgi olarak baktığımızda kendimi o harekette yer alacak biri olarak görmüyorum.

- Anadilde eğitime, kültürel haklara ve diğer taleplere ne diyorsun?

Metin: Herkesin anadilini öğrenebilmesi gerekir. Bir solcu başka türlü bakamaz ki olaya. Kültürel anlamda da sömürüye karşı olmak gerekiyor.

- Sen nasıl bakıyorsun Kürt meselesine?

Cenk: “Aşk ve Para” albümümüzde bir şarkı vardı, “Uçurumun Kenarında Dans” diye. “Kusura bakma, duyamıyoruz seni, çünkü meşgulüz öbek öbek ölmekle” diye giden sözleri vardı 1993 yılında. Bir Alman radyosuyla yaptığımız röportajda bu şarkıyı sormuşlardı, Güneydoğu’yla mı ilgili diye. Yeni albümde de “Kim Sessizse O Ağlasın”da “doğmasaydın sen de oralarda” diye giden sözler var. Milliyetçiliğin, şovenizmin insanlığın en büyük ayıplarından olduğu aşikâr. Ötekileştirme, varolmak için yok oluşu desteklemek kabul edilemez. Herkesin köklerine sahip çıkma ve anadilini öğrenme hakkı var.

She Loves You (The Beatles, 45’lik, 1963)

Metin: Beatles’tan özür dilemem gerekiyor. Çünkü ‘60’lı yıllarda çok koyu bir Elvis Presley hayranıydım. Şarkılarını ezbere bilirdim. İngilizce olarak değil, müzik olarak. Sözleri de atlaya zıplaya söylerdik. (gülüyor) Bunlar Elvis’i, bizim kralımızı tahttan indirince kılıçlarımızı çektik. Ama yanlış yere saldırmışız. (gülüyor) Sonradan öğrendim ki bunlar esas bizim sevmemiz gereken adamlar. “She Loves You”nun “yeah yeah yeah”si duyulunca “bu da ne” derdik, berbat gelirdi. İnsan Elvis hayranı olunca… Zaten hayranlık biraz da gözü kapamaktır. Beyoğlu Atatürk Lisesi’nde okuduğum dönemde, langırt salonları vardı, orada 25 kuruşa çalan 45’lik plaklar olurdu. Paul Anka, Neil Sedaka, The Shadows ve Cliff Richard’ı, “One Way Ticket”ı dinlerdik. Daha sonra Tom Jones… İyi bir dinleyiciydim. Ankara İl Radyosu’nu dinlerdik. İstanbul’dan iyi çekmezdi, ama kısıtlı da olsa dinlerdik. Onu dinlerken de Elvis Presley beklentisi içindeydik. Bana göre Elvis Presley’in bir numaralı şarkısı da “King Creole”dur. (şarkıyı söylüyor) “He sings a song about a crowded hole / He sings a song about a jelly roll” diye gider.

Cenk: Onu Türkiye’de Erkut Taçkın söyler.

Metin: Elvis’in “In the Ghetto” diye bir şarkısı vardı, en sevdiğim şarkılardan biriydi. Filmleri gelirdi, en az on kez giderdik. Bir günde üç matine olurdu, üçüne de bilet alırdık. (gülüyor)

- Beatles şarkılarından en çok sevdiklerin hangileri?

Metin: “Yesterday”i çok severim. Beatles’a kızdığım için Animals’ı seviyordum.(gülüyor) “I’m just a soul whose intentions are good / Oh God, don’t let me be misunderstood…”

Cenk: Abi sen bayağı rock’n’roll’cuymuşsun ya!

- Sen Beatles’cı bilinirsin, değil mi?

Cenk: Çok severim. Liverpool’lu oldukları için Liverpool takımına sempati duyarım.(gülüyor)


- Kesmeşeker’in “İşte Güneş”iyle Beatles’ın Harrison bestesi “Here Comes The Sun”ı arasında bir akrabalık var gibi. Ne dersin?

Cenk: İşin doğrusu, “İşte Güneş”i yazarken aklımda güneş, güneş diye dolanan bir imge vardı, bu da “Here Comes The Sun”dan kalmış bir miras olabilir, çünkü en sevdiğim Harrison şarkılarındandır. Yıllar sonra George Martin de en iyi Beatles şarkısının “Here Comes The Sun” olduğunu itiraf etti. (gülüyor) En iyi cover da Nina Simone’a aittir, bunu da belirteyim. Paul’cü bilinirim, John’u çok severim, ama karakter olarak George Harrison’ı daha yakın hissetmişimdir. Kılık kıyafet olarak da öyle. Bir Harrison paltom var, yıllardır giyerim. Sessiz Beatle, ama farkettim ki dinlemekten en çok zevk aldığım Beatle. “All Those Years Ago”yu hep sevmişimdir. Bu vesileyle, 90’lık Agfa kasedin bir yüzüne James Taylor, öbür yüzüne Harrison’ın “All Things Must Pass”ini çekip, kasedi yürütmeme ses çıkarmayan Turgut Abi’ye saygılarımı sunuyorum. (gülüyor)

- Bir de “beşinci Beatle” var. George Best. O da bir başka “muhteşem 7”…

Metin: Tanımadan hayranı olmuştuk. Bilenler çok anlatırdı. Brian Birch methede methede bitiremezdi. Sırf Birch’ü dinleyerek, seyretmeden hayranı olmuştuk. Birch’ün hocalığını benimsediğimiz için onun bize bahsettiği futbolcuyu görmeden sevdik. Talihsiz sonu da ona sempatimizi artırdı.

Cenk: Karaciğeri değiştirdi, sıfırdan alkole devam etti. (gülüyor) The Wedding Present adlı grubun çıkış albümünün adı “George Best” (1987). Kapağında da George Best’in Manchester United formasıyla şahane bir fotoğrafı var.

Metin: Kitlelerle özdeşleşen ender futbolculardan biri.. Bugün iki türlü futbolcu kullanılıyor: Bir, sadık, yöneticilerine itaati sayesinde bir yere gelmiş. İkinci tip asi, derbeder, sansasyon yaratan. Senin çok sevdiğin Yusuf abi, Sergen o tipe girer.

- Yusuf’la Yılmaz Güney ahbaptı. Yusuf, “Arkadaş” filminde oynamıştı.

Metin: Çok sevdiğim bir abimdi. Mahallede bizimle top oynardı. Onu hayranlıkla izlerdik. Yakışıklıydı. Millî takımda Can (Bartu) abiyle de oynadık. Can abi aristokrat, kendini senin üstüne koyan biridir. Yusuf abi asla öyle değildi. Çocukla çocuk olmak denir ya, öyle biriydi.

Metin Geliyor Metin (Şevket Uğurluer ve Arkadaşları, 45’lik, 1966)

Cenk: Galatasaray plağı mı bu?

- Şevket Uğurluer’in 1966’da yaptığı “Metin Geliyor Metin” şarkısı.

Metin: Bizim dönemimizde abi futbolcular gençlere iki türlü davranırdı. Bazıları kendilerine yanlış davranıldığı için hırsını gençlerden çıkarmak isterdi. Soyunma odasına onlar girmeden giremezsin. Onlar soyunacak, sen bekleyeceksin. Sahada sana bağırıp çağırır, hatta dediğini yapmazsan takımda oynatmaz bile. Bir de gerçekten abi olanlar vardır, Metin abi gerçek abi olanlardan biriydi. Galatasaray Kulübü, biliyorsunuz, Beyoğlu’ndaydı, Metin abi oradan yürümeye başladı mı biz de arkasından giderdik. Ama ona çaktırmadan! O nasıl yürüyorsa, biz de öyle yürürdük. Öylesine sevdiğimiz bir adamdı. Metin abinin maçlarını seyrederken, o yere düştüğü zaman sanki abim, babam düşmüş gibi içim burkulurdu. Onu düşüren adamı dövmek isterdim. Metin abi futbolu bıraktı, beni Galatasaray’dan çağırdılar. Herkes başladı: “Gitti Metin, geldi Metin.” Allah, şimdi Metin abinin ismini nasıl taşıyacağım dedim. Metin abinin ismi o kadar büyük ki! “Benim gol atmam lâzım” dedim, çünkü Metin abi deyince akla gol geliyor. PTT’de yılda bir-iki gol atardım. Galatasaray’da gol atmaya başladım, Metin abiyi gerçek bir aşkla sevdim. Onun incinmesi benim için üzüntü kaynağıydı. Futbolu bıraktığımda, Metin abi benim durumumun kötü olduğunu duymuş, Nuri Kurtcebe’yle bana haber gönderiyor, “Metin bana gelsin” diyor. Neden çağırdığını tahmin ediyorum. Jübile yapmadım, para durumum kötü, bana mutlaka bir şey yapacak. Ya jübile, gece filan ya da Galatasaray zenginlerinden bana bir şey uyduracak. Beni ekonomik olarak sağlama alacak. Bunu bildiğim için gitmiyorum. Bir gün Nuri’yle Gazeteciler Cemiyeti’nde içerken “Bu adam çok gururlu, gelmeyecek. En iyisi biz gidelim, bulalım. Beyoğlu’nda nereye gider” diyorlar. Benim gittiğim yere geliyorlar. Beyoğlu’nda Kadıköy diye Sevgi Abla’nın yeri vardı, oraya giderdik. İçeri girdiğin zaman barı biraz kuytuda kalır, arkadaşlar önden girmiş, ben biraz arkada kalmıştım; sırtıma bir yumruk yedim! Arkamı döndüm ki, Metin abi karşımda duruyor. “Haber gönderiyorum, niye gelmiyorsun” dedi. “Abi geleceğim de…” falan dedim ama… “Bırak şimdi! Ben senin abin değil miyim, sen sadece kendini mi solcu zannediyorsun!” O gece sabaha kadar oturduk Metin abiyle. Söz almadan gitmek istemiyor. Sonunda “tamam” dedim. İllâ bana para kazandıracak… Öncesinde yaşanmış daha önemli bir olay var. Sheraton Oteli yeni açılmıştı, roof’u çok güzeldi. O zaman nişanlıydım. Galatasaraylı Suphi vardır, o da nişanlı, nişanlılarımızı aldık, oraya gittik. Şen şakrak içeri girdik. Bir baktık, Metin abi barın köşesinde oturuyor. Metin abiyi görünce hemen topukladık, tam asansöre bineceğiz, şef garson geldi, “beyler, Metin Bey sizi bekliyor”. Şef garson bizi bir yere oturttu. Biz bir sipariş vermedik, fakat her şey geliyor, masada kuş sütü eksik. O zaman kredi kartı falan yok. Suphi’ye sordum, “sende ne kadar para var, hesabı ödeyebilecek miyiz, rezil olmayalım”. Hesabı ödemeye gittik, şef garson “Metin Bey hesabınızı ödedi” dedi. “Metin abi nerede” dedik. Bizi çağırmış, siparişleri vermiş, arka taraftan kaçmış. Böyle bir abi!

- Neden kaçıyor?

Metin: Biz Metin abinin yanında içki içebilir miyiz! Biz Metin abiyi gördüğümüzde çarpılmışa dönüyorduk zaten. Sporcular Sendikası olarak geleneksel bir turnuva düzenleyeceğiz. İlk yıla Metin Oktay adını koyacağız. Deniz Gezmiş asılmasın diye imza verenlerden biri de Metin abidir.

Cenk: 12 Eylül rejimine karşı Aydınlar Dilekçesi’nin imzacıları arasında ayrıca.

- Vefat ettiği gece, Ortaköy’deki Ziya Bar’da demlenirken, birileri yanına gelip “o golleri nasıl atıyordun” muhabbeti açıyor. Metin de “golleri boşverin, ben size bir şiir okuyayım” diyor. Ve Nâzım’dan bir şiir okuyor. Olayın tanıklarına sorduk, “hangi şiir” diye, “o gece fazla kaçırmıştık, hatırlamıyoruz” dediler.

Metin: Okuduğu şiiri tahmin ediyorum, çünkü o hikâyeyi ben de duymuştum. Okuduğu şiir şu: “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan / Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan / Bu memleket bizim! / Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak / Ve ipek bir halıya benzeyen toprak / Bu cehennem, bu cennet bizim! / Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın / Yok edin insanın insana kulluğunu / Bu davet bizim! / Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine / Bu hasret bizim!”

- Bir de Çetin Altan’a bozuk atması anlatılır. Rivayete göre, şöyle demiş: “Hepimizi sosyalist yaptın, sonra da çekip gittin.”

Metin: Bizim daha sonra duyduğumuz bir şey var. Metin Oktay çocukken İzmir’in en büyük futbolcusu Vahap Özaltay’dı. Vahap Bey vefat edince ailesi zor durumda kalıyor, Metin Oktay İzmir’e gidip aile için yardım topluyor.

- Vahap Özaltay siyahî olduğu için o tarihlerde millî takıma alınmadığı doğru mu?

Metin: Öyle söylenir. Yurtdışında oynayan ilk futbolcumuzdur. Çok büyük, çok usta golcüymüş. Belki de Metin Oktay’ın benzemek istediği futbolcuydu. Metin abi fazla konuşan bir tip değildi. Bakışlarıyla anlatırdı. En sık kullandığı cümle “I love you” idi. Merhabalaştığı herkese öyle derdi, “I love you”. Sendikamızın ilk 1 Mayıs eylemi için Metin abinin posterini basacağız. Arkadaşlarımıza anlattığımda, hiçbiri itiraz etmedi. İçimizde Fenerbahçelisi de, Beşiktaşlısı da var. Niye Metin Oktay diye tartışılmadı bile.

Santa Maradona (Mano Negra, “Casa Babylon”)

Cenk: Kim bunlar?

- Mano Negra. Manu Chao’nun eski ekibi.

Cenk: Manu Chao İstanbul konserinde sahneye Galatasaray formasıyla çıkmasıyla ayrı bir yer edinmiştir kalbimizde. (gülüyor) Maradona’yla ilgili şarkı yapması şaşılacak bir durum değil. Ona yakışır. Bu arada, bilmem biliyor musunuz, Maradona’nın bir şarkıcılık kariyeri var. Hatta Youtube’da görüntüsü var. Arjantin’de bir barda grup çalıyor, o da çıkıp şarkı söylüyor. İspanyolca söylüyor, kendi adına yapılmış bir şarkı. Maradona’nın “beni Kübalı doktorlara emanet ediniz” lafı son dönemde duyduğum en iyi laflardan biri. (gülüyor) Maradona, Metin abinin anlattığı ikinci tip futbolculardan.

Metin: Tam olarak öyle değil. Maradona’nın verdiği mesaj doğru mesaj. Aynı mesajı Sergen’den bekleyebilir misin? Belki ileride Arda’dan bekleyebilirsin.

- Bekleyebilir miyiz hakikaten?

Metin: Belki diye düşünüyorum. Onda bir potansiyel görüyorum.

- Kürt meselesinde bir çıkış yaptı, ama sonra geri adım attı.

Metin: Belli bir noktaya gelmeden böyle bir mücadele yapmaya kalksaydım… Benim mücadelem 1970’te başladı. ‘70’e kadar yine illegal mücadeleler yaptım, ama ortaya çıkmamıştım. Mücadeleye girdiğim anda bireysel gözüküyordu, ama bireysel değildi. Arda bireysel olduğu, yeterli bilgiye sahip olmadığı için geri adım atmak zorunda kaldı. Latin Amerika’daki devrimci kültürün sporcuları etkilemesi çok daha kolay.

- Kritik tartışmaya gelelim. Maradona mı, Pele mi?

Metin: Bir kere Pele, Viagra reklamı yapan ve kendini pazarlayan biri. Bu soruya karşıyım. Hakan Şükür mü, Metin Oktay mı denmesine benziyor.

- Soru sadece atletik performans anlamındaydı.

Cenk: Ben Maradona derim!

- İstatistikî olarak Pele daha iyi. Dört dünya kupası, üç şampiyonluk, 1300 civarında gol. Saha içi performansı benzersiz. Bunu teslim edelim, gerisi aynen Hakan Şükür – Metin Oktay olayı.

Metin: Pele, Cosmos haricinde ülkesinin dışında bir yerde oynadı mı? Maradona en zor ligde mücadele etti. Maradona futbolcu olarak da tartışmasız.

Cenk: Pele is good. Maradona is better. George is best. Metin is left. Böyle diyorum.

Metin: Pele, egemenlerin adamı. Kendini ve futbolculuğunu pazarlayan biri. Bu soruya, bu iki ismin yan yana getirilmesine de karşıyım. Viagra reklamı yapan bir adamla Maradona’yı yan yana nasıl getirirsin? Bilmemne cemaatinin reklamını yapan bir adamla Metin Oktay’ı yan yana getirebilir misin?

- Peki abi, kızma. Sorulmamış sayalım.

Metin: Hangi futbolcunun yerinde olsaydın hangi demeci verirdin diye sorulsa, ben Tanju’nun veya Hakan’ın yerinde olmak isterdim. Bir tek şu açıklamayı yapmak için: “Tek kral vardır, o da Metin Oktay’dır.”

Shaktar Donetsk (Joe Strummer & The Mescaleros, “Global a Go-Go”)

Cenk: Ses çok tanıdık.

- Bugün ikinci defa dinliyoruz, o kadar tüyo verelim…

Cenk: Bu Joe Strummer değil mi?

- Evet. 2000’lerde kurduğu grubu Mescaleros’la. Şarkının adı “Shaktar Donetsk”.

Cenk: Lucescu!

- Evet, Lucescu’yu konuşalım diye çaldık. Şarkı, Shaktar taraftarı Makedon bir göçmen çocuğun hikâyesi…

Cenk: Joe Strummer bu işte. Bir İngilizin, prömiyer lig dışında bir takıma, bir Ukrayna takımına şarkı yapması! Takdire şayan bir hareket… Shaktar Donetsk ismini eskiden de duyardık, ama Lucescu çalıştırmaya başladıktan sonra Şampiyonlar Ligi’nde, UEFA’da seyretmeye başladık. Shaktar’ı çok iyi bir yere getirdi… Hatta İstanbul’da UEFA finalinde oynadılar ya Werder Bremen’le, o maçta Shaktar’ı desteklemiştik tabii ki. Nitekim, sağolsunlar, aldılar maçı. Lucescu’yu Türkiye’ye gelmiş antrenörler arasında apayrı bir yere koyuyorum. “Takımı nasıl oynatıyorsun” sorusuna “Nietzsche taktiğiyle oynatıyorum” demişti.

- Nietzsche taktiği neymiş?

Cenk: Onu bizim basın deşmemişti. (gülüyor) Nietzsche taktiği sözü yetti zaten. Fotospor mu, Fotomaç ya da Fanatik mi, emin değilim, kutu içinde “Nietzsche kimdir?” diye açıklama yapmışlardı. Oraya soktu yani Nietzsche’yi. Lucescu her şeyden önce entelektüel bir adamdı.

- Liverpool maçına gittiklerinde Beatles müzesine götürmüş Galatasaraylı topçuları.

Cenk: Öyle yanları vardı. Beş dil bilen, felsefeden falan konuşan bir adam. Türkiye’de çok saldırıya uğradı. Bizim basının bütün şovenliği orada ortaya dökülmüştü, adama Çingene dediler, şopar dediler, demedikleri kalmadı. Ama Lucescu olgun insan, hiç takmadı. Kadri kıymeti bilinmemiş bir adamdır. Galatasaray’dan alacağını bırakıp gitti, bayağı yüklü bir paraydı. Sonra Beşiktaş’ı şampiyon yaptı. Oradan kovuldu, gitti Shaktar’ı yoktan varetti.

- UEFA şampiyonu yaptı. Daha ne olsun?

Metin: Çok önemli felsefî bir sözü vardı. Köpekler, atlar… Nasıldı o?

Cenk: “Köpekler istiyor diye atlar ölmez.” Romen atasözüymüş.

Metin: O söz yeter.

- Galatasaray’ı gayet vasat bir kadroyla, toplama bir takımla şampiyon yapmıştı…

Metin: Eşantiyon verilmiş iki futbolcu vardı, sağbek Peres, solbek Victoria.

- Orta sahada Uruguaylı tekaüt Fleurquin…

Cenk: Bir de Bülent Akın vardı…

- Lucescu o kadroyu Şampiyonlar Ligi’nde ilk sekize soktu. O başarıyı elde eden çıkmadı hâlâ.

Metin: Özür dileyerek bir şey söyleyeceğim. Mesela, Şenol Güneş niçin bu ülkede bir Fatih Terim gibi olamadı? O da en az Fatih Terim kadar başarılara sahip.

Cenk: Basın onun saçını tarama tarzına takmıştı. Fatih Terim’inki İtalyan tarzıymış.(gülüyor) “Dünya Kupası’nda böyle saç mı taranır” diye başladılar… “Avrupa takımıyla karşılaşmadık, babam da çıkar yarı finale” dediler.

Metin: Ben onun başarısında, başarısızlığında değilim. Medyanın ölçüsü başarı, ama sadece o da değil, başka şeylere takılıyorlar. Lucescu’ya da cephe aldılar, çünkü medyatik olmadı adam. Brian Birch niye kovuldu? “Futbolda mafya düzeni var” dediği için.

- Lucescu da aynen öyle dedi, tefe koydular.

Cenk: İpini ondan sonra çektiler adamın.

Metin: 1974’te, üst üste dördüncü şampiyonluğa gittimiz sezonda, Brian Birch’ü Bolu’da dövmeye kalktılar, ondan sonra gözaltına aldılar. Birkaç futbolcuyla birlikte gece nezarette kaldı, sabah serbest bırakıldı.

- O Bolu maçı büyük hadiseydi. Saha içinde olanlar ayrı, saha dışında olanlar ayrı rezaletti.

Metin: Dördüncü sene şampiyon olacaktık. Bolu’da engellediler. Tezgâh orada kurulmuştu. O sene de geçen seneki gibi şampiyon oldu Fenerbahçe.

- Böylece geldik son parçanın mevzuuna…

Şiki Şiki Baba (Ferdi Tayfur, Kemal Sunal’lı “Atla Gel Şaban” filminden)

Cenk: (parçanın ilk notalarında) Bu “Şiki şiki baba” gibi…

- Ta kendisi.

Metin: Hint müziği değil mi bu? Biz çocukken bir ara Hint filmleri modası vardı. Bunların en akıllarda kalanı “Avara” adlı filmdi. Raj Kapoor söylerdi… (“Avaramu”yu mırıldanıyor)

- “Şiki Şiki Baba”yı çalma sebebimiz şike işleri…

Metin: Aslında, şikenin ağababası bu spor organizasyonunu yapanlar, düzenleyenler. Bu iş organize edilmiştir. Ortam böyledir. Kulüp başkanı niçin kulüp başkanı oluyor? Takımı şampiyon yapsın diye. Hepimiz biliyoruz ki, sonuçlar sadece yeşil sahalarda alınmıyor. Bir ülkede rüşvet varsa, sporda şike vardır; şike, rüşvetin spordaki adıdır. Yakalananları vardır, yakalanmayanı vardır. Belki son olaylarda başka amaçlar da güdülmüş olabilir. Bazılarının kurban da olabileceğini düşünüyorum. Bu gidişin sonunda Elarabi Fener diye bir takım çıkabilir ortaya. (gülüyor) Artık uluslararası sermayenin en önemli amaçlarından biri, onları güçlendiren alanlardan biri futbol.

- Şike davası nereye bağlanır sence?

Metin: Nereye bağlanırsa bağlansın, hiç farketmez. Hangisi temiz? Tencere dibin kara, seninki benden kara… Sporda şiddet yasası niçin çıktı? Sporu korumak için mi, yoksa yöneticileri korumak için mi, özellikle siyasîleri? Başbakan basketbol maçında da ıslıklandı, Arena’nın açılışında da ıslıklandı. Bazı kulüp başkanları, yıllarca piyon olarak kullandıkları taraftar gruplarından rahatsız olmaya başladılar. Taraftar grupları kendi kimliklerini ortaya koymaya başladılar çünkü. Bu yasa sporu temizleme yasası değil, tepkileri öldürme yasası. Bugün trilyonların döndüğü bir sektör bu. İş kanunları sporculara uygulanmaz maddesi var ya! Sporcu kulübün emir ve talimatlarına uymak zorunda! Seni kampa çağırdığı zaman, gitmek zorundasın. Halbuki beni kampa aldığı zaman mesai vermesi lâzım. Kulübün aleyhine konuşamazsın, yönetici aleyhine konuşamazsın. Kulübün emir ve talimatlarına uymak zorundasın! Bank Asya’da falan uygulanıyor, antrenörler maçtan sonra demeç vermek zorundalar. Mecbur. Ben o kadar reklam panosunun önünde niye konuşmak zorundayım kardeşim? Genel kural vardır, maçtan sonra 24 saat antrenör konuşmaz, çünkü o durumda yanlış konuşabilir. O ortamda “ben konuşmak istemiyorum” diyemiyorsun. Cezası var konuşmamanın.

- Federasyon seçimine ne diyorsun? Yıldırım Demirören “UEFA kimmiş, Avrupa şampiyonalarına üç-beş sene katılmasak da olur” dedi ve federasyon başkanı seçildi. Üstelik, şike soruşturmasında adı zanlıların arasında geçiyor.

Metin: Bence bir tek kişi federasyon başkanı olsaydı bu işin içinden çıkardı. Demirören’in yerine Demirel’i yapsalardı, bir formül bulurdu. En kötü ihtimalle “var mı bunun başka izahı?” derdi, çıkardı işin içinden. (gülüyor) Sorulan sorulara değil de, kendi sorularına yanıt verecek bir adam gerekiyordu; Demirel uygun olurdu, “fevkalâde yanlış yapmışlar” derdi. (gülüyor) Demirel başbakan, Mahir’ler hapishaneden kaçmış. Demirel’in henüz haberi yok. Koşarak yanına geliyorlar, haberi veriyorlar. “Ne diyorsunuz?” diye soruyorlar. “Fevkalâde yanlış yapmışlar” diyor. (gülüyor)


Cenk: Sıkı Beşiktaşlı arkadaşlarım bana, sekiz gol atmanız gereken maçta sekiz gol atarak şampiyonluk ne iş falan derler arada. Haklı olabilirler, mantıklı bir açıklaması yok çünkü. Geçen sene de kirlenmeyecek kadar aşağıda olduğumuz için temiz kaldık belki. Gerçi Metin abiyle tanıştıktan sonra taraftarlık algımızda bayağı değişiklikleroldu. Eskisi gibi maç seyredemiyoruz artık, iyi mi oldu, kötü mü oldu, bilmiyorum. Arada iddia oynuyorduk, ondan da kıllandık. Bu kadar manipülasyona açık, para konuşur bir ortamda temizlik ham bir hayal. Ama işte bizim de yöneticileri değil, oynayanları sevmek gibi bir huyumuz var. Yoksa ilkgençliğimizin bir bölümü tarumar olur.Hani Rolling Stones’un dört şarkıda playback yaptığı anlaşılınca Stones fanları “Depeche Mode’u canlı seyredeceğimize, Stones’u playback seyrederiz” demişler, durum biraz böyle. (gülüyor)

Metin: Ayın 22’sindeki eyleme bekliyorum hepinizi, haberiniz olsun. UEFA toplantısını protesto edeceğiz.

- Dinamo Express olarak tam kadro orada olacağız. Söz.

Bir+Bir Söyleşi: Yücel Göktürk


*****     *****     *****     *****     *****     *****


'Yeni Metin Kurtlar Vereceğimiz Mücadeleyle Ortaya Çıkacaktır'

"Bence dinde yobazlık neyse futbolda fanatizm odur" 
Metin Kurt

Metin Kurt abimiz aramızdan ayrıldı ya, şimdi kendimizi biraz daha yalnız hissediyoruz o ceza sahasında. Futbolda artık yalnızlığımız paylaşabileceğimiz Socrates'ler, Metin kurt'lar yok. O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gitmişler. Onların nesli tükenirken, ahmakça bir fanatizm yarışıdır sürüp gidiyor...

Kendisiyle "spor emekçileri sendikası"nın kuruluşu ilan ettiğinin ertesi günü Kadıköy'deki Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde biraz laflamıştık. Bir röportaj çıkmıştı ortaya. Sendika şu an ne durumda bilmiyorum ama onun öncülüğündeki bu girişimlerin sonuçsuz kalmaması sanırım isteyeceği tek şeydir.

"Günümüzde Türk futboluna baktığınız zaman ne görüyorsunuz?" sorusuna, "Bir batakhane görüyorum, gençleri yutan bir batakhane!" cevabı veren Metin Kurt abimizin devrimci bir hücre olan yüreği bugün itibariyle durmuş. Nazım'ın da dediği gibi "Sınırlarda(çizgide) yaşamak yaşamaksa eğer, desenize ben ölümsüzlüğe uyanmışım..."

Mücadeleniz, Spor Emek-Sen ile yeni bir sürece evrildi. Bu faaliyet içerisinde temel amaçlarınız nelerdir?

Bizim esas mücadelemiz sistemledir. Bugün sporda şike yoktur, doping yoktur, mafya yoktur, şiddet yoktur, ırkçılık yoktur diye iddia edebilir misiniz? Hepsi vardır. İşte bunlar sistemin sorunudur. Biz bu sistemde ezilen kesimi bir araya getirip onların özgürleşmesini sağlayacağız. Bu konuyu daha geniş bir tabana yayabilmek için de devrimci spor emekçileri sendikasını kurmak zorunda kaldık. Anayasala haklarımızı, evrensel haklarımızı sağlama almak onları güvence altına almak için örgütleniyoruz. Emekçinin en büyük silahı örgütlü olmaktır. Bugün eğer Türkiye’de spor emekçileri bu doğal haklarından bile yoksun bırakılmışsa, yöneticilerin iki dudağı arasına bırakılmışsa bu örgütsüzlükten kaynaklanıyor. Yürüdüğümüz yol belli,12 Eylül öncesi de denedik ve başarmıştık. Eser Özaltındere İstanbul başkanlığı yaptı. Beşiktaş sorumlusu Mehmet Ekşi, Trabzon sorumlumuz Şenol Güneşti.

Peki, ne gibi somut adımlar atılacak?

Öncelikle spor-iş yasasını çıkartmak için mücadele edeceğiz. Zengin ve son model otomobillere binen futbolcu/sporcu modeli yalnızca tavandaki bir avuç azınlık. Esas olarak, sömürüye açık, bugünleri ve yarınları yöneticilerin/patronları iki dudağı arasında olan geniş bir kesim var. İşte biz, tabanda yer alan bu spor emekçilerini örgütleyeceğiz. Bunlar devasa spor sektörünün sesi çıkmayan emekçileridir. Bu kesime yönelik bir kanun yok. İş kanunu bile sporculara uygulanmaz deniyor. Halbuki, sporcularda tam gün çalışıyor. Öncelikle spor emekçileri bir araya gelmeli ve spor iş yasasını çıkartılması için uğraş vermelidir. Çünkü gerçek güvenceleri spor iş yasasıdır.

- Spor-iş yasasının çıkması ne gibi bir kazanım olacak?

Kanun çıktığı zaman sporcu parasını alacak. Normalde nasıl işçi ücretini alamadığı zaman mahkemeye başvurup alabiliyorsa aynı şekilde spor emekçileri de alacak. Bugün hukuk sisteminde bu konuyla ilgili yasal bir boşluk var. Futbol üzerinden gidelim. Başkanlar ve yöneticiler kulüpleri kendilerine borçlandırıyorlar ve bu sayede uzun yıllar orada yöneticilik yapıyorlar. Sporculara da istedikleri gibi davranabiliyorlar. Spor-iş yasasıyla bu boşluk doldurulacak. Patron patronluğunu bilecek, işçi emekçiliğini bilecek. Kulübün bütçesi bu kadar az ise neden hovardalık yapıyorsun, neden kulübün geleceğini ipotek altına alıyorsun? İş kanununda bunlar belirtilecek. Çalışmalarımızı başlattık. Bizim amacımız, bu hukukun yerine gelmesi. Sorunları biliyoruz, haklarımızı biliyoruz. Bunların yasal güvence altına alınması için hukukçularımızla çalışıyoruz. Tabanı örgütleyeceğiz, tabandan aldığımız güçle üst düzey yöneticilere çıkıp, bunun kanunlaşmasını isteyeceğiz.

- Yöneticiler/patronlar keyfi davranamayacak yani…

Aynen öyle. İş kanunu olmadığı sürece bu düzen böyle sürecektir. Sporcu örgütsüz olduğu için mevcut duruma katlanmak zorunda. Örneğin, sporcunun sözleşmesinin son senesini girildiğinde kulüp diyor ki ‘ya sözleşmenin bizim istediğimiz şarlarda uzat ya da seni oynatmayız’… Bu durum büyük bir sömürü örneğidir. Spor emekçiler birlikte hareket edecek. Biz bu devrimi gerçekleştireceğimizi düşünüyoruz. Çünkü yeterli birikimimiz var, deneyimimiz var, geçmişte yaptığımız çalışmalardan sonra bu alanın nasıl dönüştürülmesi gerektiğini, nasıl bir örgütlenme çalışması yapabileceğimizi biliyoruz. Buna uygun kadrolarımızda var şu anda. Ama bütün isimleri şu aşamada açıklama durumumuz yok.

- Bir de amatör-profesyonel ayrımı var…

Amatör dedikleri sporcular bize göre sözleşmesiz güvencesiz spor emekçileridir. Profesyoneller ise sözleşmeli güvencesiz sporcudur. Aynı işi yapıyorlar. Gelirleri farklı ama güvencesizlikleri aynı. Yani, düzenin sporu düzenin spor emekçileri var. Sporun amatörü diye bir şey yoktur. Bu düzen içerisinde spor iş yasası ile bunları sosyal güvenceye kavuşturmak esas amacımız. Milyonlar kazanan adamın sendikada ne işi var diyorlar. Biz onlar için kurmuyoruz ki zaten. Tabandaki spor emekçisin sorunlarını çözmek için örgütlendik Bu örgütlenmeyi tamamladığımızda bizde de İtalya’daki gibi sporcu grevleri olacaktır.

- Peki bu mücadele her branşın kendi sendikasını kurmasına evrilebilir mi?

Daha sonra olabilir. Oraya giden bir kapı açılacaktır. Ama şimdi hep beraber hareket etmemiz gerekiyor. Spor iş yasası tüm spor emekçilerini ilgilendiriyor. Bütün branşlarda sendika kurulur ve bir konfederasyon örgütlenir. Spor iş yasasını çıkartmak için önce bir araya gelmemiz gerekiyor. Bunu başardıktan sonra herkes kendi sendikasını kuracaktır. Güçleri bölmemek lazım. Spor iş yasası taslağı hazırlanacak, işin uzmanlarıyla bunlar değerlendirilecek, sempozyumlar vs. ile geniş kitlelere ulaştırılacak, diğer ülkelerdeki deneyimlere bakılacak. Bugünkü hükümet bizim hazırladığımız taslağı elbette ki hemen kabule etmeyebilir. Ama bu bir mücadele sürecidir.

- Toplumsal muhalefetin gelişmesine katkıda bulunacak mı peki?

Ben inanıyorum ki, bizim spordaki örgütlenmemiz, eminim şu anda örgütlenme konusunda geriye düşmüş devrimcileri, ilericileri, sosyalistleri yeniden atağa kaldıracaktır. Bunun bir model olabileceğini düşünüyoruz. Spor emekçileri sendikası olarak elimizden gelen gayreti göstereceğiz. Sporcuların herhangi bir sorun karşısında kapısını alabileceği bir adresi yaratıyoruz. Spor emekçisi kavramını, sporun bir iş kolu olduğu kavramını, bunun yasalaştırılmasını sağlamak sporda devrimin başlangıç noktasıdır. Sporcuların sisteme sorgulamaya ihtiyacı var. Onları başlatacak nokta bu faaliyetin kendisidir.

- Sporcu ve solcu olmak bir çok sporseverin görmek istediği bir şey aslında…

Geçtiğimiz günlerde Bursasporlu Ivan Ergiç’le bir paneldeydik. Beni medyadan tanıyormuş, sendikal faaliyetlerimiz biliyormuş. Kendi ülkesinde felsefe eğitimi almış ve gerçekten derin bir bilgiye sahip olduğu belli oluyor. Sistem içerisinde şunu itiraf edecek kadar dürüst: Biz gereğinden fazla para alıyoruz. Doğru söylüyor. Onlara verilen trilyonlar sabah 6 da kalkıp işine gitmek zorunda olan emekçilerin emeğini bir karşılığıdır, aslında. Milyonlarla genç bugün , sporcu olmak umuduyla, sınıf atlamak umuduyla yaşıyor. Bunları sevk eden şey sistem içerisindeki bu idollerdir. Zengin futbolcuların geride kalan yoksul hayat hikayeleri efsanesi… Solcu sporcular, endüstriyel futbolun bu ayak oyunlarını deşifre edecek kimselerdir bana göre.

1970’li yıllarda ben Galatasaray forması giyerken temdit uygulaması vardı. Mukavelem bitmişti ve kulübe gittim. ‘Sana 110 bin lira vereceğiz’ dediler. ‘Peki dedim bana sormayacak mısınız kaç para istiyorum diye?’. Bunu üzerine ‘Niye soralım ki’ dediler, ‘senin mukaveleni yapar, maaşını yatırır, sözleşmeni uzatırız.’ O zaman beni niye çağırdınız dedim, ben kabul etmiyorum sizin teklifinizi ve bunu protesto etmeliyim dedim o an. İlk defada sakallarımı bunun için uzattım.

Tavandaki 3-5 sporcu değil taban örgütlenecek. Atılan hiçbir şut emekçilerin kalesine girmeyecek. Biz önce sporcuları örgütleyeceğiz sonra hukukçularımızla hazırladığımız taslaklardan sonra idarecilerin kapısını çalacağız.

Biz sporda devrimi gerçekleştireceğiz derken, tabanı örgütlemekten bahsediyoruz. Spor işi yasası sporda devrimin değil başlangıcın bir ifadesi olacaktır. Sonuç olarak BirGün mutlaka…

Endüstriyel futbol futbolcuları birbirine düşmanca rekabet eder hale getirdi.

Sen yöneticiye sesini çıkaramazsın ama onlar senle istediği gibi oynarlar. Başvuracağın, hakkını arayacağın bir mecra yoktur. Örgütsüz olduğun için mecburen itaat edeceksin.

- Başka Metin Kurtlar var mı?

Olmamasının nedenini araştıralım. 68 kuşağından ağabeylerimiz benimle iletişim kurmasaydı, tartışmayı, okumayı bana aşılamasalardı, gerektiğinde benim Avrupa’dan getirdiğim kitapları çevirip tartışmalasalardı, Metin Kurt Metin Kurt olmazdı; bende sıradan bir futbolcu olurdum.

12 Eylül öncesinde spor arenalarında demokrat sporcular vardı. Faşist ve dinci gerici sporcular geri plandaydı. Spor bugün gericileşiyor. Gericilerin egemenliği söz konusu. Federasyonlarda ilerici insanlar, işin ilmini bilen insanlar vardı. Sporda faşistleşme gericileşme süreci Refaattin Şahin’in Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ne getirilmesiyle başlamıştır. 1979 yılında 2. Milliyetçi Cephe hükümeti döneminde başladı. İlk yaptığı iş, tüm devrimci ve ilerici diye tanımlanan spor akademili öğrencileri yerlerinden uzaklaştırmak oldu. Yerlerini işi bilmeyen ve daha az yetenekli olsa da kendi adamları olan kimseler geldi. Bütün su başlarını tuttukları için, bu arada darbe ile solda gücünü yitirdiği için meydan gericiler kaldı. Yeni Metin Kurtlar vereceğimiz mücadeleyle ortaya çıkacaktır.


BirGün Söyleşi: Kemal ILIKKAN 




24 Ağustos 2012 Cuma

SAĞLIKTA VURGUN ZAMANI - DR. ERGÜN DEMİR - DR. GÜRAY KILIÇ

Sağlık hizmetinin diğer hizmet sektörlerinden farklı olduğunu yetkililere hatırlatmakta fayda var. Bu alanın ticareti sağlığı korumayı değil daha çok hasta olmayı gerektirir. Bu tüccar yaklaşımı ile bu alanı kurgulamak çok tehlikeli sonuçlara yol açar.


Fakir Fukaraya Kömürle Makarna, Sağlık Tekellerine Bavul Dolusu ABD Doları!

AKP hükümeti, bir yandan yıllardır uyguladığı sosyal politikalarla yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine onlara makarna, kömür dağıtarak önce şükretmelerini ve böylece sonrasında da dağıtılan makarna ve kömürün oy’a tahvilini hedeflemekte; diğer yandan ise ülkenin kaynaklarını bir takım tekellere aktarmanın mekanizmalarını dâhice formüllerle yaratmaya devam etmektedir.

Hükümet, 25.06.2012 tarihinde yayımladığı “Döviz Kazandırıcı Hizmet Ticaretinin Desteklenmesi Hakkında Tebliğ (No 2012/4)” ile Türkiye'nin döviz kazandırıcı hizmet gelirlerinin arttırılması ve hizmet sektörlerinin (Sağlık Bilişim,Eğitim) uluslararası rekabet gücünün geliştirilmesi için Türkiye'de yerleşik yararlanıcıların gerçekleştirdikleri faaliyetlere ait giderlerin bir kısmının "pazara giriş", "yurt dışı tanıtım", "yurt dışı birim", "belgelendirme", "ticaret heyeti", "alım heyeti" ve "danışmanlık" adı altında Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu'ndan karşılanmasının yolunu açmıştır. 


AKP hükümeti için Sağlık Şirketlerini Zengin Etme Vakti!

Bu tebliğ’in Ekonomi Bakanlığının protokol yaptığı sağlık turizmi şirketleri ile hastane işleten sağlık kuruluşlarına yönelik sağladığı destekler şu şekilde sıralanıyor: Yurt dışından gelen hastalara rehberlik, danışmanlık ve organizasyon hizmetleri sunan sağlık turizm şirketleri ile sağlık sektöründe faaliyet gösteren, Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmış veya Sağlık Bakanlığına bağlı kuruluş, üniversite hastanesi veya bunları işleten sağlık kuruluşlarına;


*Yatırım Raporu desteği; Uluslararası mevzuat veya yatırım konularında satın alacakları veya hazırlatacakları raporlara ilişkin giderler için sağlık turizmi şirketleri ve sağlık kuruluşları için %60 oranında yıllık toplam en fazla 100.000 ABD Dolan tutarında, işbirliği kuruluşları için %70 oranında ve yıllık toplam en fazla 300.000 ABD Dolan tutarında olan meblağ karşılanır. (madde 7)



*Tedavi masrafı desteği; Bakanlığın belirlediği hedef ülkelerden sağlık kuruluşları tarafından Türkiye'deki sağlık kuruluşlarına getirilen hastaların uçuş giderleri %50 oranında ve toplam tedavi masraflarının %20'sini geçmemek üzere hasta başına en fazla 1.000 ABD Doları tutarında meblağ karşılanır (madde 8) 



*Yurtdışı tanıtım desteği; Yurt dışında düzenlenen fuar, kongre, konferans ve/veya bağımsız tanıtım programı kapsamında yapılan tanıtımlara ilişkin sponsorluk, reklam, tanıtım, danışmanlık, katılım ve organizasyon giderleri; sağlık kuruluşları veya sağlık turizmi şirketleri için %50 oranında ve yıllık toplam en fazla 300.000 ABD Dolar tutarında, işbirliği kuruluşları için %70 oranında ve yıllık toplam en fazla 500.000 ABD Doları tutarındaki meblağ karşılanır. (madde 9)



*Reklam gideri desteği; Sağlık kuruluşları, sağlık turizmi şirketleri ve işbirliği kuruluşlarının arama motorlarında yapacakları, arama ağı reklamları da dâhil olmak üzere reklam ve tanıtım giderleri; %50 oranında ve sağlık kuruluşu, sağlık turizmi şirketi veya işbirliği kuruluşu başına yıllık en fazla 100.000 ABD Doları tutarında meblağ karşılanır (madde 11)



*Yurtdışı birim ve kira gideri desteği; Sağlık kuruluşlarının, sağlık turizmi şirketlerinin veya işbirliği kuruluşlarının doğrudan veya yurt dışında faaliyet gösteren şirketleri ya da şubeleri aracılığıyla açtıkları birimlerin kira giderleri 4 (dört) yıl süresince karşılanır. Bu madde kapsamında; sağlık kuruluşları ve sağlık turizmi şirketleri her bir birim başına %60 oranında ve yıllık en fazla 200.000 ABD Dolan tutarında, işbirliği kuruluşları her birim başına %70 oranında ve yıllık 300.000 ABD Doları tutarında desteklenir. (Bir sağlık kuruluşu, sağlık turizmi şirketi veya işbirliği kuruluşu yurt dışı birim desteğinden en fazla 10 (on) birim için yararlanabilir) (madde 12)



*Belge ve sertifika desteği; Sağlık kuruluşlarının uluslararası teknik mevzuata uyum sağlamak veya yurt dışı pazarlara girmek amacıyla aldıkları belge, sertifika veya akreditasyona ilişkin alım, yenileme ve danışmanlık giderleri; her bir belge, sertifika veya akreditasyon türü için%50 oranında ve en fazla 50.000 ABD Dolan tutarındaki meblağ karşılanır (madde 13)



*Ticaret ve alım heyetine destek; Bir ticaret heyeti veya alım heyeti programı kapsamında; her bir katılımcının ulaşım ve konaklama giderleri ile programa ilişkin reklam, pazarlama, danışmanlık, tanıtım ve organizasyon giderler i%70 oranında ve program başına en fazla 150.000 ABD Dolar tutarındaki meblağ karşılanır. (Bir işbirliği kuruluşu bir takvim yılı içerisinde en fazla 5 (beş) kez ticaret heyeti ve en fazla 5 (beş) kez alım heyeti desteğinden faydalanabilir.) (madde 14)



*Sosyal yardım desteği; Bakanlık Türkiye'nin uluslararası sağlık turizmi gelirlerini artırmak, pazara girişi sağlamak ve ülke tanıtımı yapmak amacıyla hedef ülkelerde ticaret heyetleri kapsamında sosyal yardım projeleri koordine edebilir. Sosyal yardım projesi içeren ticaret heyetleri için bu madde kapsamındaki destek %100 oranında uygulanır. Söz konusu sosyal yardım projeleri kapsamında yardım amaçlı malzemeler ile yardım için gerekli olan profesyonel ve yerel personelin taşıma, ulaşım, konaklama ve hizmet giderleri de karşılanır (madde 14/7)



*Danışmanlık desteği; Sağlık turizmi şirketleri veya sağlık kuruluşlarının Bakanlığın ön onay verdiği konularda satın aldıkları danışmanlık hizmetlerine ilişkin giderler %50 oranında ve yıllık en fazla 200.000 ABD Doları tutarındaki meblağ karşılanır (madde 15)


*Bakanlık, bu Tebliğ çerçevesinde desteklenen veya destek kapsamına alınacak yararlanıcıların döviz kazandırıcı hizmetlerin desteklenmesi konularındaki stratejilerin oluşturulması, geliştirilmesi ve uygulanması konularında gerçek ya da tüzel kişilerden yıllık en fazla 5 milyon ABD Doları tutarında danışmanlık hizmeti satın alabilir. (madde 38)


SONUÇ OLARAK: yayımlanan tebliğ’den açıkça anlaşıldığı üzere sağlık hizmetleri uluslararası ticaretin bir parçası haline getirilmekte ve bu sürecin yönetimi Ekonomi Bakanlığına bırakılmaktadır. Daha önce yapılmış mevzuat değişiklikleri göz önüne alındığında sağlık hizmetinin doğası gereği olması gereken etik kurallar ve hizmetin niteliğini değerlendirmenin göz ardı edildiği ve sağlık hizmetini üreten hekimlerin ve sağlık çalışanlarının sadece bir maliyet kalemi olarak değerlendirildiğini hatırlamak gerekmektedir. 


Sağlıkta Dönüşüm Programının bir bütün olarak bu ülke yurttaşlarının sağlığını korumak ve yükseltmek amacını taşımadığı ve bu tebliğden de anlaşılacağı üzere hem vatandaşlarımızın hem de sağlık turizmi adı altında diğer ülke insanlarının hastalıklarından nasıl gelir elde edileceğinin öncelendiği açık biçimde ortaya çıkmıştır. 

Sağlık hizmetinin diğer hizmet sektörlerinden farklı olduğunu yetkililere hatırlatmakta fayda var. Bu alanın ticareti sağlığı korumayı değil daha çok hasta olmayı gerektirir. Bu tüccar yaklaşımı ile bu alanı kurgulamak çok tehlikeli sonuçlara yol açar. 

Serbest Sağlık Bölgeleri ile tıbbi etik kurallarının ve sağlık çalışanlarının özlük ve ekonomik haklarının göz ardı edilebileceği alanlar oluşturmak ve bu alanlarda faaliyet gösterecek şirketlere kamu kaynaklarını peşkeş çekmek ülkemizin, halkımızın, hekimlerin ve sağlık çalışanlarının yararına olmayacaktır. 

Sağlık en temel insan hakkıdır.
Sağlık hizmeti, döviz kazandırıcı ticari faaliyet değildir!



---------------------------------------------------------------------------


EK: Bu Tebliğ'de geçen bazı Tanımlar;

Bakanlık: Ekonomi Bakanlığı'nı,
Genel Müdürlük: Serbest Bölgeler, Yurtdışı Yatırım ve Hizmetler Genel Müdürlüğü'nü,
Alım heyeti: Ülkemize yeni pazarlar bulunması veya ülkemizin ekonomik ve ticarî açıdan tanıtımı amacıyla; yurt dışında faaliyette bulunan şirket, kurum, kuruluş temsilcileri
Birim: Yurt dışında açılan ofis, bilişim merkezi, irtibat ofisi veya Türkiye'ye hasta getirilmesi amacıyla faaliyet gösteren ön tanı merkezini,
İşbirliği kuruluşu: Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM); Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB); Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK); İhracatçı Birliği; Ticaret ve/veya Sanayi Odası; sektör dernek, birlik, konsey veya kuruluşu; işadamı dernek, birlik veya kuruluşu ya da teknokenti,
Sağlık turizmi şirketi: Yurt dışından gelen hastalara rehberlik, danışmanlık ve organizasyon hizmetleri sunan şirketi,
Sağlık kuruluşu: Sağlık sektöründe faaliyet gösteren, Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmış veya Sağlık Bakanlığı'na bağlı bir kuruluşu, üniversite hastanesini veya bunları işleten şirketi,
Şirket: Borçlar Kanunu veya Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre kurulmuş şirketi,
Yararlanıcı: Türkiye ve/veya serbest bölgelerde yerleşik olup döviz kazandırıcı hizmet sektörlerinde faaliyet gösteren; sağlık turizmi şirketlerini, sağlık kuruluşlarını, bilişim şirketlerini, teknokentleri, film dağıtımcısı ve/veya yapımcısı şirketleri, eğitim kurumlarını ve söz konusu sektörlerdeki işbirliği kuruluşlarını ifade eder.



Muhalefet.org




AYIP ETTİN BE METİN ABİ!

Bizim ülkemiz insanlarının futbol ile ilişkisi biraz farklı. Toplumsal yapınında etkisiyle futbolcularımız pek bir garip. Yani hiç Sokrates gibi bir futbolcumuz olmadı ve Breitner gibi...Aslında neredeyse hiç dememiz gerekir. Çünkü Metin Oktay ve Metin Kurt gibi iki oyuncuyu unutmak hem onlara haksızlık olur, hem de Hakan Şükür, Emre Belözoğlu gibi adamların futbol içindeki yerlerini iyice meşrulaştırmak olur. Metin Oktay iyidi, hastı ve insandı ama Metin Kurt bambaşkaydı. Sol Kanat isimli bir bölümümüzün fanzinimizde mevcut olması nedeniyle özellikle ilgi alanımızdaydı. Kuşkusuz onun içinde Sol Kanat bölümümüzde yer ayırdık. Burada ondan bahsetmemizin nedeni bu sabah yaşama veda etmesi.


Metin Kurt sol kanattan bindirme yapan tüm yoldaşları gibi iyi futbolcuydu. Kanatları onun kadar iyi kullanan çok nadirdir ülkemiz futbolunda. Zaten bu nedenle de lakabı 'Çizgi'dir. Taraftarlar ona Çizgi Metin demişlerdir. Tabi o bunun yanında çizgide olmanın yani en uçta olmanın anlamını şöylede açıklamaktadır; "Sahada halka en yakın yer neresi? Çizgi! Bende çizgide beklerdim. Antrenör ve idarecilerin olduğu tarafta oynamayı sevmiyorum. Kapalının önünde oynamamak için bir devre sağ açık, bir devre de sol açık oynardım.''

Bu söyledikleri sadece sözde değildi. Ülkede ki ilk sporcu grevini gerçekleştirmiş, sporcu sendikası çalışmaları yapmış ve bunu başarmış biri olarak hayatta da egemen 'ne sağcıyım, ne solcu futbolcuyum futbolcu' değişinin de bir yalandan ibaret olduğunu kanıtlamıştır. O sendikal çalışma yapacak kadar sınıf bilincine sahip, seçimlerde Türkiye Komünist Partisi'nden milletvekili olacak kadar politiktir. Halkın yanında durması nedeniyle takımından uzaklaştırılmış, futbolun dışına atılmaya dahi çalışılmıştır. Ama o tüm bunlara rağmen dimdik ayakta kalmıştır. 

Şimdi futbolumuzdaki tüm bu kirlilik ve iki yüzlülüğü gördükçe, Hakan Şükür gibilerinin 'Büyük futbolcu' sınıfına sokulmaya çalışıldığını gördükçe Metin Kurt'un ne kadar büyük bir futbolcu olduğunu görüyoruz. Bizce büyük futbolcu hem dünyayı bir balet futbol oynasa nasıl oynardı dedirtecek kadar bu sporu güzel oynarken aynı zamanda tıp ve felsefe öğrenimi gören ve tüm bunların yanında ülkedeki demokrasi mücadelesinde saf tutan Socrates'tir. Bizce Büyük futbolcu kaleci dahil 8 kişiyi çalımlayıp gol atan ve açık sözlülükle ' Evet kokain kullandım ama hiç değilse Amerikalılar gibi binlerce masum insanı öldürmedim' diyen Maradona'dır. Bizce büyük futbolcu çeki uzatıp 'rakamı sen yaz' diyen rakip takım yöneticisine, 'bizi sevenleri üzmeyelim baba, bizi sevenlere ihanet etmeyelim' diyerek ders veren Metin Oktay'dır. Ve bizce büyük futbolcu 'düzenin spor ortamı, kitleleri yutan bir bataklıktan farksızdır. Şike, doping, siyaset, şiddet, küfür, kumar, mafya düzen sporunun gerçek açılımıdır. Kapitalist sistem sporu metalaştırmıştır, sporcuları da şovmenleştirmiştir.'' diyen Metin Kurt'tur. Hoşçakal Gladyatör, gittiğin yerde sol kanadı kullananları görürsen selam söyle...

Bİ HABER FANZİN


                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                        

Futbolun Spartaküsünün Ardından: Metin Kurt...

"Bugünkü spor ortamında atılan her gol emekçinin kalesine girer", "Futbol borsada değil arsada güzeldir."

Bu sözlerin sahibi Türkiye futbolunun efsane isimlerinden Metin Kurt bugün yaşamını yitirdi.

“Metin’i anlatmak için azmin ve mücadelenin sözlükteki anlamına bakmak lazım. Çocukluğundan beri hayatı hep mücadeleyle geçti. Sosyalist düşünceyle tanıştığından bu yana da politik görüşlerini mücadelesine yansıttı.”

Metin Kurt’un yaşamının belli bir dönemini anlatan Gladyatör kitabının yazarı Vecdi Çıracıoğlu, sahaların fırtına açığını böyle tanımlıyor.

Atılan her gol emekçilerin kalesini girmesin diye yola çıkan Metin Kurt, mücadele dolu futbol yaşamının ardından bu sabah hayatını kaybetti. Halka yakın olduğu için çizgide oynadığını söyleyen Kurt, halkın devrimci futbolcusu olarak hatırlanacak…

O Mücadeleci Bir Futbolcuydu…
15 Mart 1948 yılında İstanbul’da doğdu Metin Kurt. Küçüklüğünden itibaren hep peşinde koştuğu meşin yuvarlak onu 1966 yılında ilk “profesyonel” transferi Altay’a taşıdı.

Kurt’un futbolun endüstriyel haline karşı ilk savaşımı daha bu zamanlar filizlenirken, Altay’ın ardından önce PTT’ye daha sonra ise yıldızlaşacağı Galatasaray’a geldi. İngiliz teknik direktör Brian Birch yönetiminde şampiyonluklar yaşayan ve takımın değişmez yıldızı olan Metin Kurt, buradaki performansının ardından Milli Takım’da da oynamaya başladı.

Buraya kadar milli takım ve Galatasaray için her şey iyi giderken, emek sömürüsüne karşı “Futbolcu sendikası” fikrini ortaya atan Kurt takımdan "aforoz" edildi. Spor emekçileri için sendikal mücadeleye başlayan Kurt, bu mücadelesinde önceleri birçok kesimden destek alsa da basın birden kulüp talimatıyla Kurt'a sırtını döndü ancak o her şeye rağmen mücadelesini sürdürdü.

Bir milli maç öncesinde tüm takım arkadaşlarının imzaladığı bir bildiriyle basının tutumunu kınayan bir bildiri hazırlayan Kurt, daha sonra Galatasaray’da uzaklaştırıldı.

İlk Sporcu Grevinde Yine Onun İmzası Vardı
Türk futbol tarihinde ilk sporcu grevini yapan Kurt, 1976’da Galatasaray’dayken Türkiye kupası finalini oynamaya hak kazanınca vaat edilen 10 bin lira primin ödenmemesi üzerine greve gitmişti. "Antrenmana katılmama"' biçiminde uygulanan greve, ünlü futbolcular Yasin, Gökmen, Büyük Mehmet de katılmıştı.

Halka En Yakın Yerdeydi Çizgi Metin…
“Futbol oyun olarak güzel, borsada kirli ve çirkin” diyen Kurt, lakabı olan Çizgi Metin’i ise şöyle açıklıyor bir röportajda:

"Halka en yakın yer neresi? Çizgi. Ben de çizgide beklerdim. Antrenör ve idarecilerin olduğu tarafta oynamayı sevmiyorum. Kapalının önünde oynamamak için bir devre sağ açık, bir devre de sol açık oynardım."


"Artık Hiçbir Şut Emekçi Kalesine Girmeyecek"
Endüstriyel futbola karşı sporcu emeği ve hakkı için mücadelesini hiç pes etmeden sürdüren Kurt, bu kez 2010 yılında başkanı olduğu Spor Emek-Sen’in kuruluşunu ilan etmiş ve şu sözleri dile getirmişti:

"Türkiye’de spor denince akla futbol; futbol denince de akla parmakla sayılabilecek sayıda elit futbolcu gelmektedir. Sermayenin uydurduğu bu sahte ortamda sporcuların örgütlenmesi ise gereksiz görülmektedir. Oysa trilyonlar kazanan elit futbolcularla, spor emekçilerinin genelini özleştirmek, sermayenin sınıf çıkarları gereği ortaya koyduğu bilinçli bir propagandadır. Bu durum spor ve sporcu gerçeğini yansıtmamaktadır.

Sporcuların gerçek durumundan yola çıkan ve emeğin öncelikli değer anlayışını benimsemiş, şimdilik bir avuç spor emekçisi sistemden kaynaklanan ve yüz binlerce spor emekçisini içine alan spordaki sömürüye son vermek amacıyla Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası (Spor Emek-Sen)’ni kurmuşlardır.

Artık hiçbir şut emekçi kalesine girmeyecek, önce sporda ter dökenler kurtulacaktır.”

"Ne sağcıyız ne solcu" demedi TKP’den aday oldu
“Ne sağcıyız ne solcu, futbolcuyuz futbolcu” deyişinin, sağın spor siyasetini gizlemek için uydurduğu ve piyasaya sürdüğü kuyruklu bir burjuva yalanı olduğunu söyleyen Kurt, "Gerçekte siyaset, sporun babaevidir" diyerek 12 Haziran seçimlerinde TKP’den milletvekili adayı oldu.

Kurt İçin Bir Kitap ve Bir Albüm
Hayatı boyunca hep mücadele eden ve hiçbir zaman vazgeçmeyen Kurt için Vecdi Çıracıoğlu, “Gladyatör: Futbol Arenalarında Bir İsyanın Hikayesi, Metin Kurt" adlı bir kitaba imza atarken, Kesmeşeker grubu ise son albümünün kapağına taşıdığı Metin Kurt için bir de şarkı hazırlamıştı…

İşte Metin'in Şarkısı;

Metin Kurt Yalnızlığı
Fazlalık var atalım 
Denizciler, havacılar yaptı bunu 
Sardunya kırmızı bir yüzün var 
Yola çıkalım desem yolsuzuz o başka 
Haydutlar ölmeden son bir dans / Ne dersin 
Sen mi güzeldin yoksa hayat mı güzel 
Kula kulluk etmezdin / Çok yanlış biriydin 
Sen mi güzeldin yoksa hayat mı güzel? 
Yani iki şişe ucuz şarap / Bir tarih yazabilir 
Verdiğim tüm sözler / Bir anda uçabilir 
Sıcak bir bira / Aşk sendikasında 
Metin Kurt gibi yalnızız / Ceza sahasında da 
Ne güzel, ne güzel / Ne güzel, ne güzel 
Gördüm seni cebinde / Kuşku bombasıyla 
Salıpazarı ihtişamıyla bir sofrada 
İnandığın her şeyi attığın kalbinde 
İnanmadığın her şey yedek kulübende 
Haydutlar ölmeden son bir dans / Ne dersin? 
Sen mi güzeldin yoksa hayat mı güzel 
Kula kulluk etmezdin / Çok yanlış biriydin 
Sen mi güzeldin yoksa hayat mı güzel? 
Yani ki şişe ucuz şarap / Bir tarih yazabilir 
Verdiğim tüm sözler / Bir anda uçabilir 
Sıcak bir bira / Patlat bir sigara 
Metin Kurt gibi yalnızız / Ceza sahasında da 
Ne güzel, ne güzel


Metin Kurt'un Arsından...

Bağış Erten(Radikal): Önce Lefter öldü şimdi de Metin Kurt. Ne vicdan kaldı yani ne adalet. Bu memlekette futbol sahalarında başka türlü bir dünya yaratma çabasının, aşkının ve en önemlisi zorluklarının adresi Metin Kurt artık yok. Zaten sendika da yok. Futbolun keyfi de yok. Adalet de yok, eşitlik de yok, özgürlük de yok. Şimdi kendi başımıza kaldık. Gladyatörsüz, hareketsiz, mücadelesiz. Onun ölümü bir şeye vesile olacaksa ne olur şu sendika işine vesile olsun. Ey futbolcular zincirlerinizden başka kaybedecek bir Metin Kurt'unuz vardı, onu da kaybettiniz. Hadi artık.

Mehmet Özyazanlar (Evrensel): Asıl mücadelenin sahada rakibe karşı değil, düzenin ve sporun egemenlerine karşı verilmesi gerektiğinin bilincinde olan ve bu bilinci örgütlülük çerçevesi içinde yaygınlaştırmaya çalışan bir hak ve özgürlük savaşçısı...

Dağhan Irak (Evrensel): Biz sakızcı çocukların gölgesine sığınabileceği, tüm dünyaya karşı tek başına duran abisiydi, abimizdi, yoldaşımızdı. Yanlış bir dünyada doğrusunu yaşamaya çalıştı, diz çökmeden öldü. Onun gibisinin koşu yoluna pas atacak öte alemler illâ ki bulunur da, biz bu çivisi çıkmış futbol dünyasında bu kadar yalnız ne yapacağız?

 HOŞÇAKAL SOL ÇİZGİ

"Bir süredir tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren Metin Kurt’un ölüm haberi tüm Türkiye’yi olduğu gibi bizleri de derinden sarstı.

Bundan tam 36 yıl önce, yani 1976’da, Galatasaray’da oynuyorken Türkiye Kupası finalini oynamaya hak kazandıklarında vaat edilen 10 bin TL primin ödenmemesi üzerine greve gitmişti. Spor emekçilerinin örgütlenmesi için de uzun süredir mücadelesine devam etmekteydi. En son Devrimci Spor Emekçileri Sendikası’nın kuruluşunda yer almıştı.

Metin Kurt, Endüstriyel Futbola karşı emekten yana direnişin sembolü olagelmiştir bu topraklarda. Futbolun gün geçtikçe sermayenin çarklarının sağlam bir parçası olduğu dönemlerde, bir sol açığın duruşunun neleri değiştirebileceğini görüp öğrendik ondan. Birçok kez panellerde ve sohbetlerde dinledik onu. Birlikte sendikal hakları için mücadele eden UPS işçileri için sokağa çıktık. Arena stadında kendini bilmezlerin sözlerine karşı hem İstanbul’da hem de İzmir’de bizlerle beraber sesini yükseltti.

Metin Kurt, futbolda, efendiliğiyle, dürüstlüğüyle birçok örnek futbolcu ve spor insanı kazandırmış, bu kişiler sembol isimler olmuşlardır. O, Türkiye’de ilk defa, futbolda emekçilerin haklarını savunmak için ortak bir şekilde greve gidilmesini, tüm spor branşlarında örgütlenilmesi gerektiğini bizlere öğretti. O, sadece ve sadece büyük bir futbol yıldızı olarak hatırlanabilirdi. Fakat O, yaptıklarıyla ve yapmak istedikleriyle başka bir futbolun olduğunu söyleyenlerin ve tüm emekçilerin unutulmaz efsanesi, Metin Abisi oldu.

O’nu son yolculuğuna uğurlarken mücadelesinin mücadelemiz olduğunu, her zaman spor emekçilerinin ve taraftarlarının örgütlenmesi ve hakları için her türlü mücadelenin içerisinde yer alacağımızı bildiririz.

Hoşça kal SOL ÇİZGİ…"

*Tekyumruk Galatasaray, Mavi Ateş Karabükspor, Halkın Takımı Beşiktaş, Tatangalar Sakaryaspor, Karakızıl Gençlerbirği,, Sol Açık Fenerbahce, Altay YSKA, Ya Basta Göztepe, Alkaralar Gençlerbirliği, Beleştepe Beşiktaş, Kartalspor Boranlar, Dev-Nurtepeliler, Kemenche Trabzonspor, Forza Livorno


                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                        

Futboldan Kurtuluşun Reçetesi

Metin Kurt, Kenan Başaran'la Referans gazetesi için 23 Ocak 2010 tarihinde yaptığı söyleşide Türk futbolu ve kendisi için şu saptlamalarda bulunmuştu: "Bir sınıf bilincimiz var. Önceliğimiz tavandan tabana doğru örgütlenmek. Çaycıdan top toplayıcıya kadar bu anlamda Türkiye'de 500 bin kişi var hedefimizde... İlla da "Ardaları, Semihleri ve Nihatları" örgütleme derdind değiliz. Ama yine de onların desteğini istiyoruz. Fatih Terim , hayatı boyunca hiçbir sporcuya yanlış yapmamıştır. O da Mustafa Denizli de Şenol Güneş de bizi destekler... Bizim dışımızdakiler, profesyonel futbolcular sendikası kurmak istiyor. Ama kuramazlar. 70'lerde kurduğumuz Amatör Sporcular Derneği'nin 70 bin üyesi vardı. Bunların hepsi mi öldü? Bakın, bugün sadece işsiz antrenör sayısı 6 bin. Biz bunları örgütleyerek işe başlayacağız. 1.5 ay içinde Kocaeli, Eskişehir, Zonguldak, Ankara, İzmir, Adana ve Diyarbakır'daki sendika organizasyonu tamamlanacak. Türkiye'de sporun bir iş yasası yok. Bu iş bir sektör ve sporcu da artık bir işçi. Sporun amatörü yok ama sporcunun amatörü var. Amatör ile profesyonel aynı işi yapıyor fakat amatörün hiçbir hak hukuku yok. İlk işimiz bir yasa taslağı hazırlamak. Digiturk'ü Erman'ın gidişi değil, sendika kurtarır. Bu işe milyon dolarlar harcayan Digiturk'ün de sendikaya ihtiyacı var. Çalışanların örgütlü olmaması şike, mafya, siyaset, doping, kavga, gürültü ve küfür demek... Sporda şikâyet edilen bütün sorunların çözümü sendikal örgütlenmeyle aşılabilir." 


Kurt'tan İnciler: Çok Doping Yaptım
Metin Kurt, futbol dünyasında yaşadıklarını şöyle anlatıyor: "Çok doping yaptım. Her önemli maç öncesi doping yapılırdı. Çünkü yapmazsan takıma ihanetle suçlanırdın. Bugün amatörde daha yaygın. Bedelini alkolizmle ödedim. Erken yaşta aramızdan ayrılan Yusuf Tunaoğlu, büyük bir ihtimalle bu yüzden öldü. 

Eegun Gürsoy Şikeci Mi?
Ergun Gürsoy ile aynı evi paylaştım ama 1987'deki şike iddialarını kendisine hiç sormadım. Artık onu siz takdir edin. Şike üç şekilde yapılır: Hatırla, parayla ve mafya yoluyla... Teşvik, doping ve şike finans kapitalin içinde olan şeyler. 

En Büyük Acım Mahirler
Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesi ve Deniz Gezmişlerin asılması, yaşadığım en büyük acılardır. Ne aşil tendonumun kopması ne de bacak kırılması.. Onlar için bireysel bir eylem koymayı düşünmedim; çünkü örgütlü mücadele veriyordum. 

Demirel İstifa Etti Mi?
Zaman zaman sahada, "Gol olsa ne olur olmasa ne olur" diye düşünmüşümdür. Bir milli maçta sırasında, muhtarı yemiş Demirel'in istifa edip etmeyeceğini düşünüyordum. Tribünler ise "Milli takım çok yaşa" diye bağırıyordu. Sporun olumsuz sonuçlarından biriydi. 

Gibbs Reklamı Bir Hataydı
Maddi sebeplerden Gibbs reklamında oynamıştım. Bugün bunu geçmişte yaptığım bir hata olarak görüyorum. Ben jübile bile yapmadım; çünkü bunu modern dilencilik olarak gördüm. Jübilenin de yasal bir prosedürü olmalıydı. Misal emeklilik ikramiyesi gibi... 

Milli Çelişkilerim Oldu
Bir sosyalist olarak " milliyetçi damar"ın çok kullanıldığı milli maçlarda çok çelişkiler yaşadım. Sovyetler Birliği ile oynuyoruz. Kazanırsak kapitalizm, Sovyetler kazanırsa sosyalistler kazanmış oluyor. 

Sefilce Bir Kitap Okuma 
PTT'de malzemecimiz Aydoğan, Victor Hugo'nun Sefilleri'ni getirdi ve sonra "Okudun mu" diye sürekli sordu. Ben de biraz başından, biraz ortasından ve biraz da sonundan okudum. Aydoğan yine sorunca "Okudum. Yahu bu Paris'in kanalizasyonları ne kadar genişmiş" dedim.


Kenan Başaran


                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                        

Metin Kurt’tan İnciler...

Metin Kurt’un ilk 11’i
Metin Kurt: “Ben ancak bu takımın iyi bir öğrencisi olurum.”

Mustafa Suphi , Nazım Hikmet – Kemal Türkler – Behice Boran – Ahmed Arif , Sinan Cemgil – Mahir Çayan – Harun Karadeniz – Ahmet Kaya, Yılmaz Güney – Deniz Gezmiş.

***

Metin Kurt’un futbolculuk yıllarındaki devrimci mücadelesini anlattığı bir de kitabı var. Vecdi Çınaroğlu’nun kaleme aldığı Gladyatör isimli kitapta futbolcuların haklarını almak ve korumak için yaptığı girişimler ve hayatından kesitler yer alıyor.

***

Bir gün köprü altında içiyorum. Bir tane çocuk geldi. Metin abi sen Eyüp’te teknik direktörlük yaparmısın? dedi. Yaparım dedim.

***

Bana destek verip oyuncularının parasını vermeyen yöneticinin benimle konuşma ya da bana destek verme şansı yoktur.

***

Galatasaray kötü bir dönemden geçiyor. Galatasaray’daki seçimlere de hangi başkan adayı sendikaya destek verir ya da vermez gibi bakıyorum. Ama bizim sendikal mücadelemiz açısından kimin kazandığı çok da önemli değil.

***

Emre Belözoğlu ya da Hakan Şükür gibi isimlerin yerine bir kulübün bir çaycısını üye yapmak için 10 kere giderim. Benim için çaycıyla Hakan Şükür’ün arasında bir fark yok.


                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                        

Sol Çizginin Adamı: Metin Kurt

Türk futbolunda sendikal hareketin öncüsü Metin Kurt, aileden sosyalist. Babasının küçükken ona verdiği nasihat hayatının dönüm noktalarından biri olmuş. Bir de Galatasaray’a gelip, takımı yöneticilere karşı örgütlemesi… Futbol oynadığı dönemde halka yakın olmak için tribünlerin kenarı olan kanatları, özellikle de sol çizgiyi seçen 64 yaşındaki Kurt, solcu kimliğinin nasıl taşınması gerektiğine iyi bir örnek. Önce spor emekçilerinin haklarını korumak için sendika kurdu. Şimdi de Türkiye Komünist Partisi’nden İstanbul 2. Bölge’de milletvekili adayı. 68 kuşağının son kalesi Metin Kurt, kuşağının en büyük hatasının 78 Kuşağını yaratmak olmasından dertli


Futboldan önce Metin Kurt’un hayatı nasıldı?
Nufüs kâğıdımda 15 Mart 1948 Kırklareli yazar. Oysaki doğrusu 15 Aralık 1947 Fatih Karagümrük’tür. Babam Selanik’ten, annem de Bulgaristan’dan gelmiş. 8 kardeşiz biz. Bizim ailede bize öğretilenler vardı. Aile içinde kesinlikle maddiyata dayalı şeyler konuşulmazdı. Babamız bize “Sakın sizden zayıflarla uğraşmayın. Zayıflara yardımcı olun. Eğer ille de biriyle mücadele edecekseniz sizden daha güçlüsü olsun” derdi. Babam tam olarak dile getiremese de tam bir sosyalist yaşam biçimi vardı bizim aile içinde. Senin paran benim param ayrımı olmazdı. Babamı 8 yaşındayken yitirdim. Babam Kırklareli’nde iş yaptığı için biri orada biri İstanbul’da iki evimiz vardı. O vefat edince iki evi idare edecek gücümüz kalmadı. O sırada abim İsmail Galatasaray’da oynamaya başladı. Bazen abimden gelen parayla, bazen de babamdan kalanları satarak geçinmeye devam ettik. Abim İsmail evlendiği anda ailemin birçok ihtiyacı devam ediyordu. Küçük kız kardeşlerimin okul ihtiyaçları vardı. Abimin futbol hayatı da bitince artık İsmail abim de bizim elimize bakmaya başladı.

Sizin futbol hayatınız nasıl başladı?
Çok çocuklu ailelerde bir tane adam mutlaka sivrilmelidir. Yoksa o aile yaşantısını sürdüremez. Biri çıkıp aileyi sistem içinde tutup koruyacak. Abim evlenince yerine birinin geçmesi gerekiyordu. Çıkması gereken adamın ben olduğuma karar verdim. Matematik öğretmenim beni atom mühendisi yapacağını sanıyordu ama ben liseyi bıraktım. Futbola başladım. Sonra dışarıdan bitirdim liseyi. Futbola Beyoğlu Yeni Çarşıspor’da başladım. Sonra Alibeyköy Adaletspor’a ilk transferimi 3 bin Lira karşılığında yaptım. Anneme gidip “Al bu para senindir. Bundan sonra aileye ben bakıyorum“ dedim.

Galatasaray’daki futbolcuları örgütlediğiniz döneme geri dönelim. Neler oldu o dönemde?
Bazı konularda bize uymayan bir demokrasi bulunsa da takım içinde oyuncular olarak ciddi bir örgütlenme kurmuştuk. Galatasaray Kulübü batıya açılan kapıdır. Ben başka bir kulüpte olsaydım, bana o kadar faaliyet yürütme şansı vermezlerdi. 1970 yılında Galatasaray’a geldim. O zamanlar da kitaplar okur gözlemler yapardım. Artık eyleme geçmenin zamanı geldiğini hissettim. O dönemde mukaveleler iki yıllık tek tip sözleşmelerdi. İki yıl sonra kulüp isterse tek taraflı olarak mukaveleni, federasyona mukavele ücretini yatırıp uzatabiliyordu. İstemezse de uzatmıyordu. Kulüp izin vermeden başka takıma da gidemiyorduk. Biz üç sene üst üste şampiyon olmuştuk. Sözleşmemiz bitince çağırdılar bizi. Yasin Özdenak, Gökmen Özdenak, ben ve iki arkadaşım daha masadayız. Bir yönetici geldi, “Arkadaşlar hayırlı olsun hepinize 110’ar lira veriyoruz. Buyurun imzalayın” dedi. Ben “Böyle transfer görüşmesi mi olur? Bana sormayacak mısınız bir emekçi olarak ne kadar istediğimi?” dedim. Eskiden 225 bin Lira alıyordum. İki yıl sonra 110 bin Lira önerdiler. “Ben 220 bin Lira istiyorum” dedim. Yönetici şaşırdı: “Vermeyiz. 28 bin Liraya uzatırız sözleşmeni” dedi. “Tamam uzatın ben de oynarım ama canınıza okurum. Bu anti-demokratikliği ortaya çıkarırım, utandırırım sizi“ dedim, kalktım gittim. İki sene boyunca o paraya oynadım mücadelemi de verdim.

Ne tür olaylar yaşandı bu mücadeleniz sırasında?
Ankaragücü’nü kupadan eledik. Prim yönetmeliğine göre 10 bin Lira almamız lazım. Para gelmedi. Ben takımın sözcüsüydüm. Oyuncular bana soruyor primleri. Ben de kulüp tarafından takımla ilgilenmesi için parası ödenen Turgan Ece ile konuşmaya gittim. “Turgan abi biz Ankaragücü’nü eledik primlerimiz yatmadı” dedim. “Ne primi ya! Primi mi hak ettiniz? Top mu oynadınız?” cevabını verdi. Bende: “Siz elersek para veriyorsunuz. İyi oynayıp elenseydik para mı verecektiniz?” dedim “Çok konuşuyorsun sen” dedi. Bağırdı çağırdı çıktı soyunma odasından. Arkadaşlarıma döndüm, “Bu söylenenler bana değil hepimize söylenmiştir. Ben bunu protesto edeceğim. Benle beraber misiniz? Yoksa ben tek başıma yapacağım?” dedim. Herkes desteğini verdi. Ertesi gün antrenmanı yarım saat boykot ettik. Bizim deyimimizle Franco-Turgan bir diğer deyişle Faşist General Turganko, yarım saat geç de olsa gittiğimiz antremanı iptal etmiş. Biz gidince geri geldi. “Türk futboluna anarşiyi soktunuz. Elebaşı da sensin” dedi bana. “Sevgili Generalim Turganko. Nasıl da bildin benim elebaşı olduğumu” dedim. Yasin ve Mehmet’e döndü “Siz de bunun yardakçısısınız” dedi. Bir kaç kişiyi daha bizle birlikte kadro dışı bıraktı. Topladım yine arkadaşlarımı, “Mücadeleye devam ediyor muyuz?” diye sordum. Herkesten sözü aldım yine. Kaptan Yasin ile Cağaloğlu’na gittik. Orada bir basın toplantısı düzenledik. Anarşi yaratmadığımızı hakkımızı aradığımız söyledik. Basın toplantısından sonra bir baktık ki tüm takım kampa girmiş. Biz olmayınca tehditlere boyun eğmişler. Biz en son beş kişi kadro dışı kaldık. Sonraki maç da Fenerbahçe’yleydi. Biz olmadan da kazandılar maçı ve Turgan Ece avantaj yakaladı. “Sporda kazanan haklıdır” her zaman.

Mücadelenizin istediği gibi bitmediği gözüküyor? Neden böyle oldu?
Aksine tam da mücadeleyi kazanacak noktaya gelmiştik. Tribünler bizi geri istiyordu. Ertesi gün Milliyet Gazetesi’ne bir baktım, Yasin ile Büyük Mehmet özür dilemiş. Haberi gördüm, beynimden vurulmuşa döndüm. Onlar özür dilemeden önce de “Benim dışımdakileri kadroya alın, benle uğraşın” diye açıklama yapmıştım. İşin kötü tarafı Abdi İpekçi onları çağırmış, “Metin Kurt iyice sola kaydı. Onun işi bitti. Siz de özür dileyip kendinizi kurtarın” demiş. İsmail Cem’le de benzer bir durum yaşadık. “Sakın bir emekçiyi zor duruma düşürecek bir anlaşma için çağırma” dedim. Sonra aradı, “Seni rahat bırakacağım” dedi. Abdi İpekçi’nin yaptığını kabul edemiyorum. Onun yazılarını okurduk biz.

Özür dilediler de ne oldu peki?
Özür dilediklerinin gazeteye çıktığı akşam, Büyük Mehmet bizim eve geldi. Kendisi adına bir veda mektubu yazmamı istedi. Ben sağlam bir edebiyat yaptım. Mehmet’e “Sen bunu okursan sana jubile yapmazlar. Sen jubile yapmak istiyorsun” dedim. Sonra da görüşmedik. Ardından ben Kayseri’ye gittim. Hiçbir şey değişmedi. Sonra Mehmet Fenerbahçe’ye, Yasin Amerika’ya transfer oldu.

Futbolculuğu bıraktıktan sonra neler yaptınız?
Eyüpspor’da, Kayserispor’da, Sivasspor’da teknik direktörlük yaptım. Kayserispor’u birinci lige çıkardım. Sonra Sivasspor’a geçtim. Kayseri’deki bazı oyuncularım sonrasında Sivas’a kiralık gitmişlerdi. Eski öğrencilerim aradı Sivas’a gittim. Başkanla konuşup çocuklara bir maç kazanırlarsa paralarını alacaklarını söyledim. Giresunspor maçını kazandık. Şehrin girişinde karşılandık. O hafta para verilmedi. Ertesi hafta kendi sahamızda Mardin’i 3-1 yendik. Maç öncesi parayı alacağımızın sözünü de almıştık. Başkan benden evvel gitmiş soyunma odasına. “Parayı getirdin mi?” diye sordum. Cevap veremedi. Kovdum odadan. Çocuklara dönüp bu adamların sahtekar olduğunu söyledim. Özür dileyip istifa ettim. Dışarıdaki gazetecilere: “Yöneticilerin hepsi sahtekâr. Çocuklara verdikleri sözü tutmadılar ben de istifa ettim” dedim. Sabaha eve dönmek üzere otele gittim. Gece, olay bölgesinde gizli bildiri yayınlamaktan içeri alındım!

Türkiye’de kirlenmiş futbol ortamını nasıl değerlendiriyor-sunuz?
Futbol nedir? Siyasettir. İddaa nedir? Kumardır. Şike nedir? Rüşvetin spordaki adıdır. Bugün Türkiye’de futbol ortamında hepsi vardır. Siyaset sporun babaevidir. Kumarda şike kesinlikle vardır. Mafya bunların olmazsa olmazıdır. Şiddet, küfür, ırkçılık, cinsel ayrımcılık bunların hepsi spor ortamına yerleştirilmiş olgulardır. Arenalardaki kanun budur. Egemenlerin iktidar araçlarından biridir arenalar. Kitleleri manipüle eder. Son dönemde olumsuzluklar açığa çıksa bile fazla umursanmaz oldu. Özal ne dedi; “Benim memurum işini bilir”. Onun sporcusu da işini biliyor.

Önce Spor-Sen’i, oradan ayrılıp sonra da Spor-Emek-Sen’i kurdunuz? Ayrılığınızın nedeni neydi?
İkisinin de kurucusu benim. Başbakan’ın Dolmabahçe’de spor açılımı yapacağı günün derdimizi anlatmak için büyük fırsat olduğunu düşünüyordum. Açılımların protesto edilmemesine de çok kızıyordum. Çünkü açılımlar sorun yaşayanları dinlemeye yönelik değil, Başbakan’ın kendisini anlatmak üzerine kurulmuş şeylerdi. Bizi de çağırmamışlardı. Haberi alınca arkadaşlara şöyle dedim: “Böyle bir açılım bizim gibi tabandan kişilerle konuşmadan olmaz. Protesto edeceğiz”. Kurucu heyetteki arkadaşlarım, “Bekleyelim görelim hem yönetim kurulu kararı gerekiyor” dediler. Dedim ki; “Sizi kurucu yapan benim ne yönetim kurulu ya! Ben protesto ediyorum. İster gelin ister gelmeyin”. Protestoya gelmediler ama tabandan arkadaşlarla örgütlenip Dolmabahçe’ye gittik. Sonrasında Spor-Sen’de bir toplantıda bana kınama cezası vermek için bir öneride bulunuldu. “Biz bu sendikayı gerçekten spor emekçilerinin haklarını korumak, spor alanını doldurmak, diğer sendikal hareketlere örnek olabilmek için kurduk” deyip ayrıldım. Sonrasında da protestoya gelip mücadele eden arkadaşlarımla Spor-Emek-Sen’i kurduk. Yaptığımız eylemlerle de herkese örnek olduk.

Spor-Emek-Sen de 1 Mayıs’taydı. Nasıl geçti bu yıl sizin için?
Sanayi devrimi döneminde İngiltere’de, topraklarından koparılan insanlar devrimci burjuva demokratik sisteminin doğal uzantısı olan modern köleler olarak 18 saat çalıştırıldı. O sırada İngiltere’de de etkileyici bir sendikal hareket vardı. 1 Mayıs 1848’de ilk kez işçiler-emekçiler patronlarını masabaşına oturtup, on saatlik işgününe imza attırdılar. Her 1 Mayıs’ta aslında o tarihi zafer anı kutlanır. Son 1 Mayıs’tan buruk ayrıldım. Çünkü 1 Mayıs sisteme karşı mücadelenin simgesi olmak zorunda. Renklerin kardeşliği hikayesi değil, sınıfın kardeşliğidir olay. Bu yıl bu ayrım yapılamadı. Kürsülerden sınıfın kardeşliği üzerine değil renklerin kardeşliği üzerine mesajlar verildi. Sistemle bütünleşmenin , sistemi savunanların mesajları verildi. Oysa ki bizim kurtuluşumuz. Sistemi dönüştürümektir. Sistemle mücadeledir. Bu yüzden bu 1 Mayıs bana göre eksik kaldı.

Spor-Emek Sen’in kuruluş amacı nedir?
İşçi sınıfı üretim sürecinde yaptığı mücadeleyi yeniden üretim sürecine taşıyamamış. Oysaki sömürü, yeniden üretim sürecinde sanat, kültür, spor gibi etkinliklerle devam ediyor. Şu anda milyarların döndüğü sektörde spor emekçisi tanımı iş kanununda bile geçmiyor. Ama diğer taraftan sigortalılar da. Amatör sporcular, sözleşmesiz, sosyal güvencesiz sporcular, profesyonel sporcular da sözleşmeli ama yine sosyal güvencesiz sporcular. Hepsi sosyal güvencesiz. Bizim meselemiz sistemle. Sistem değişmediği müddetçe kaç sporcu üye olursa olsun fark etmez. Bizim derdimiz tabandan başlayan bir örgütlenme kurabilmek.

Spor-Emek-Sen’de örgütlülüğünüz ne durumda?
Spor-Emek-Sen şu anda spor alanında meşruiyeti kabul edilmiş bir sendikadır. Galatasaray’ın yeni stadının açılışındaki olaylardan sonra, Başbakan’ı protesto etmek için, Spor-Emek-Sen olarak 5 bin kişiyi bir araya getirdik. Bunu yapabilirsen ülkede solculuk bitmemiştir. Doğru mesajla tüm Galatasaraylıları, Fenerbahçelileri bir araya getirebildik. Seçim sonrası Spor-Emek-Sen genel kurulunda neler yapılabileceği netleşecektir. Türkiye’de bir sendikaya üye olmak için o iş kolunda mutlaka sigortalı çalışmak lazım. Sendikaya destek olan 100’e yakın teknik direktör var. Ama emekli oldukları için üye olamıyorlar. Çünkü sendika kanununa göre üye olmak için emekliliklerinden vazgeçmeleri gerekiyor. Amatör futbolcular var. Onları üye yapsak kulüpten kovulacaklar. Bunu da yapacağımız eylemlerle değiştirebiliriz. Derdimiz üst düzey sporcuları örgütlemek değil. Bugün binlerce işsiz teknik direktör var. Bu mesele sistemle mücadele etmeden çözülecek bir şey değil.


TKP’den aday olup seçilmeniz durumunda sol için, spor için ne tür projeleriniz var?
Türkiye Komünist Partisi’nden gelip aday olmam konusunda tekliflerini ilettiler. Bende Türkiye Komünist Partisi’nin İstanbul 2. Bölge Milletvekili adayı olmayı kabul ettim. TKP’li değilim. Ama TKP’nin cepheleşme çağrısının Türkiye’de soldaki dağınıklığını toparlamak için önemli olduğunu düşünüyorum. Bu konuda kendileriyle aynı mücadeleyi veriyorum. Seçilip seçilmeme derdim yok. Önemli olan doğru mesajı iletmek. Siz gençlerden de bir ricam var. Oyuna gelmeden oyunuzu kullanın. Geçenlerde Grup Yorum “Tam bağımsız Türkiye” sloganıyla 500 bin kişiyi topladı. Peki Türkiye Komünist Partisi’nin İstanbul 2. Bölge Milletvekili adayı olarak “500 bin boyun eğmeyen insan” sloganımız hayalcilik mi?

Türkiye’deki siyasi ortamı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dünya’da iki tane sosyal demokrat parti vardır. Birincisi demokrasiye açık, komünistlerden sosyalistlerden korkmayan, devrimci mücadelede yere alacak kişilerden oluşandır. Bir de sosyal demokrat olduğunu iddia eden kapitalist ve emperyalist sistemin yedek lastiği olan partiler vardır. Bir bankanın reklamı vardı. Sloganı da şöyleydi: “Yok birbirimizden farkımız ama biz X bankasıyız”. Burada dürüst de bir mesaj var. Bu sistem partilerinin de durumu bu sloganda anlatılandan farksız. Birbirlerinden farksızlar. TKP’nin birleşik cepheleşme çağrısına uygun olarak, kendini solda tanımlayan ama oyum boşa gitmesin diyen kapitalistlerin yedek lastiğine doğru mesaj vermek lazım.

Peki sol bitti mi sizce?
Ben 68 kuşağından gelen bir kişiyim. Yaşama soldan bakan 68’li gençler olarak 78 kuşağının yaratılmasına seyirci kalmamız doğru değildi. Bizim sizlere karşı yaptığımız en büyük hata 78 kuşağını yaratmak oldu.

12 Eylül Faşist darbesinden sonra çıkan süreçte sol örgütsel olarak dağıtıldı. Ama sol yenilmedi. Yenilmez de. Bu tekmili birden yobazlara mı boyun eğeceğiz? Tarihteki kardeşlerimiz hiç boyun eğdi mi? Boyun eğen unutulur. Boyun eğmeyenler hala hatırlanıyor. Şu anda Türkiye’ye büyük bir sol sempatisi var. 1 Mayıs’ta Taksim’de gördük. Bu sandığa yansımıyor ama.

Çünkü solun güvendiği bir parti yok. Bir ayrılmışlık var. Küçük küçük partiler bulunuyor…
12 Eylül Faşist darbesi örgütlü solu dağıtmıştır. Sol şu anda dağınıktır. Bu dağınıklığı gidermek bize düşüyor. Bundan sonra yapılacak tek bir şey vardır. Tabandaki örgütlenme sistemle mücadeleye inanmak zorundadır. Sistemi değiştirmeden hiçbir şey olmaz. İşsizlik çözülünce sistem değişmez. Seçimlerden sonra bir araya gelip sistemi değiştirmeye yönelik girişimlerde bulunmamız gerek. Bu ülkede demokrasi sadece ve sadece egemenlerin kendi seçtiği adamların parlamentoya gönderdiği sistemdir. İstisnalar da bu sistemin çeşnisidir. Bu ülkede sistem sorgulanmadan, sistemi dönüştürme planı yapılmadan, sistemle mücadele edilmeden sistemin yarattığı sorunlara çözüm bulunması mümkün değildir.

Dergimizin adı size ne ifade ediyor?
Eksiyirmidört iktidarların gençlere yaklaşımının bir ürünü. Bütün iktidarlar öncelikle gençlik üzerine çalışır ve onları örgütlemeye odaklanır. Ama onların da yukarıdan aşağı doğru giden dikey hiyerarşik bir örgütlenmeleri vardır. Bizim aşağıdan yukarı bir örgütlenmemiz var. Bu “-24” sadece size yönelik bir olay da değil. Böyle bir mücadele içinde olmanız bizi çok mutlu ediyor. “Eksiyirmidört” adı süper bir duruş ve güzel bir simge. Beni de etkiledi. Aynı zamanda günümüzün mücadelesi içinde bir başlık. Bu başlığı doldurmak gerek. Bu başlığı doldurmak için bir katkım olacaksa buyrun ben buradayım.


                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                        

'Ceza Sahasında Metin Kurt Yalnızlığı'

Bu memleket böyle artık. Kabul edelim. Değer atfettiğimiz ne varsa, kimi turnusol bellediysek elimizden kayıp gidiyor. Önce Lefter öldü, sonra da Metin Kurt. Biri vicdanımızdı, diğeri adalet duygumuz. Özgürlük, eşitlik, adalet adına bildiğimiz değerlerin bayrak taşıyıcıları bir bir düşüyor. 

Metin Kurt’u pek çoğumuz gazete sayfalarından tanıyoruz. Yeşil sahalarda onu izlemeye yetişenler en az ellilerinde. Başka bir adammış. Galatasaray’ı üç sezon üst üste şampiyon yapan takımın yapıtaşlarından. Ama futbolculuğun ötesinde bir varoluş biçimiymiş. Vecdi Çıralıoğlu’nun onu anlatan “Gladyatör” kitabını okuyun göreceksiniz. Bu topraklarda hiç yaşanmamış bir hikâye onunki. Geldikleri yerleri unutan, alt liglerde üç kuruşa, adamdan sayılmadan oynadıkları dönemi hafızasından çıkaran bugünün yaldızlı yıldızlarından biri değil o. Kendine Müslüman değil. İnsan olma derdinde hep. İnsan gibi anılmak derdinde. Onurunun peşinde koşmayı top peşinde koşmaya tercih etmiş yani. Lafı uzatmayayım. Malum, sendikal mücadele ve onurlu bir duruş uğruna yola çıktığında, futbolun efendileri hemen sürdü onu. Futbolun dışına atmak istediler. Ama mücadelesinden hiç ödün vermedi. Bakın o vakitler isyan bayrağını kaldırdığında İslam Çupi ne yazmış onun hakkında. 

“Spor basınına göre futbolcu sadece koşan, topu karşı kaleye götüren, kendi ceza sahası içindeki tehlikeleri taşıyan, hamallığa vücudunu kurmuş bir ‘kramponlu bebek’tir. Sadece saha içinde kazanmayı düşünecek, stadın dışına çıktığında ise ‘Ben sömürülüyor muyum?’ sorusunu soramayacak, yarattığı değerle onu satın alan fiyatın zıtlaşıp zıtlaşmadığını araştırmayacak, ‘Ben neyim, nereye kadar varım?’ kurcalamasını yapmayacak, kısaca kafasını fötr şapka gibi vestiyere bırakıp, boynundan yukarısı olmayan bir jönün(!) hödüklüğü içinde takvim yaprağı koparıp duracak. Boş mukavelelere atılan ve insan uyanışının çok gerisini tarif eden manzaralara flaş ve kalem patlatanlar için Metin Kurt, futbolumuzda esmeyen kafaların üzerinde çalan bir alarm zilidir. Metin Kurt, renk aşkı denen bir sosyal körlüğün, sırt sıvazlama denen afyonun günümüzde insan mutluluğu için yetmeyen ‘donmuş haklar’ olduğu şuuruna varmış bir isyanın kişisidir. Metin Kurt, Türkiye’de ‘futbolcu aklı aut çizgisine kadar devam eder’ şeklinde tarif edilen saha inşasının haklarına birtakım boyutlar kazandırmak istediği için sivri adam olmuştur.” 

O sivrilik de törpülendi nihayet! Futbolda da sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir bataklıkta yaşayabiliriz artık. “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” demişti Tezer Özlü. Zafere bir adım daha yaklaştılar. “Ey futbolcular, zincirlerinizden başka kaybedeceğiniz bir Metin Kurt vardı, o da gitti. Hadi artık, taşın altına koyun elinizi” diyeceğim, sesim havada kalacak. Hangi futbolcular, hangi futbol, hangi ülke… 

Kesmeşeker’in güzelim şarkısından araklayalım: ‘Ceza sahasında Metin Kurt yalnızlığı’ da yok artık. Pozisyon ofsayt. Hakem taraflı. Futbolcular köle. Taraftar figüran. Ve süper mi süper lig başlıyor!


Bağış Erten