22 Ağustos 2012 Çarşamba

O BÜYÜK GÜN GELDİĞİNDE: MUSTAFA ÖZENÇ

Çektiğin acılar karşısında sessiz kalmak zordur. Bunu başara bilmek için ya iyice biat etmeye alışmış olmalısın ya da sindirilmiş, ezilmiş olmalısındır. Ama sana yapılanlara sessiz kalmandan daha acısı da vardır. Eğer ezene, sömürene, öldürene yani katillere, yani faşizme, yani oligarşiye karşı ezilen için, sömürülen içini, katledilen için ses çıkarmıyor ve sessiz kalıyorsan işte en acısı da budur. Kendimize yapılanları garip bir psikolojik durum olarak çoğu zaman görmeyiz ya da görmezden geliriz… Ama karşımızdakine yapılan ayan beyan gözlerimizin önünde cereyan eder. Bu tür durumlarda sessiz kalmak ise ya işbirlikçilik anlamı taşır ya da korkaklığın, yitmişliğin, geri çekilmişliğin ve acizliğin daniskasıdır. Size bahsedeceğimiz adam bu ikilem ile kuşkusuz karşı karşıya kalmıştır. Pek tabi, ülkenin 1980 öncesi durumuna baktığımızda karşımıza çıkacak tablo sürekli katleden faşistler ve onları kollayan devlet görünümündedir. Hatta öyle ki devlet bir noktadan sonra bu katliamların ortağı olmaya başlamıştır. Tabi bu cambaz oyunun arkasında ki asıl aktör her zaman aynıdır; ABD ve küresel sermaye ile onların yerli işbirlikçileri. Bahsedeceğimiz adamda bu net manzara karşısında seçimini Türkiye halklarının DEVRİMCİ YOL’undan yana kullanmıştır. 

Aslında doğrusuda budur. Eğer geldiğin yeri unutmamışsan ve seni yaratanlara ihanet etmeyi düşünmüyorsan seçimin budur. Eğer insanlar fakirlikten dilenmesin istiyorsan, üreten emekçi alın terinin karşılığını alsın istiyorsan, bir Kürt veya bir Alevi inancından, kimliğinden dolayı öldürülmesin istiyorsan yani sözün, yetkinin ve kararın sahibi olarak üretenleri, halkı görüyorsan seçeceğin budur. Bahsettiğimiz bu adam Mustafa Özenç. 

Mustafa Özenç üniversite okumak için geldiği Adana’da bu bahsettiğimiz ikilemlerin hepsini yaşamış ve seçimini belki de sonunu bile bile Türkiye halklarının geleceği için mücadele etmekten yana kullanmıştır. O halkı için mücadele etmiş ve bu uğurda işkencelere direnmiştir. Devlet uyduruk bir yargılamayla onu katletmesine rağmen devlet hala ondan ve onun yolunu takip edenlerden korkmaktadır. Hala onu ananlar mahkemelerde yargılanıyor ve yıldırılmaya çalışıyor. Ama onun inandığı üretenlerin yönettiği bir ülkeye, bu günde inanalar var ve tüm saldırılara karşı dimdik ayaktalar. Bu gün onun ismini taşıyan ve taşımayan binlercesi onun izinden Türkiye halklarının emperyalizme, faşizme ve gericiliğe karşı mücadelesinde kurtuluşa kadar savaşacaklarına yemin ediyorlar. Bu gün tüm yılgınlığa, kaybedilmişliğe rağmen hala binlerce genç sosyalizmi mümkün kılmak için, onun değişiyle ‘O Büyük Gün’ü getirmek için yürüyor. Evet önümüzde ne olursa olsun, karşımıza ne çıkarsa çıksın durmayacağız. Çünkü ya bir yol bulacağız ya da Özençler gibi DEVRİMCİ bir YOL yaratacağız! 

Mustafa Özenç Kimdir?
1959'da doğduğu Samsun'da okumaya başladıktan sonra '76-77'de Yüksek Mühendislik Okulu'na, Adana'ya gitti. Burada faşist güçlerin etkinliğinin sonucu olarak, öğrencilere ‘ya okulu bırakıp eve dönmek ya da faşist saflara katılmak’ seçeneği sunuluyordu. Mustafa Özenç ikisini reddederek, faşistlere karşı mücadeleyi tercih edip devrimci gençlik mücadelesine katıldı.

Özenç, okulundaki faşist işgalin kırılmasında önemli rol oynadı. Sonrasında Adana'da devrimci fikirlerin etkinliğinin artmasında ve yayılmasında önemli etkileri oldu. Bugün olduğu gibi o zaman da devrimci düşüncelerin yeşermesini istemiyordu iktidar, baskılar baskıları getirdi ardından 12 Eylül faşist darbesi gerçekleşti. Bir kere yakalandı ve kaçtı. Ardından, 2 Mart 1981'de yakalandıktan sonra 5 ay bile geçmeden idam kararı onaylandı ve 20 Ağustos 1981 günü idam edildi. Bu süre zarfında avukatıyla bile görüştürülmedi ve idamından sonra 10 yıl boyunca mezarı bulunamadı. 10 yıl sonra cezaevinden çıkan arkadaşları mezarını buldu ve bugün 21 yıldır mezarı başında anmalar düzenleniyor.


Muhittin Çoban anlatıyor:
"Ailenden ilk kez ayrılıyordun. Yalnızlığın ne demek olduğunu bilmiyordun. Ama öğrenecektin bir başına yaşamayı. Bildiğin, yapmak istediğin tek şey vardı: Okumak. 

Kalacak yerin yoktu, kimseyi de tanımıyordun. Yıırt aradın, ev tutamazdın. Adana'daki yurtları dolaştın. Erkek Lisesi Öğrenci Yurdu'na kaydını yaptırıp yerleştin. O dönemde kaldığın yurt faşistlerin saldırı üssü durumundaydı. Tabii sen bunu bilmiyordun. Bilsen de önemli değildi. Siyaset yapmaya gelmemiştin.

Yurttaki ilk gecendi. Köşedeki masaya oturdun. Ürkek ve çekingendin. İzin istemeden oturdular; soru yağmuruna tuttular seni: Adın ne, nerelisin, hangi okulda okuyorsun, liseyi nerede okudun, siyasi görüşün ne; sağcı mısın, solcu musun...

Sıkılarak da olsa soruları yanıtladın. Siyasetle uğraşmadığını, ne sağcı ne de solcu olduğunu söyledin. "Burada ülkücülerden başkasına yer yok. Ya ülkücü olursun bizim faaliyetlerimize katılırsın; yoksa ne okula sokarız seni ne de yurda" dediler. Okumanı engellemekten söz ediyorlardı. Korktun ses çıkarmadın. Okumak zorundaydın.

İlerleyen günlerde yurtta yaşam daha da dayanılmazlaştı. Derneğe, partiye, cezaevindeki ülkücülere yardım adı altında para toplanıyordu; istemeyerek de olsa para veriyordun. Verdiğin her kuruş yüreğiııe oturuyordu. Okula toplu gidiyorlardı. Seni de aralarına soktular. Okulda devrimci öğrencilerle çıkan kavgalara seni de sokmaya zorladılar. Samsun'dan Adana’ya gelirken hiç bunları düşünmemiştin. Kavga değil, okumak istiyordun.

Yurtta senin gibi değişik şehirlerden gelen insanlar vardı. Onlarla tanıştın, arkadaşlıklarınız güçlendi. Faşistlerin baskısından bıkmışlardı. Birlikte ev tutmaya karar verdiniz. Gecekondu mahallesinde bulduğunuz eve yerleştiniz.

Öğrencilerin önüne iki alternatif sunuluyordu; ya okulu bırakıp memleketinize dönecektiniz, ya da okumak için kendi saflarında yer alıp devrimcilere düşman olacaktınız. Faşistlerin safında yer almayacak kadar nefret doluydunuz.. Okulu da bırakmadınız. Faşistlere karşı mücadele ederek okuyacaktınız. Böylece devrimci gençlik saflarında yerinizi aldınız.

Mühendislik'teki faşist işgalin kırılmasına büyük bir istekle ve gönüllülükle katıldın. Faşizme karşı mücadelenin yoğun pratik eylemliliği içerisinde kendini hızla eğitip, olgunlaştırdın. Kendini ve aileni kurtarma düşüncesi artık yerini ülke halklarının kurtarılması düşüncesine bırakmıştı.

Adana Mühendislik Yüksek Okulu'ndaki faşizme karşı mücadele içerisinde militanlaşmış Devrimci Gençlik hareketinin neferi, lideri durumuna gelmeye başlamıştın. Zillidede mahallesinde faşist işgalin kırılması mücadelesinde yer almak için geldin."
Muhittin Çoban'ın pek çok kişiyle görüştükten sonra ortaya çıkardığı, Mustafa Özenç'in yaşamıyla ilgili "Yaşamın Adını Koymuştun Sen Mustafa Özenç" adlı çalışmasının çeşitli bölümlerinden yararlanıldı.

Bir Arkadaşı Anlatıyor:
"Onu tanıyanlar için işte abartmasız Mustafa: olağanüstü mütevazi, olağanüstü sade, soğukkanlı, az konuşan, militan ve coşkulu bir ruh ve bitmez bir enerji kaynağı:  O daha çok mahallelerdeki militan mücadelenin içinde oldu. 1978'de Zillidede mahallesindeki faşist işgalin kırılması aşamasında yakalandı, bir günlük gözaltından sonra serbest bırakıldı. Daha sonra Barkal, Diap, Nedimbey ve Fevzipaşa mahallelerindeki faşist işgallerin kırılması mücadelesinin de içindeydi. Bu mahallelerdeki faşist örgütlenmeler halkla birlikte bir ay gibi kısa bir sürede dağıtıldı.

Sonraki yıl Manteks fabrikasındaki faşist MİSK (Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu) örgütlenmesinin geriletilmesi ve giderek de yokedilmesinde fabrika çalışanlarıyla birlikte mücadele işinde yer aldı.

Artık onu herkes tanıyordu. Gençliğine rağmen herkesin sevdiği biri haline gelmesi tüm zamanını ve enerjisini halkına adamasındandı. Mahallelerde herkes onu evine almak için birbiriyle yarışırdı. 1979'da Direniş Komiteleri'nin örgütlenmesi onun en önemli işi haline gelmişti."

Muhittin Çoban Anlatıyor:
"... Faşistler Nedimbey mahallesinde saldırıya geçmişler, sol görüşlülerin dükkanlarını kırıp dökmeye, yakaladıkları solcuları öldüresiye dövmeye başlamışlar. Mahalleyi tanıyan birini gönderdin. Gerekli bilgileri aldıktan sonra iki silahlı grup oluşturdun. İki ayrı koldan mahalleye girildi. Kahvehaneye yakın yerde iki grup birleşti.

Çatışma başladı. Sokaklar boşaldı, insanlar yerine mermiler dolaşıyordu. Çatışma uzun sürdü, polisin siren sesleri gittikşe yaklaşıyordu. Dağılarak geri şekildiniz. Peşinize polisler geliyordu. Bir kavgadaşınla birlikte Yenidam Köyü'ne doğru kaçtınız. Toprak yolun kenarında bir motosiket gördünüz, sahibi ağaçların içindeydi. Motosikleti 50 metre kadar sürüp çalıştırdıktan sonra hızla uzaklaştınız. Geceyi köyde geçirdikten sonra, motoru aldığınız yere bıraktınız.

Diap dışındaki bölgelerde faşist işgalin kırılması tamamlanmıştı. Bir gece geç saatte Diap'a gittiniz. Üç kişiydiniz ve faşistlere görünmemeye çalışıyordunuz. Ama polislere göründünüz. Polisin yavaşlamasından heyecanlanan üç adım arkada yürüyen kavgadaşın kaçtı. Minübüs durdu, iki polis kaçanın peşine düştü. Diğer üç polis de sizi duvara dayayıp elleriniz havaya kaldırttı. Arama yaparlarsa silahı çekip polisleri etkisiz hale getirip kaçmayı düşünüyordun. İki polis soluk soluğa geldi, kaçanı yakalayamamışlardı. İkinizi minübüse atıp karakola götürdüler. Üstünüz aranmadı, sorguya çektiler; kaçanın kim olduğunu soruyorlardı. Tanımadığınızı ısrarla söylediniz. Aranıp aranmadığınız araştırdılar; aranmıyordunuz. Serbest bıraktılar.

Sabah işi olduğunu söyleyerek yanından ayrıldı Atilla Yazgan. Öğle saatlerinde dolmuş.uluk yapan dayısıyla karşılaşıyor. Birlikte eve gidiyorlar. Diap'a girdiklerinde faşistler Atilla’yı görüyor. Durakta etrafını çeviriyorlar. Kaçıp kurtulmak için silahını şekiyor, korkutmak için ayaklarının dibine doğru sıkıyor. Mermisi tükeniyor. Faşistler ortalarına alıyorlar; biri sopayla başına vurup yere yıkiyor. Bir diğeri önce dayısını vuruyor, sonra kalan mermileri Atilla'nın vücuduna saplıyor. Dayısı hemen ölüyor, Atilla 15 gün sonra.

Duyunca çok üzüldün. Hesabını sormak istiyordun. Kavgadaşlarını alıp Diap'a gittin. Diap polis kaynıyordu, olayın katilleri aranıyordu. Yolda ekiple karşılaştınız. Polisler şüphelenmişti; peşinize düştüler. Kaçmaya başlamanızla birlikte polisler silahlarını ateşlediler. Karşılık verdiniz. Muzaffer Ağu yaralandı. Bir süre daha koştuktan sonra yere yıkıldı kaçamadı.

Sen kurtulmak işin bir bahçeye girdin. İncir ağacına çıktın. Ama kurtulmayı başaramayıp yakalandın. Bahçenin işinde dövmeye başladılar; tekmeliyorlar, yumrukluyorlardı. Suratın kan içinde kaldı, burnundan çeşme gibi kan akıyordu, karakola götürdüler, işkence orada da sürdü, direndin, tutuklanıp cezaevine kondun ama onurunu korudun, sır vermedin.

Tutsaktın artık. Bu senin için çok zordu. Dışarıda yaşamın işinde, kavganın ortasında olmak istiyordun. Hep özgürlüğü düşündün, duvarları aşmanın planlarını yaptın. Kendini eğitmek, yetiştirmek, daha iyi düşünebilmek için okudun, araştırdın.

Günlerce düşündünüz, tartıştınız, olanakları değerlendirdiniz; sonunda tünele başladınız. Bir buçuk ay gece gündüz ekipler halinde çalıştınız. Tünel için cezaevi banyosunu kullanıyordunuz. Kapıyı kaynakla kapattırmıştınız, giriş çıkışı küçük pencereden yapıyordunuz. Çıkarılan toprak, banyonun kabinlerine sıkıştırılarak konuyordu. Hesaba göre çıkışa bir-bir buçuk metre vardı. Bir günlük süre!

Beklenmedik bir olay oldu: İsmail Şahin kabloya takılıyor, bedeni elektrik doluyor. Damarlarındaki kan henüz pıhtılaşmamıştı, vücudu sıcaktı. Suni teneffüs ve kalp masajı yaptınız. Hastaneye gönderilmekten söz edilince karşı çıktın:

"Duygusallığa gerek yok. Görmüyor musunıız vücudu gittikçe soğuyor. Hastaneye gidinceye kadar kanı tamamen pıhtılaşır. Boş yere onlarca insanın geleceğini, özgürlüğe gidişini engelleyemeyiz. İnanıyorum ki, o da bunu isterdi. Bu işi saklı tutmalıyız. Tüneli tamamlayıp büyük firarı gerşekleştirmek zorundayız" dedin. 
İsmail Şahin'i koğuşa götürüp üstünü değiştirdiniz. Hemen idareye götürüp hasteneye götürmeşlerini istediniz. Müdüre koğuşta tamirat yaparken ceryana kapıldığı söylendi. Aynı yalan diğer tutsaklara da söylendi. Cezaevi derin sessizliğe gömülmüştü....

Gözyaşlarına hakim olamayanlar ağlıyorlardı. Bu arada bir kişi de idare'de telefonun başında bırakılmıştı. Hasteneden gelecek haberi bekliyorlardı. 

T'ünel çalışması yapanlar 4. koğuşun mutfağında toplanmışlar, ne yapacaklarını tartışıyorlardı. Ya tüm riski göze alıp birgün daha tüneli kazıp istenilen yerden çıkacaklardı; ya da o gece tüneli açıp kaçışı başlatacaklardı. Uzun tartışmalardan sonra o gece firarı gerçekleştirme kararı alındı. O sırada İsmail Şahin'in kurtulamadığı haberi geldi.

Saat gecenin on biriydi. Firar edecekler iki gruba ayrıldı. İlk otuz bir kişi tünele indi. Önde sen vardın. Çıkış deliğini aştın, kafanı yavaşça çıkardın. Tünelin sonu asker kulübesine yakındı. Devriye gezen askerleri gördün. Askerler uzaklaşınca sessizce çıktın, sürünerek tel örgüyü geçtin. Arkandan iki kişi daha çıktı. Onlar da görünmeden kaçmayı başarmıştı. Dördüncü bir süre süründükten sonra ayağa kalkıp kaçmak istiyor. Askerler farkedince ateş açıyor. Beşincisi sadece kafasını çıkartabiliyor. Kafasını çıkartmasıyla çekmesi bir oluyor. Tüneli hızla boşaltıyorlar. Silah sesleri yoğunlaşıyor; üç saatten fazla... O gün 20 Haziran 1980'di."

Mustafa Özenç, bir kaç ay sonra 12 Eylül gelince bir grup arkadaşıyla birlikte Tarsus Karabucak Ormanı'na çekildi. 7 Ocak 1981 günü Ayhan Alan ile birlikte motorsikletle arkadaşlarının yanlarına dönerlerken, orman bekçisi Hayri Şimşek'in ihbarı üzerine düzenlenen operasyonun içine düştüler. Çıkan çatışmada Ayhan Alan yaralı yakalandı. İlk anda yakalanmayan Mustafa Özenç de çok geçmeden yakalanarak sorgu için Tarsus'a Jandarma Karakolu'na götürüldü.

Bir Arkadaşı Anlatıyor:

"Karakoldaki astsubay erlere dönüp bağırır· "Çözün şunun ellerini, bunlar ancak masum ve savunmasız insanları vururlar, bunlar satılmış ve korkaktırlar." 

Erler kelepşeyi çözerler. Mustafa'da yakaladıklarında bulunamayan bir silah vardır. Kelepçesi çözülür çözülmez Mustafa silahı çeker ve önce muhbir bekçi Hayri Simşek'e ateş eder, ardından silahına davranan Astsubay H. Hüseyin Özcan'a bir el ateş eder, silah seslerini duyunca odaya gelen Astsubay Nihat Özbay'a da ateş eden Mustafa, erlerin arasından elde silah geçer. Çıkış kapısında silahına davranan jandarma eri Şaban Öztürk'ü de vurduktan sonra kaçıp gider.

Bir fırında iki gün saklanan Mustafa, Adana'daki arkadaşlarına telefon ederek yerini bildirince arkadaşları gelip onu Tarsus'tan götürürler. Bu arada heryerde, Adana'da Mustafa aranıyor, üstüste operasyonlar düzenleniyor.

Ve nihayet yerini saptayan Cunta güçleri 2 Mart 1981 günü Adana'da İstiklal mahallesinde düzenledikleri bir operasyonda Mustafa’yı yeniden ele geçirirler. Hemen sorguya alınan Mustafa, Karakol eylemi dışında hiçbir suçlamayı kabul etmez. Kısa süren bir göstermelik yargılamadan sonra 13 Mart 1982 günü Adana 1 nolu Askeri Mahkemesi kararı verir: İdam!

Oldukça hızlı bir onay süreci yaşanır. Askeri Yargıtay'ın onayından sonra Cunta'nın generalleri de basarlar imzayı."

Mustafa Özenç, beş ay süren ölüm bekleyişini şiirler ve mektuplar yazarak geçirir.

Mustafa Özenç Anlatıyor:
"Ben hiçbir karşılık gözetmeksizin, kendimi Türkiye emekçi halklarının sömürü, baskı ve zulme karşı verdikleri "insanca yaşama” mücadelesine adadım. Bizatihi emperyalizm tarafından yönlendirilen oligarşinin resmi, sivil tüm güçleriyle halka karşı ilan ettiği sindirme. köleleştirrne, yok etme savaşına karşı Türkiye halklarının "DEVRİMCİ YOL"unda mücadele ettim.

Yürüdüğüm yolun engebeli. dolambaçlı ve sarp olduğunu biliyordum. Doğruluğuna inandığım bu yolda ilk düşen de ben değilim. Son düşen de olmayacağım. Bu savaş kurtuluşa kadar sürecektir.

İnsanlığın bu onurlu savaşında bir sıra neferi olarak ölmek, ölümlerin en yücesidir.

Er ya da geç... Zafer Türkiye emekçi halklarının faşizme karşı birleşik devrimci savaşının olacaktır.

Her zaman için onur duyduğum. birlikte olduğumuz Türkiye emekçi halklarının kurtuluşu uğrunda omuz omuza çarpıştığımız Devrimci Yol saflarından beni ancak ve ancak ölüm ayırabilirdi. Ki bu da, geride mücadelemizi "kurtuluşa kadar" sürdürecek yoldaşlar olduğu müddetçe, şerefli bir nöbet teslimi olarak, beni hiçbir şekilde korkutacak bir olay değildir. Ancak istemeyerek bu nöbeti teslim ettiğim için üzüntü duyabilirim. Türkiye'de devrim yapmak için yola çıkan siyasi hareketimiz, izlediği doğru eylem ve mücadele çizgisiyle kısa sürede büyük mesafeler katetmiş ve emekçi kitlelerin büyük sempati ve güvenini kazanabilmiştir. Bu arada çeşitli eksikliklerimiz dolayısıyla sınıflar mücadelesinde yetişmek olanağı bulamadığımız olaylar olmuştur.

Devrimci Hareketimizin kazandığı prestijde hiç kuşkusuz, yiğitçe çatışarak, ya da işkence tezgahlarında direnip sır vermeyerek, ölen, sakat kalan ve zındanlara tıkılan yoldaşlarımızın payı çok büyüktür. Ne yazık ki yiğit yoldaşlarımızın kanı pahasına sağlanan bu prestije gölge düşüren, devrimci hareketimize önemli ölçüde zarar veren dönekler ve hainler de çıkmaktadır. Bunlar zora gelince "paçayı kurtarma" düşüncesiyle bir anda Türkiye emekçi halklarına karşı sorumluluklarını unutmakta ve acizlikleriyle hem kendilerini hem de diğer birçok kişiyi utanacak duruma düşürmektedirler.

İşin ilginç yanı böyle alçaklar, genellikle fazla işkence görmekten ziyade, psikolojik zayıflıktan dolayı çözülmektedirler.

Herşeye karşın Devrimci Hareketimizin bu sorunların üstesinden geleceğine ve Türkiye Halklarının kurtuluş bayrağını oligarşinin burçlarına dikeceğine olan inancım tamdır.

Bu inançla sizleri selamlar, devrim yolunda başarılar diler ve satırlarımı büyük devrimci CHE'nin şu sözleriyle bitiririm:

"Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin 
savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa 
ve silahlarımız elden ele geçecekse, 
başkaları mitralyoz sesleriyle, 
savaş ve de zafer naralarıyla 
cenazelerimize ağıt yakacaklarsa, 
Bu uğurda ölüm hoş geldi, safa geldi."
Arkadaşlarına yazdığı son mektup


"Sevgili Babacığım

Hepinizi ne kadar sevdiğimi bilirsiniz. Sizin de beni ne derece sevdiğinizi ve en iyi şekilde yetiştirmek için ne çok çaba ve fedakârlıklar gösterdiğinizi de biliyorum. Sizlere bu satırları yazmamın nedeni kendinizi bu konuda suçlamamanız içindir. Siz bana karşı görevinizi fazlasıyla yerine getirdiniz. Bu yüzden sizi kimsenin suçlamaya hakkı yoktur. Buna yeltenenler olursa, bilin ki onlar bile bile, ya da bilmeyerek bu sömürü düzenine köleliği savunanlardır..

Ben yolumu kendim çizdim. Şu veya bu şekilde. kişisel hırs ve çıkarlar uğruna düzene sadık köleliği değil: emekten 
ve emekçiden yana olmayı, sermaye ve onun egemenliji ile sömürüsüne dayalı düzene karşı mücadeleyi seçtim.

Yürüdüğüm yolun ne kadar sarp, engebeli, dolambaçlı olduğunu da biliyordum. Çünkü sömürücü sınıf emperyalizme göbeğinden bağımlı, çıkarları emperyalizmle aynı yönde ve devlete egemendi. Bu egemenlik ve saltanatı sürdürebilmesinin temel koşulunu; baskı ve şiddete dayalı politika ve bunu tamamlayan yalan, demagoji v.b. propaganda oluşturuyordu.

Zaten hiçbir zaman istikrara kavuşmayan, emperyalizme bağımlı, çarpık kapitalist düzenin açmazları derinleştikçe; baskı ve şiddet o ölçüde artmaktaydı...

Nitekim önce sivil köpeklerini halkın üzerine saldilar. Okulları, işyeri ve mahalleleri faşist zorbalara işgal ettirerek, geniş emekçi kitleleri, demokrat aydın ve öğrencileri köleleştirmeye çalıştılar. Katliamlar yarattılar. Olan bitenleri “anarşi ve terör” diye açıklayıp, sınıf mücadelesini örtbas etmeye kalktılar. Bütün bunlar yetmedi. Sivil sıkıyönetim, bölgesel sıkıyönetim ve arkasından 12 Eylül... Emekçi sınıf ve tabakalarının kazanılmış tüm haklarının ortadan kaldırıldığı bir ortam. Herşey önceden hazırlanmış bir oyunun parça parça sahnelenmesi idi. Her sahnede baş rol oyuncuları değişiyordu. Ve Türkiye emekçi halklarının devrimci mücadelesinin yükselmesini önleyemedi. Hiçbir zaman da önleyemeyecektir.

Ben ve daha yüzlerce kişinin öldürülmesi, ülkemizde yaşanan sınıf savaşını durduramayacak ve bu savaş, bu bozuk düzen tüm pislikleriyle tarihin çöp sepetine atılıncaya kadar sürecektir.

Sizlere veda mesajı olarak yazdığım bu satırları bitirirken, tek isteğim sabır ve iradenizi koruyarak; bu olayı bir aile faciasına dönüştürmemenizdir. Hepinize sonsuz selâmlar, saygılar ve sevgiler.

Elveda..."
Ailesine yazdığı son mektup

20 Ağustos 1981'de Adana Cezaevi'nin infaz avlusunda gecenin üçünde Mustafa Özenç idam edilir.

Mustafa Özenç, son günlerinde Adana Cezaevi hücresinde yazdığı şu şiirle yaşama veda etti:

"O büyük gün geldiğinde 
ben kimbilir kaç yıldan beri 
ebedi yatağımda toprağın derinliklerinde 
sonsuz bir uykuda uyuyor olacağım 
fakat alınca ne zamandır beklediğim haberi 
uyanıp, sesimi kimse duymadan 
o büyük zaferin tarifsiz coşkusuyla 
kara toprağın altından, ben de haykıracağım. 
Unutup geçmişte kalan acı dünü 
kimbilir belki bir kış günü 
üzerimi yorgan gibi kaplayan 
bembayaz karın soğuğundan.... 
ya da sonbahar mevsiminde 
kemiklerime işleyen yağmurdan duyacağım 
ve milyonları saran o doyulmaz sevince 
ben de sessizce ortak olacağım. 
Mevsim ilkbahar sıcak bir yaz olsa da 
gece gündüz farketmez ben her zaman hazırım 
adımın yazıldığı taş bile yıkılsa da 
kalmamış ta olsa şu dünyada mezarım 
hatırlayıp tek canlı gelmese başucuma 
o müjdeyi ben doğadan alacağım 
nasırlı ellerce yaratılan o görkemli bayrama 
hiç kimse farketmeden ben de katılacağım.


MUSTAFA ÖZENÇ: SEVDASI DEVRİMCİ YOL - MUHİTTİN ÇOBAN

mevsim dönüpde yeniden yeşermeye başlayınca rüzgar 

çıplağında o atın yine onlar koşacaklar

o çocuklar

o yapraklar

o şarabi eşkiyalar

onlar da olmasalar benim gayrı kimim var?

Can Yücel



Sevgili Kavgadaşım Özenç,

Mevsimler durmadan dönüyor, hayat durmuyor. Yapraklar önce yeşeriyor, sonra sararıp dökülüyor, ardından kış geliyor ve derken yine doğa uyanıyor toprak yeşeriyor, çiçekler açıyor, ağaçlar meyvayılıyor, kuzular şen şakrak meliyor, yürekler kabarıyor, sular şarıl şarıl akıyor.

Bir düşenler mi düştüğü yerde kalıyor?

Sen 20 Ağustos 1981 de darağacına düştüğün günde mi kaldın?

Ölenler öldüğü yerde kalır ve değişmeyen tek şey ölümdür derler!

Diyenler yaşamın diyalektiğini görmeyenlerdir. Böyle diyenler yaşamın diyalektiğini bir görseler, ölüm denen şeyin aslında bir dönüşümden ibaret olduğunu bir keşfetseler seni de, Veysel Güney`i de, Hıdır Aslan`ı da, Ali Ülger`i de Mahir Çayan`ı da çok iyi anlayacaklar, yaşam onlar için her zamankinden daha çekilir olacaktır.

Sen de, senden öncekiler gibi bir dönüşüm içerisindesin. Anımsıyor musun yanına geldiğim günü. Bir anımsa o günü! Tek değil başka,kavgadaşlarında vardı yanımda. Başucunda durmuş, etrafında halka olmustuk. Nede güzel kokuyordu üzerinde yeşeren otlar ve nede güzel açmıştı üzerindeki çiçekler, renkleri canlı, kokuları kalıcıydı.

Ve bugün kavgadaşların sokaklarda yürüken, fabrika önlerinde greve duruken, okul önlerinde eğitim sistemini protesto ederken, bildiri dağıtırken varoşlarda, mitinğlerde "Mahirlerden Özence Selam Olsun..." derken senin darağacında can verip yok olmadığını, sürekli dönüşüm halinde olduğunu göstermiyor mu bizlere?

Sen artık sen değilsin Özenç, sen artık sadece kendine ait değilsin, sen artık sadece ananın babanın oğlu değilsin, sen sadece kız kardeşinin kardeşi, iki yaşında bıraktığın Fatih`in abisi, bizlerinde kavgadaşı değilsin sen sadece; Sen herkessin. Herkesi sen de, senide herkeste görebiliyorsak bu ölmediğinin, dönüşüm halinde olduğunun kanıtı sayılmaz mı?

Evet Kavgadaşım,

Seninle, İlyas Has`la, Hıdır Aslan`la, Vesel Güney`le, Veli Eskili`yle, Ayhan Alan`la, Ali Ülger`le, Soner İlhan`la yeniden diyerek yola düştü, sokaklara çıktı kavgadaşların. Yaşanacak, yaşanılacak bir dünyayı aramak ve sizlerin yarıda bıraktıkları ütopyayı tamamlamak icin.

Yeniden, evet yeniden, eskinin tekrarına düşmeden, tarih tekerürden ibaretmis dedirtmeden, geçmişin inkarina düşmeden, sorgulayarak, eleştirisini yaparak, yeni mücadele yöntemleri üreterek, sosyalist yaşam biçimini yeniden üretmenin telaşına girerek, 21. yüz yılın Devrimci yolunu yaratıyorlar.

Kimilerimiz inançlarımızı yiyip inançsız kalsakta, kimilerimiz boş hayalmiş bunlar desede, kimilerimiz "biz bu yollardan çok geçtik" şarkısını söylese de, sen de biliyorsun ki insanın insanlaşması sürekli yeniden demekten, çağımızın Devrimci yolunu yaratmaktan geçizor. Bilmeliyiz ki her attığımız adım bir önceki adımımıza benzesede aynı adım değil, yeni attığımız adımımızdır o; ve bizler tıpkı senin gibi bir önceki biz değilizdir.

Yenilgiler oldum olası korkutmuştur bizi. Yenilgiler felaketimiz olmuştur hep. Herşeyin bittiği yolcuların indiği son duraktır artık, ondan sonrası yoktur. Kaderine razı gelmek, buraya kadarmış demek, bir köşeye kıvrılmak, seyircileşmek, anılarla avunmak vardır.

İşte bu noktada başlamıyor mu insanın insanlığından uzaklaşması, kendine yabancılaşması, sorunlarına karşı duyarsızlaşması , bireycileşmesi, refleksizleşmesi, heyecansızlaşması?

Böyle mi bakmalıyız yenilgilerimize, böyle mi algılamalıyız yenilgilerimizi, yenilgilerimiz bizi böylesi edilgen noktalaramı taşımalı, bizi mezarımızın kıyısına mı sürüklemeli?

Yenilgiler insanlığın yengisi olmustur hep. Her yenilgi görkemli zaferlerin ilk basamağı olmuştur hep, bunu neden görmek istemeyiz ki?

Yaşamda bunun üzerine kurlu değil midir?

Düşünelim, bir kez daha yeniden düşünelim! Yaşamda iyiyle kötünün, güzelle çikinin, yeniyle eskinin, olumluyla olumsuzun, yaşamla ölümün arasında hep bir savaş vardır, uzlaşmaz çeliskiler içerisindedirler, bitimsiz kavgaları vardır. Kimi savaşlar uzun sürer, yeni eskiyi hemen yenemez, dönüşümünü hızla gerçekleştiremez; ama sonunda yeni eskiyi yener, dönüşüm santim santim gerçekleşir. Bu savaşım anında kimi dönemler yeninin eskiye karşı gücü zayif olur, eskiyi altedemez. Bu altedememesini biz güçsüzlük, yanlışlık olarak algılıyoruz her nedense. Bu bizim yanılgımız, bu yanılma hayal kırıklığı yaratıyor, bu hayal kırılmasıda inançlarımızı yedirtiyor, yaşamdan kopartıyor, yaşama küstürüyor, insanlığımızdan ıraklaştırıyor, bizi biz olmaktan çıkartıyor.

Bir insanın yememesi gereken şey inancı, kaybetmemesi gereken tek şeyse umuduymuŞ!

Mahirlerden Özence derken yenidenliği ve umudu ifade ediyorsunuz bizler için!

Evet Özenç,

Bugünlerde bir Anayasa tartışmasıdır gidiyor. Aslında daha önceki yıllarda da tam on altı kez Anayasa değiştirildi ama hiç bu kadar tartışma yaratmadı. Bu kez bunca tartışmanın nedeni, toplumun ikiye bölünmesinin ardında yatan gerçeklik demokratık Anayasa diye halkın önüne sunulması. İşte onca fırtınada bu söylemden dolayı çıkıyor. Demokratik Anayasa hazırlamış 12 Eylülün ürünü olan AKP! Buna inanan solcularda var işin garibi Özenç. Ilımlı islamcı bir partiden, idamlara oy veren bir partiden, 12 Eylülü destekleyen bir partiden, Amerikan yandaşı olan bir partiden demokratik bir Anayasa beklenmesi, bunada inananların çıkması çok şaşırtıcı değil mi?

İşin diğer bir çarpıcı yanıysa halk oylamasının tam 12 Eylül günü olması. Yoldaşların "Hayır" diyecek 12 Eylül günü.

Sol cephe üçe bölünmüş durumda Özenç. Bır kısmı "evet" diyecek, diğer bir kısmıda "boykot" edeceğini açıkladı. Her iki tarafın amansız saldırsındayız. "Hayır" diyerek MHP‘ nin, CHP‘ nin yanında oluyormuşuz ve 12 Eylül Anayasasını istiyormuşuz yorumunu yaparak, demokratikleşmenin karşışında olduğumuzu söylüyorlar, "boykotçularda" benzer şeyler söyleyerek "devrimci tavrın" dışına çıktığımızı, burjuva sistemiyle bütünleştiğimizi anlatıyorlar. Görüyorsun değil mi Özenç 30 yıllık süreç bile solda çok şeyi değiştirmemiş? "Boykot" etmenin dolaylı olarak, örtülü olarak ve hatta utangaçlıkla "evet" demek olduğunu bilmiyorlar, buna da "devrimci tavır" diyorlar.

Bu Anayasanın hiç demokratik yanı yok Özenç; ve Ilımlı islamcılardan da demokratlık beklenemez, çünkü onlar Sivas‘ da 38 aydın insanımızı diri diri yakanlardır. Şevket Kazan Sivas katillerinin avukatlığını, Cemil Çiçek‘ te Ankara Devrimci Yol davasınında Faşistlerin avukatlığını yapandır. 

Oğuzhan Abinin (Müftüoğlu) dediğinden başka ne anlam çıkarabiliriz ki halkın oyuna sunulan bu Anayasa değişikliği için:

12 Eylül darbesinin kendisi gibi, 12 Eylül anayasası da asıl olarak o günkü kapitalist düzenin ihtiyaçları doğrultusunda, bizzat büyük sermaye örgütlerinin temsilcilerinin talimatlarına uygun olarak siviller tarafından hazırlanmıştır. 

Bugünkü AKP tarafından gündeme sokulan düzenlemeler de 12 Eylül anayasasının devamı niteliğindedir ve aynı şekilde bugünkü kapitalist düzenin yeni ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanmıştır. Bu yüzden AKP‘nin anayasa paketine hayır demenin 12 Eylül anayasasına evet demek olduğunu iddia etmenin hiçbir mantığı yoktur. Tam tersine, bu gün AKP‘nin anayasa paketine evet demek, bu ufak tefek düzeltmelerle birlikte 12 Eylül Anayasası‘na da evet demek, onu düzeltilmiş şekliyle bir kez daha onaylamak anlamına gelebilecektir.

Sevgili Özenç,

Bir de bugünlerde tehlikeli bir oyun sahneye konulmak isteniyor Ülkemizin bazı köşelerinde. En son Iğdır da, ardından Dörtyol da sahneye konuldu. Biliyorsun Ülkemizde değişik ölçeklerde 27 etnik halk yaşıyor. Bu halklardan biride Ülkemizin dogusunda yaşayan Kürtler. En doğal, en insacıl hakları talep ediyorlar, bu bile eğemenler için tehlikeli görülüyor, terörle susturulmak isteniyor Kürtler. Halklar birbirine kırdırılmak isteniyor. 12 Eylül önceside böylesı oyunlara tanık olmuştuk Maraş ta, Sıvas ta, Çorum da, Hatay da. Hatay da biraz örgütlü oluşumuzdan dolayı Maraş ta yaptıklarını Hatay da yapamamıştı faşistler. Şimdi benzerini Hatay`ın ilçesi olan Dörtyol da denediler. Büyük bir katliam olmadı ama katliamın eşiğinden dönüldü. Faşistler sadece Kürtlerin iş yerlerıne saldırmadılar, ödp lilerın iş yerleränede saldırdılar. Bir kaç saat içerisinde binlerce faşist toplanıyor ilçede. Sokak sokak kuşatılıyor ilçe, bayrak asmayan ev vatan haini ilan ediliyor, kundaklanıyor. Faşistlerin bu kadar başarılı olmasının altında yatan neden ise tek kelimeyle halkın örğütsüz oluşu, dayanışma içerisinde olmayışı, devrimcilerin sokaklardan çekilmiş olması...

Evet kavgadaşım,

Son zamanların moda düşüncesi var: Bu halk için değer mi?
Duyuyorsun değil mi? Bu halk için değer mi diyorlar. Değmezmiş. Onca acılar boşa çekilmiş, ölümler boşa olmuş, mapuslar boşa yatılmış...Halkın umrundaymıymış. İşte böyle düşünüyor bir çok insan. İşin garibi böyle düşünenlerin bir kısmıda devrimci mücadele içinde yer almış kişilerden oluşuyor. Yaşanılan olumsuz örneklerle bu teorilerini doğrulandırmaya, güçlendirmeye çalışıyorlar; böylece egemen sermayenin iktidarını güçlendirdiklerinin farkında değiller. Ne yanlış düşüncedeler değil mi? Sanki sizler sadece bu halk için, bu halkın mutluluğu, bu halkın huzuru, bu halkın güvenli geleceği için devrimci oldunuz işkencede, yargısız infazlarda, darağaçlarında can verdiniz, onca yıl mapuslarda yattınız, gençliğinizi tükettiniz...
Evet, bu halk için devrimci oldunuz, çünkü bu halkı seviyordunuz, insanlığın iyi şeylere layık olduğunu biliyordunuz. Ama sadece bu halk için, sadece insanlık için devrimci olmamıştınız; kendiniz içinde devrimci olmuştunuz. Kendi mutlu, güvenli geleceğinizde sosyalizmde saklı olduğunu biliyordunuz. Sadece başkaları için dövüşenler dövüşü yarı yolda bırakır, ama aynı zamanda kendisi için dövüşen dövüşü sonuna kadar götürür; bilirki insanın insanlaşması bu dövüşte saklı olduğunu...

Evet yoldaşım,

Yarın aramızdan ayrılışının, yumruklu yıldıza yolculadığımız günün yıl dönümü; 20 Ağustos 1981. Yarın yine yoldaşların yanına gelecek. Etrafında halka oluşturup seni sımsıkı saracaklar, kucaklayacaklar. Seni anlatacaklar, şiirler okuyacaklar, ardından sloganlar atacaklar: "mahirlerden Özenç`e selam olsun devrimcilere" diye haykıracaklar; yolunda yürümenin andını içecekler...
Evet Özenç,
Kimileri için vatan hainisin, teröristsin, gözü dönmüs katilsin, ne istediğini bilmeyen, iradesi olmayan, piyon olarak kullanılansın!

Kimileri için ütopyacısın, gerçekleşmesi imkansız olan hayallerin peşinden koşansın;

Don Kisot`sun!

Kimilerine göre romantik bir devrimcisin!

Peki kimsin sen?

İç savaş dönemin yarattığı bir Devrimci mi?

Ölüme sevdalı olan ve bu sevdasını 20 Ağustos 1981 günün gecesi Adana Kapalı Cezaevinin avlusunda darağacında kendi taburesine kendisi tekme atarak infazını gerçekleştiren biri misin?

Yanıtı olmayan sorular değil bu sorular.

Peki yanıtı ne, yanıtları nerede gizli?

Yanıtlar senin yaşamında, bizim gözümüzün önünde duruyor.

Bir kez daha yeniden "Mahirlerden Özence" diyerek bizlerin öksüz, seninde yetim olmadığını bilmelisin Özenç!



21 Ağustos 2012 Salı

EBE KİM? KATİL KİM? - MELİH PEKDEMİR

Bölgede ve ülkemizde tarihsel bir sancı var. Doğum sancısı. Ve bir de ölüm ağıtı… Toplumlar da doğum ve ölüm diyalektiği sayesinde var olabiliyor. Bu yüzden iki toplumsal aktör her zaman sahnede: Ebe ve Katil… Doğum yaptıran ile öldüren.

Doğum ya da ölüm ertelenemez! Dağların bombalanması, müzakereler, savaş, barış, bütün her şey ertelenebilir, ama bu iki olgu ertelenemez. Ölüm ile doğum diyalektiği, sebep sonuç diyalektiğidir…

***

Geçtiğimiz haftalarda Cumhuriyet’te Ergin Yıldızoğlu, New York Times’ta Tom Friedman’ın Suriye hakkındaki bir yorumundan söz ediyordu. “Liberal emperyalizmin (demokrasi götürmek için askeri müdahale, işgal vb) önemli propagandacısı” dediği bu şahsın yazısını Yıldızoğlu güzel özetlemiş, ama merak edip yorumun tamamını okudum. İbretlik.

NY Times yazarı, demokrasiye ulaşılması için tıpkı Irak’taki gibi Suriye’de de dışarıdan gelmiş bir ebeye (external midwife) ihtiyaç olduğunu söylüyor. Evet, yabancı bir ebeye, yani ABD’ye…
(Burada, “Hay senin…” diye araya girenler olduğuna eminim.)

Ebesine dair argümanını ise vahşi kapitalizmin kuruluş dönemi ideologlarından Thomas Hobbes’un tezlerine dayandırıyor… Bellum omnium contra omnes; herkesin herkesle savaşı: Hobbes, kapitalist devletin varoluşunu böyle açıklıyor. Friedman, Suriye’de (herkesin herkes savaştırıldığı) iç savaşın kaçınılmaz olduğunu gösterip ABD’nin müdahalesinin (ebeliğinin) kaçınılmazlığını ispatlıyor. Malum hikâye… 12 Eylül faşizmi de “kardeş kavgasını sona erdirmek” için tezgâhlanmamış mıydı?

Tahrir Meydanı günlerinde, yani tam bir yıl önce, TC’nin Mısır’a model olacağı söyleniyordu. Şimdi Mısır TC’ye model oluyor. Suriye’deki Müslüman Kardeşlerin de hedeflediği istikbaldeki Halifelik devletinin merkezi Kahire… Ve TC böyle bir konfederal İslam devletinin doğumunda ABD ebesine yamaklık ediyor. Hepsi bu…

Suriye’de “medeniyet/demokrasi” diye diye Hobbes vari vahşi bir oryantalizm dayatılıyor. İyi de, demokrasi için işgal mubahsa, demokrasi için devrim niye mubah sayılmaz ki… Müslüman Kardeşlerin Suriye Özgürlük Ordusu’na “özgürlükçü” diyenlerin, PKK’ye “terörist” demeyenlere öfkelenmesini kim takar ki?

Ama bir dakika! “Ebe” deyince, emperyalizmin bu ideologu aslında sadece Hobbes’u değil Marx’ı da akla getirmiş oluyor… “Zor, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesidir” demişti Marx, Das Kapital’de… Ve elbette Marx topluma dışsal olandan değil içsel olandan söz ediyordu.

Bu cümleyi bir aforizma olarak bellediğimizi iyi hatırlıyorum. “Aman, işi zora sokmayın, devrimi filan boş verin, muhalefetinizi suhuletle yapın” diyenlere karşı, yeni bir toplumun zulme karşı direnmeden, dişe diş mücadele etmeden, yani öyle kendiliğinden yaratılamayacağını anlatmak için tekrarlardık bu sözü… Çünkü hâkim sınıflar hiçbir zaman ezilen sınıflara, “Madem bizden memnun değilsiniz gelin alın iktidarı” demez ki… Tersine, şu gezegenin her yerinde ve ülkemizde de, bu talepleri zor kullanarak bastırır, yeni bir toplumun doğumunu önleyen cellâtlık misyonundan vazgeçemez. Yeni bir toplumun doğumu işte bu yüzden sancılı olur!

***

Burada PKK’nin son günlerdeki iki tavrı üzerinde durmadan olmaz. CHP milletvekili Hüseyin Aygün ile BDP milletvekilleri PKK ile sıcak temas halindeydiler. İki temasın da önemi yadsınamaz sonuçları ortaya çıktı.

Birinci olayda bir baktık, PKK “özgürlük hareketi” diliyle değil “devlet diliyle konuşmaya başlamıştı: “Gözaltına alınmıştır, gerekli idari ve hukuki işlemler tamamlanması sonucu serbest bırakılacaktır.” Sadece dili değil fiili de böyleydi... Mevcut ceberut devlete karşı çıkmakla yetinmiyor bu kez “başka devlet, hasım devlet” gibi eylem yapıp siyaset güdüyordu. Demek ki mesela özerk Kürdistan’da CHP gibi muhalif partilere yer yoktu… PKK, şu son Dersim “eylemiyle” doğmak üzere olan özgürlüğün canına cenin halindeyken kast etmiş sayılmaz mıydı? Özgürlüğe kürtaj!
Birkaç gün önce “muhalefet.org” sitesinde “Hüseyin Aygün Olayı Bize Ne Anlatıyor?” başlığıyla kapsamlı bir değerlendirme yer aldı. Önemli kısımlarını aktarayım: 
“AKP’nin dış politikasının iflas ettiği, ülke içinde baskı ve zora dayalı bir rejim inşa ettiği bugünlerde daha fazla mücadele alanında ortaklıklar türetilmesi gerekirken birbirini hedef alan açıklama ve söylemlerin demokrasi mücadelesini baltaladığı görülmelidir. Devlet Dersim’i her biçimde parçalamak için uğraşırken, buna muhalefet eden kesimlerin aralarındaki siyasi ayrımların gerilim konusu olmasının ve genelleşmesinin önüne geçilmesi gerekir. … Kürtlere ve Alevilere dönük toplu saldırı vakalarının, linç girişimlerinin tekrar hortladığı bir dönemde emekçilik temelinde yan yanalık oluşturması gereken kesimlerin ayrıştırılması faşizme gülümseme olanağı tanımak dışında bir amaca hizmet etmeyecektir.
“Yanlış olduğu düşünülen siyasi tercihleri sola ait yöntemlerle eleştirmek yerine yok etmeye çalışmak Dersim’in değil, olsa olsa devletin işine gelebilir. Bunun bir düzey daha ilerisi olarak, kendisinden olmayan siyasetlerin devletle işbirliği içinde olduğunu iddia etmenin ve bu denli tahammülsüzlüğün içinde iyi niyet aramak olası değildir. En azından şu sorulabilir: Dersim’e karşı olan tahammülsüzlüğün bir kısmını da Diyarbakır’da düzenlenen şeriat mitingleri hak etmemekte midir?”

Olayın devamını biliyorsunuzdur. Bir yanda AKP’nin en harbi sözcüsü ve temsilcisi, enstrümanı olan Şamil Tayyar vardı. Öbür yandaysa Aygün, kullandığı dille barışçıl ve demokratik siyasetin önemine, diyaloga vurgu yaptı, dağdaki gençlerle empatinin zorunluluğuna dikkat çekti. Çok iyi yaptı. Helal olsun.

***

İkinci olayda, aralarında BDP milletvekillerinin olduğu ve HDK, ESP, EMEP, ÖDP yöneticilerinden de oluşan bir barış heyetinin PKK karşılaşması ise savaşın diğer bir yüzünü, tek kelimeyle insani yüzünü gösterdi! Savaş çığırtkanları haricinde herkesin mutlu olduğu bir karşılaşma…

Ama Başbakan Erdoğan, dün bayram namazından çıkar çıkmaz, “onların (BDP’nin) parlamentoya girme veya varlık sebebi bölücü terör örgütüne bağlıdır. Gördüğünüz gibi kardeşler olarak birbirlerine sarılabiliyorlar, öyle diyorlar. Bize düşen ‘bu ne muhabbet’ demektir” diye yansıttı bu konuşmayı.

Evet, bu, işte böyle bir muhabbettir!

Ve mesela son videolarını izlediğimiz bir çapulcu sürüsünün, teröristin (RTE’nin sevdiği vurguyla) daniskası olan Suriye Özgürlük Ordusu’na beslenen “muhabbet” duygusuyla algılanamaz. Nitekim Aysel Tuğluk “Biz o karşılaşmadan mutluyuz. En azından onları dinlemek, onların hangi koşullarda, nasıl bir mücadele verdikleri, bizim açımızdan anlamlıydı, önemliydi. O yüzden istedikleri kadar soruşturma ve ceza verebilirler" diye noktayı koydu. 
PKK devlete karşı güç gösteri yapmış, yol kesmişler, kimlik kontrolü yapmışlar. Ve… Karşılaştıkları bu heyetle “müzakerede” bulunmuşlar. Buna ister muhabbet ister müzakere deyin… Lakin, PKK ile Devlet- MİT müzakere yapınca ayıp olmuyor da BDP yapınca mı oluyor! Beyaz başörtülü anneler kadın gerillayı öpüp koklayınca teröristle iş birliği mi yapmış oluyor?

Bakın Türk ulusalcıları arasındaki keskin kalemlerden birisi olan Fikret Bila bile en harbi tahlili yapabiliyor: “PKK’nın, Hüseyin Aygün’ün kaçırılması ve BDP konvoyunun önünün kesilmesi olayları da dâhil, Şemdinli’de neler olduğuna ilişkin resmi makamlarca doyurucu bir açıklama yapılmaması, terör örgütünün propagandasına yarıyor.”
Yani? PKK’nin propagandasının daniskasını bu haliyle AKP Devleti yapıyor.

***

Doğumu da ölümü engelleyemezsiniz. Doğumu engellemek istediğinizde artık size ebe demezler, katil derler. Bu gerçek elbette toplumlar bakımından da geçerli…

Kürt toplumu ile Suriye toplumu şimdi böyle bir kıyaslamanın tarihsel ve ibretlik unsurları.
Bu türden hikâyelerde ebe kim, katil kim çok önemli... Marx’ın yukarıdaki sözünü, hakkını vererek bellemek çok daha önemli…

Bu türden hikâyelerde katillerin uşak olması hiç şaşırtıcı olmaz. Mesela şu Hobbes vari yöntemiyle doğum yaptırayım diye insanlık cenine kürtaj yapan ABD emperyalizminin uşakları. İşte bunlar bayramlık ağızlarını her açışlarında “kan damlatıyor” yüreklerimize…

***

Peki tamam, şu bayram günü içinizi daha fazla karartmayayım; adına ister AKP’den mülhem AK mizah deyin ya da yine ondan mülhem KARA mizah, bayramınızı gülümseterek kutlamış olayım:
Yozgat Müftü yardımcısının yediği haltı okumuşsunuzdur. Kızları, eşleri düğünlerde oynayanlara “deyyus” demişti. Hakkında soruşturma açıldı. Hürriyet internet sitesi bunu “Deyyus’a soruşturma” diye verdi. Çok güzel! Ardından bu herifin “Deyyus” fetvasına Yozgat Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı dört ticaret kuruluşuyla birlikte basın açıklaması yaparak tepki gösterdi. Bu dört kuruluştan birisinin adı şöyle: 
Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği!

Madem hem sığır hem damızlık işine girmişsin, bari sen tepkini başka türlü gösterseydin be muhterem! 


BirGün


KAYPAKKAYA'YI ANMAK SUÇ DEĞİL

"İbrahim Kaypakkaya’yı anmak suç değildir" eylemi sonrası Malatya Özel Yetkili 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 5 kişiye verilen 59 yıllık hapis cezası kararının ardından, aynı eylem hakkında dava açan Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi ise beraat kararı verdi.

Radikal gazetesinden İsmail Saymaz'ın haberine göre, halk müziği sanatçısı Pınar Aydınlar'ın (Sağ) bir konser sırasında İbrahim Kaypakkaya hakkındaki görüşleri nedeniyle cezalandırılması üzerine Dersim'de, Demokratik Haklar Platformu’nun çağrısı üzerine 5 Şubat 2011’de eylem yapıldı.

Grup "Kaypakkaya’yı anmak suç değildir" yazılı bir pankart açtı ve sloganlar attı. Bu eylem iki ayrı davaya konu oldu. İlk dava, Malatya Özel Yetkili 3. Ağır Ceza Mahkemesi ’nde açıldı. Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel ve Hozat Belediye Başkanı Cevdet Konak, Murat Kur’la beraber 5 sanık, yasadışı Maoist Komünist Parti (MKP) üyesi oldukları ve örgüt adına eylemlere katıldıkları iddiasıyla 59 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bir diğer dava, Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi’nde "suçu ve suçluyu övme" iddiasıyla açıldı. Mahkeme, AİHM’nin 2010 yılında verdiği bir kararı esas aldı. AİHM bu kararında "İbo yaşıyor, TİKKO savaşıyor", "Liderimiz İbrahim Kaypakkaya" şeklindeki sloganların "kalıplaşmış solcu sloganlar" olduğunu, izinli gösteride atıldıkları için şiddete çağrı diye değerlendirilemeyeceğini belirtiyordu.

Hâkim Gürhan Arslan da karara atıfta bulunarak, “Düşünce ve ifade özgürlüğünün sadece beğenilen ve zararsız fikirler için değil, şoke edici olanlar için de geçerli olduğu, sözlerin sertliğine rağmen şiddetin övülmediği” sonucuna varıp 3 Temmuz 2012’de beraata hükmetti.


muhalefet.org



YEŞİLLENİR Mİ YİNE FINDIK DALLARI?

Gizem Altunkaynak Hazırladı...

Bidondan oturak, tekerlekten salıncak, çamurdan oyuncak yapan çocuklar...

Ordudan sonra portakal toplamak için bu yorgunlukla ta Hatay'a kadar nasıl direksiyon sallayacağını kara kara düşünen babalar...

Bahçenin çilesi yetmediği gibi birde kampa gelip çocuklarının karnını doyuran, bulaşıklarını yıkayan, su kaynatıp onları yıkayan analar,kadınlar...

Mevsimlik Tarım İşçileri Ordu'da fındık topluyorlar. AKP'nin tarım politikaları fındık işçilerini de, üreticiyi de yoksullaştırıyor.

Yerli işçilerin aldığı yövmiyenin yarısını alıyorlar. Kaldıkları kampta elektrik yok, su arada bir geliyor. Bini aşkın kürt işçinin kaldığı bu kamplarda bir de çamur çilesi eklendi. Çocuklar çamurdan hastalandıklarını bilmeden onlardan oyuncak yaparak oyun oynuyorlar. Aslında Meyvenin çürük tarafını onlar yiyor diyebiliriz. Hem çalışıyorlar hem eğitimlerinden mahrum kalıyorlar. Okullarına geç başlıyorlar, erken ayrılıyorlar. Bir tanesi diyor ki ' Biz hep doktor, öğretmen olmak istiyoruz diyoruz ama gerçekçi olmak gerek, 3 e geçenlerimiz bile okumayı sökemedi hala. Biz hepimiz şimdiki mesleğimizi yapacağız, yani mevsimlik tarım işçisi olacağız.


I
Mevsimlik Yaşamlar

Konya'da şeker pancarı çapası, Malatya'da kayısı, oradan çıkıp Karadeniz’de fındık, ardından farklı dinlerin mezheplerin bir arada yaşadığı Hatay’da portakal toplayarak geçim kaynaklarını sağlayan mevsimlik tarım işçileri barınma, beslenme, sağlık sıkıntıları çektikleri gibi sosyal donatılardan uzak ve verdikleri emeklerinin karşılıklarını alamıyorlar.

Ordu’nun Ulubey ilçesinde Uzunisa köyünde 700'ü aşkın işçinin kaldığı bir kamp var. Çoğunluğunu Şanlıurfalı Kürt işçilerin oluşturduğu bu kampta yeterli miktarda tuvalet ve duş yok. Elektrik yok ve yağmur nedeniyle her yer çamur içinde. Kürt işçiler 40 TL yevmiye alıp bunun 3 TL’sini ‘dayıbaşı’na (yani üretici ile işçi arasındaki bağlantıyı kuran kişiye komisyon olarak) kesiliyor. Yerli işçilerin aldığı yevmiye ise 50 TL civarında. Kürt ya da Gürcü işçiler ile yerli işçiler arasındaki 10 TL civarındaki farkın nedenlerinden birisi, yerli işçilerin alışkanlık nedeniyle daha iyi fındık topladıkları gerekçesiyle birlikte öte yandan hem yerli işçiler için hem de Kürt ya da Gürcü işçiler için ücretlerine ilişkin pazarlık yapabileceklerin, haklarını savunabilecekleri bir mekanizma yok. Kilometrelerce yoldan gelip, şehrin kenarında beklemeye koyulan Kürt işçilerin evlerine boş dönmemek için bahçeye girmeleri ve kazanabildikleri neyse ona razı olarak çalışmaları gerekiyor. 

Gürcü işçiler dağınık şekilde gelerek fındık topluyorlar, Kürt işçiler ise birkaç yıldır olduğu üzere kamp alanında bulunuyorlar. Kürt işçileri kamp alanında ziyaret ederek, yaşadıkları sorunlara ilişkin konuştuk.

“Aylığımız Yok ki Ayağımızı Yorganımıza Göre Uzatalım”
Kamp alanında kalan 36 yaşındaki Emine Keskin ‘Aylığımız yok ki ayağımızı yorganımıza göre uzatalım. Günlük yevmiye üzerinden çalışıyoruz. 37 lira alıyoruz günlük. Yemek ücretimiz verdikleri yevmiyenin içinden değil. Biz burada yüzlerce kişi kalıyoruz. Fındık sahipleri bize işçi evlerini vermiyor. ‘Sizin çadır kamplarınız var’ diyorlar. Bize, fındığı toplamayı bilmediğimiz için yerli işçilerden az para verdiklerini söylüyorlar ama hepimiz senelerdir fındık toplayan insanlarız biz.

Tuvaletler duşlar yetmiyor. Biz suyu getirip çadırda banyo ediyoruz. 7 kişi geldik Urfa’dan. Eşim, ben ve 5 kızım. Yevmiyelerimizi zaten yol ve yemek parasına verince elde avuçta doğru düzgün bir şey kalmıyor.’


“Çamur İçinde Yatıyoruz”
Başka bir işçi ise Utman Benili ‘Şanlıurfa Siverek’ten 9 kişi geldik bir aile. 5'i çalışıyor. Ben biraz üşüttüm gidemiyorum 3 gündür fındığa. Kilometrelerce yol geliyoruz buraya kadar fındık toplayıp çocuk okutalım, kışımızı çıkartalım, oğlumuzu evlendirelim diye. Ama her zaman hesapladığımız gibi olmuyor her şey. Bazen buraya kadar gelirsin hasta düşersin çalışamazsın işte bizim gibi. Yağmur yağıyor bir haftadır, bizi sadece sel olmadan bir gün önce uyardılar. Valiliğin yaptığı tek hizmetti bize. Her yerde övünüyorlar fındık işçilerine su götürüyoruz, fındık işçilerine banyo yapıyoruz diye. Biz burda 700'den fazla adamız çamur içinde yatıp kalkıyoruz. 

Bir bebe ağlamasın diye ağzına boş meme verirsin ya bizimkisi de aynı hesap, karın tokluğuna çalışıyoruz. Buradaki her gıda malzemesini kendi imkanlarımızla alıyoruz. Niye bu rezilliği çekiyoruz peki başka şansımız yok çünkü.

Buradan önce Malatya da kayısı topladık, orada biraz daha rahattık. 13 gün çalıştım orada. İşçinin halinden biraz daha anlıyor onlar.‘

‘Mevsimlik Yaşıyoruz’
En acısı da ailesiyle birlikte gelmek zorunda olanlar. Onlardan biriside Ramazan Kuran. Ayağı protez olduğu için mevsimlik tarım işçisi olan ailesinin peşinden gidiyor o da. Kuran ‘Üç sene önce İstanbul Büyükşehir belediyesinde çalışıyordum. Bir iş kazası geçirdim ve hastaneye kaldırıldığımda bana sigorta açılmamıştı bile. Şimdi bir ayağımda protezle 3 senedir ailemin peşine düşüp geliyorum fındığa. Memlekette kimse kalmıyor ki mecburum gelmeye. Ben de ailem gibi mevsimlik yaşıyorum. Onlar fındık toplamaya gidiyorlar, ben çadırda kampta kalıp onları bekliyorum.‘


*****     *****     *****     *****     *****

II
Kamplarda Kadınlar ve Çocuklar

Mevsimlik işçileri hayatı bölük pörçük, aslında kış dışında hiçbir mevsimi bilmeden yaşıyorlar. Yollarda, kamplarda ve tarlalarda geçip giden zamanda büyüyen çocuklar için her mevsim bir göç hikayesi anlamına geliyor. Kadınlar içinse ayrı bir dert. Yalnızca fındık bahçelerinde değil, kamplara döndükten sonra çocukların bakımı, yemek ve temizlikte onların üzerinde. Mevsimler değişse de onların durumlarında bir değişiklik olmuyor.

Ordu’daki kamp alanlarından birisi de Efirli’de. 1200 aşkın Mardin’den, Urfa’dan, Batman’dan gelen işçi kalıyor. Duş ve tuvalet sıkıntısı burada da yaşanıyor. 1200ü aşkın işçiye 8 tane duş bir o kadar da tuvalet düşüyor. Güneş enerjisi takılı fakat birkaç kişi duş alınca depoda su kalmıyor. 

Fındık işçilerinin en dertlileri kadınlar. Sabah fındık toplamaya başlamadan önce başlıyorlar işe koyulmaya. Akşam saati kamp alanı cümbür cemaat. Çocuklar çamurla tekerlekle oyun oynuyorlar, erkekler çay içiyor sohbet ediyor, kadınlar hala işlerini bitirmemiş oluyorlar. Ya çamaşır yıkıyorlar, ya da bulaşık. Kadınların işleri burada da bitmiyor. Çocukları için çalışan analardan biri Fatma Hasken bu konuyla ilgili şunları söylüyor;

Sadece Fındık Toplamıyoruz Ki Biz…
‘Sabah 6 da kalkıyorum kocanın çocukların karnını doyuruyorum. 12 saat çalışıyoruz 7’ye doğru geliyoruz fındıktan. Gelir gelmez bir de hemen akşam yemeği hazırlıklarına koyuluyorum. Hem fındık topluyorum, hem yemek yapıyorum hem temizlik bir de üstüne koca dırdırı çekiyorum. Ertesi günü olur da fındıkta iki dakika uyuklarsam da patron azarlıyor. Bizim ömrümüz böyle geçiyor. Sadece fındık toplamıyoruz ki biz. Buradan sonra da Hatay’a portakala gideceğiz. Biz sadece kışın evimizde, memleketimizde oluyoruz. Hep çadırlar da yaşıyoruz. Başka şehirler de tarım işçileriyiz biz. Hadi biz önemli değiliz. Biz karnımız doysun nefes alalım yeter. Önemli olan çocuklarımız. Onlar okusun diye çalışıyoruz biz, ama onları peşimizden sürüklemek zorundayız. Nereye bırakacağız ki? Biz buralara ailece geliyoruz. Hayliyle okulları da aksıyor. Ekimde başlıyorlar Nisan da bırakıyorlar okulu. ‘

13 Yaşında 3 Yıldır Fındık Topluyor
Fatma ananın dediği gibi çocuklar için çalışıyorlar ama çocukların eğitimleri aksıyor. Bidonları oturak, dondurma kaplarını kamyon yaparak oyun oynayan çocukların gözlerinin içi gülüyor ama. Bir tanesi herkesi kendisinin yaşadığı gibi yaşadığını düşündüğünü söyledi. Televizyonda gördüklerinin hayal ürünü olduklarını düşünüyor. Beş kardeşlerse aralarında iş bölüşümü yapıyorlar. İkisi fındığa gidiyor, biri diğer çocuklara bakıyor. Adıyaman’dan gelen Nahman Kurtlu 13 yaşında. 3 senedir fındık toplamaya geldiğini söylüyor. Bunun yanında Muş’ta pancarda çapa,ercişte patates, Erzincan’da ayçiçeği, Diyerbakır’da pamuk toplayarak geçimlerini sağladıklarını ve bu sebepten dolayıda eğitiminin aksadığını belirtiyor. Nahman doya doya oyun oynayamamaktan hiç denizde yüzememekten şikayetçi. ‘ Biz barajda, kanalda öğrendik yüzmeyi. Denizde yüzmek istiyoruz ama sadece fındık toplamaya gelirken yolda görüyoruz denizi. Televizyonları izliyoruz bazen, kırıp içine giresimiz geliyor.’ Diyerek gülüşüyorlar. 

*Çocuklar ellerine ne bulursa onlardan birer oyuncak yapıyor. Bazen fındık bahçelerine annelerinin yanı sıra gitseler bile, çoğunlukla 'işe engel olduklarından' istenmeyip, kamp alanında bırakılırlar. Elektrikten, sudan dahi çoğunlukla mahrum olan kamp alanında çocuklar çamurun içinde kendilerini oyalayacakları bir şey buluyorlar. İşte, bunlardan birisi de bidondan kendisine araba yapmış, hayallerine doğru hızla yol alan bu çocuk... 


*****      *****      *****      *****      *****

Tefeci Bu Yıl da Fındık Yanık Diye Halkı Yolacak

Karadeniz’in en önemli tarım ürünlerinden biri olan fındık, son senelerde üreticinin yüzünü güldürmüyor.

AKP’nin tarım politikaları, devletin fındık alımının durması, taban fiyatlarının geç açıklanması üreticilerin en büyük üç sorunu. Ordu halkının çocuklarının önlüklerinden, kızlarının gelinliklerine, evlerinin tuğlalarından, yedikleri ekmeğe hepsinin kaynağı fındık. Ancak fındığın özellikle son on senedir değersizleşmesi üreticiyi artık canından bezdirmiş durumda. 

Görüşme yaptığımız köylüler, şunları söylüyor ‘Eskiden bizim fındıklarımızı Fiskobirlik (Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliği) alırdı , taban fiyatını da o belirlerdi.Hükümet desteklemedi Fiskobirliği bıraktı fındık almayı. TMO (Toprak Mahsülleri Ofisi) almaya başladı bir süre fındığı. Sonra o da bıraktı fındığımızı almayı. Kooperatiflerin özerkleştirilmesi adı altında 4 yıl içerisinde kendinizi yapısal olarak değiştirin denildi, Fiskobirlik 4 yıllık süreci iyi kullanamadı battı. AKP 2004 Fiskobirliğe değil TMO (Toprak Mahsülleri Ofisi) ya 200000TL kredi verdi ve ona fındık alımı yaptırdı. Ziraat odalarının, Tarım il müdürlüğünün ortaklaşa oluşturduğu komisyonun belirlediği fındığın gizli maaliyeti kg başına 4,71 kr. Ancak şu anda 4,71 kr üstünde satılması mümkün görünmüyor. Piyasa 3,85kuruştan açtı.Fındığın önemli sorunlarından biriside depolama sorunu. Halkın fındığı saklayacak depoları yok. Bizler fındığı ne kadar erken pazara götürürsek o kadar düşük oluyor fiyatı. Depolarımız olmadığı için de saklayamıyoruz da. Yanlış hatırlamıyorsam Ordu da 73 tane HES projesi var bunun 24 tanesi sadece Melet ırmağı üzerinde planlanıyor. Bu da en çok Mesudiye’yi etkileyecek. Göç konusu da ilçelerden ile illerden de büyük şehirlere.’

Bu Yıl da Fındık Yandı Bahanesi
Fındıkta sömürü şimdi de farklı şekillerde sürüyor. Tefeciler köylünün kan emicisidir şimdi de modern tefecilik olarak banka kredileri devreye sokuldu. Fındıkla geçinmesi mümkün olmayan hatta fındıktan kazandıkları ile bahçenin bakımını dahi yapmakta zorlanan köylüler mecburen ya tefecinin kapısında ya da modern tefeci bankların kredi kuyruklarında. Fındık bahçeden ipotekli çıkarılıyor doğru satılıp borçlara veriliyor. Bu da yetmediğinde şimdi Karadeniz’de pek çok fındık bahçesi bankada teminat karşılığında verilmiş, borçlar ödenemediğinden onlar da elden çıkacak. Görüştüğümüz üreticilerden birisi, tefeci bu yıl da fındıklar yanık bahanesiyle halkı yolacak diyor.

Köylüler de bir İşçiler de
Fındık konusunda genelde mevsimlik işçilerin sorunları gündeme gelir. Ancak köylülerin durumu da onlardan farklı değil. Karadeniz’de toprağın giderek daha fazla parçalanmasının sonucu olarak öyle çok fazla kimse büyük üretim yapamıyor. Aynı zamanda son dönemde devletin taban fiyat ve destekleme alımını durdurmasının sonucu olarak fındık bir anlamda dalda kalmasın diye namus belasına toplanıyor. Artık bir köylülükten söz etmek de mümkün değil, köylülerde mevsimlik yaşıyor. Fındık sezonu köye çıkıp, sonra başının çaresine bakmak için büyük şehirlerde ya da merkezde çalışıyor. Sömürü tefecilerin ve şimdilerde uluslar arası tekellerin daha fazla kar hırsıyla hayata geçirilen politikalardan kaynaklanıyor. Ama mesele işte bahçede sömürülenlerin birisi patron birisi işçi oluyor!


*****     *****      *****      *****      *****

Gençler Fındık Bahçelerindeki Deneyimini Anlatıyor

Gençlik Muhalefeti olarak, paranın iktidarına karşı dayanışma için yollara düşüyoruz. Dive’den, Malatya’dan, Kemalpaşa’dan, Fatsa’dan sömürü düzenine karşı dayanışma faaliyetini büyütüyoruz. İki senedir hasat zamanı umudu yeşillendirme çabasıyla giriyoruz fındık bahçesine.

İlk günümüzü unutmuyoruz. İki sene önce 30 kişi bir günde 5 çuval fındıkla çıkmıştık bahçeden. Son gün 40 çuvalla kendi rekorumuzu kırmıştık. Fındık işçisini üreticisini dinliyoruz, öğreniyoruz. Ertesi sene acemilik dönemini atlatıyoruz denilebilir. Fındık çuvallarını atla bahçeden çıkartıp, bahçedeki işçilerle eşit sayıda fındık toplamak için öğle aramızı azaltıp terlemeye devam ediyoruz. Bir önceki sene öğrendiklerimizi de dilimize yerleştiriyoruz. Ve şimdi… fındık yeşerdi, kimisi dalından düştü, muhalefetin yola çıkma zamanı yaklaştı. 3. kez Fatsa’ya fındık bahçelerine işçinin, üreticinin yanında olmaya gidiyoruz. 23 Ağustosta Kemal Amcanın kapısını çalıp AKP’ nin geliştirdiği yeni sömürü politikalarını değerlendirip dayanışmayı örgütlü hale getirebilmek için gireceğiz bahçeye…

Fındığın Fiyatını Almanya Fındık Borsası Belirliyor
Fındıkta sömürü dünüyle bugünüyle bölgenin en temel meselesi durumunda. Dün bu mesele tefeci-tüccar sömürüsü ile ifade edilen bir durumdu. 12 Eylül öncesinde fındıkta sömürüye karşı mücadelenin odağı da tefecilerin açık senetlerle halkın emeğine el koymasıydı. Bu mekanizma bugün de kapitalizmin gelişimine uygun olarak sürdürülüyor. Tefeci-tüccarlarla artık bu sömürü daha çok bankalar aracılığı ile gerçekleştiriliyor. Bütün yıl boyunca ihtiyaçlarını ancak kredi alarak karşılayabilen köylüler bunun karşılığında bahçelerinin tapularını bankalara teminat olarak bırakıyorlar. Halkın kredi almaktan ya da tefeciden para almaktan başka bir çaresi yok. Fındıkla geçimini sağlaması mümkün değil. Çocuğunu okula göndermek, düğün yapmak, bahçeye gübre almak için sürekli paraya ihtiyaç var. Fındık ise bu ihtiyaçları karşılamaktan uzakta… Çünkü artık üreticinin ürettiği ürünle ilgili olarak hiçbir söz hakkı kalmamış durumda. Destekleme alımlarının ve taban fiyat belirlenmesinin son bulmasının ardından fındık fiyatını piyasaya hâkim olan birkaç tüccar belirliyor. Köylünün, ‘‘Almanya’daki fındık borsası benim bahçemdeki fındığın fiyatını belirliyor.’’ sözü, diğer alanlarda da olduğu gibi, fındıktaki küresel sömürü mekanizmasını da gösteriyor.

Fındıkta fiyat kontrolü Almanya’dan doğru belirlenmekte, dünya pazarındaki fındık talebinin neredeyse % 70i karadenizden sağlanmaktadır. Bugün fındık üreticisi, her geçen gün yenilenen politikalarla daha da fazla ezilmektedir. Birilerine kaliteli çikolata gibi ürünlerin yapımı için ucuz hammadde olarak pazarlanan fındıktan, emekçinin kazancı yok denilebilecek kadar azdır. Kapitalist dünya bu kadar büyük bir karın düşmemesi için, çözümü üreticinin ve işçinin sömürülmesinde bulmaktadır. Sömürülme düzeninde daha fazla sömürü metotlarının yeniden üretilmesini sağlayan neoliberal politikalar birçok alanda olduğu gibi tarımda da belirleyici olmuştur. Üreticinin ürünü üzerindeki hükmü tahayyülden kaldırılmış, fındık üreticisi emeğinin karşılığını alamamış, fındığına sahip çıkamamış ve fındıkla birlikte pazarlanan emekçinin hayatı olmuştur.

Fındık İşçisi
Fındık üreticisi kadar bahçede beraber çalıştığımız işçinin de çilesi büyük. Çeşitli illerden karadenize yazları fındık toplamaya gelen işçilere sağlanan koşullar yaşanabilirliğin altında. Fındık işçileri çalışabilmek için sunulan bu sağlıksız koşullarda adeta hayatta kalabilme mücadelesi de veriyor. Dayıbaşı ya da amele başı olarak adlandırılan ekip başları çift yevmiye ile çalışırlar ama bahçede de fındık toplamaz, ekiptekileri koordine ederler. Yani işçilerin içinde de aslında bir sömürü çarkı döner. Ekipler günlük yevmiye karşılığı birçok bahçede çalışır. Sömürü düzeni Kürt işçileri iki kat daha fazla eziyor. Kürt işçiler yıllardır fındık toplamaya gelmelerine rağmen halen ‘toplamayı iyi bilmiyorlar’ gerekçesiyle ‘yerli işçilerden’ daha az ücrete çalıştırılıyorlar. Üreticinin hali de işçinin durumunu etkilemektedir. İşçiye verilecek parayı toparlayabilmek bile gün geçtikçe fındık üreticisi için imkânsız hale gelmektedir. Fındık üretiminden kar elde edebilen, ihtiyaçlarını karşılayabilen fındık emekçileri değildir. Bu üretimin değerini, ne fındık üreticisi ne de işçisi alabilmektedir.

Kadınlar
Fındıkta da manzara değişmiyor. En erken kalkan ve en geç yatan ise yine kadınlar. Kadınlar bütün gün bahçede ve evde koşuşturmaca içerisindeler. Kadınların yaşadıkları sorunlar, hayatın her alında olduğu gibi fındık üretim sürecinde de bitmiyor. Kadınlar için ikinci mesai bahçeden eve gelir gelmez başlıyor. Evin bütün işleri; yemeği, temizliği, çocukların bakımı kadınların ikinci vardiyasını oluşturuyor. Çalışma hayatında özel olarak ele alınması gereken bir sosyal konu kadın tarım işçiliğidir. Türkiye’de kadının işgücüne katılım oranı gün geçtikçe büyük düşüş gösterse de, halen tarımda çalışanların %45,5.i kadındır. Ülke genelinde işgücüne katılan kadınların da %66,3 ünü tarım kesiminde çalışan kadın nüfusu oluşturmaktadır. Kadınlar, üretimin her aşamasına aktif bir biçimde katılmalarına karşın emeğinin karşılığını alamamaktadır. 

Sonuç Olarak
Fındığın alımı için biçilen fiyatların geç açıklanması ve düşük olması, ödemelerin geç yapılması, tarım emekçisine destek ve teşvik sağlanmaması temel sorunlardandır. Bu sömürü düzeni kökten değişmediği sürece çözüm olanaklı değildir. Fındık üreticisine devlet destek sağlamalı, işçilerin çalışma koşulları ve emeklerinin ederlerinde iyileştirmeler yapılmalıdır. Emekten yana üretici kooperatifleriyle fındık üreticisinin hakları korunaklı hale getirilmelidir. 

Nazım Hikmet’le noktayı koyalım; ‘’Kurtuluş, bir şafak vakti karanlığın kenarından, onlar ağır elleriyle toprağa basıp, doğruldukları zaman, gelecektir.’’ 


*****      *****      *****      *****      *****

Fındık Üreticisi AKP’ye Mecbur mu? - Selami İnce

AKP’nin tarım politikaları, fındık köylüsünü köyünden etti ve mevsimlik işçi haline getirdi. Ama AKP her geçen seçimde fındık diyarı Karadeniz’de oyunu artırıyor. Bunun nedenlerini, fındığı ve sorunlarını, yerinde Ordu’da araştırdık…

Her yıl Ağustos ayında başlayan“fındık hasadı” üç konuyu daha gündeme getiriyor. Birincisi, Türkiye’de hükümet eliyle tarımın tasfiyesi realitesi ve buradan kaynaklanan tartışmalar. İkincisi köylülüğün çöküşü ve çöken köylülüğün “sürdürülebilir yoksulluk” olarak kentlerdeki bodrum katlarında ve varoşlarda hükümetin “makarna – kömür” yardımıyla yoksulluğu “sürdürebilir” hatta “kalıcı” hale getirmesi. Son olarak da çoktan bir “sürdürülebilir felaket” halini almış olan “mevsimlik Kürt işçilerin perişanlığı” ve Kürt işçilere “sırf Kürt oldukları için yapılan ayrımcılık…” 

Bazı dönemler bu tartışmaların üçü birden ulusal çapta medyaya yansıdığı gibi, bazı dönemler hiçbirinin bile yansımadığı görülüyor. Bu yıl nedense konunun medyaya yansıması açısından oldukça “sakin” bir yıl geçiriyoruz. Bunun en önemli nedeni herhalde medyanın daha birçok konuda olduğu gibi bu konuyu da kanıksamış olması. Elbette bu konunun ve insanların “şok, şok, şok” bir şey olmadan ulusal çapta gündeme gelememesinin asıl nedeni de konunun taraflarının genel olarak en yoksullardan oluşması. 

Üreticisinden tüccarına, işçisinden aracısına kadar kimseyi memnun etmeyen bir tarım ürünü fındık. Kimse memnun olmadığına göre, peki neden hala üretimi yapılıyor? Bu soruya kısaca cevap vermek gerekirse, büyük oranda Ordu ve Giresun’da yetişen fındığın üretici açısından alternatifi yok. Yani endüstrinin olmadığı, endüstriyel tarımın yapılmadığı Ordu ve Giresun köylüsü fındık üretmeye mecbur. İklim ve arazi koşulları da başka bir ürün yetiştirmeye izin vermiyor. Trabzon, Samsun, Bolu ve Düzce gibi kentlerde de kısmen fındık üretiliyor. 

Herşey Kapitalizmin Hizmetindeyken Tarımın Tasfiyesi
Türkiye’de yetişen fındık aslında dünya fındık ihtiyacını da karşılıyor. Fındığının ve fındık etrafında başka şeylerin de tartışılmasının bir nedeni de bu “önem”den kaynaklanıyor. Ancak, fındığın dünyaya pazarlanmasında aracıların ya da tüccarların memnuniyetsizliğini anlamanın zor olduğunu başından söylemek gerek. Çünkü üretici ve işçinin bir şey kazanmadığı fındıktan Avrupa kapitalizmi ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin de kazanmadığını söylemek mümkün değil. 

Avrupa ülkeleri tarım ürünlerini ve çiftçileri korurken Türk devletinin ve hükümetinin sadece fındıkta değil, bütün tarım ürünlerinde “desteklemeyi” kaldırdığını, tarımı tasfiye etmek için elinden gelen her şeyi yaptığını söylemek gerekiyor. Türkiye’de bütün değerlerin, bütün mal ve hizmetlerin evrensel kapitalizmin satın alacağı bir biçime getirilmesine itina gösterildiği son dönemde tarımı, evrensel kapitalizme sunulacak hale getirmeye çalışmamak, tarımın doğrudan tasfiyesine yönelmek herhalde yine global kapitalizmin istediği bir şey. 

“Fındıkta Sömürüye Son” 
Türkiye’de öteden beri tarım ürünlerinin üreticiye para kazandırmadığı ve öteden beri üreticilerin durumundan memnun olmadığı biliniyor. Ancak üretici memnuniyetsizliği olarak buğday üreticileri ya da şeker pancarı köylülerinden daha çok fındık üreticilerinin sesi duyuluyor. 

Bunun bir nedeni Ordu ve Giresun köylüsünün fındık dışında başka alternatifi olmaması nedeniyle canı daha çok yandığı için daha çok bağırması olsa da, bir nedeni de buralarda sol bir köylü hareketi geleneğinin olması. Kökü Mahir Çayanlara kadar dayanan ve daha sonra da devrimcilerin örgütlediği “Fındıkta sömürüye son” mitingleriyle kendini gösteren Karadeniz’in sol dalgası bütün Türkiye’de hissedilmişti. Türkiye’nin genelindeki diğer tarım ürünlerine göre, oldukça küçük ölçekli “aile tarımı” olarak yapılan Ordu - Giresun fındıkçılığı, her geçen yıl sahibine daha az para kazandırıyor ve sol köylü hareketinin daha da canlanması beklenir. Ama sonuç hiçte böyle değil. Türkiye’nin en büyük üretici mitingi geçtiğimiz yıllarda Ordu’da fındık üreticileri tarafından gerçekleştirilse de mitingden sonra gerçekleştirilen son genel seçimlerde fındık üreticisi kentlerdeki AKP’nin oy oranı Türkiye ortalamasını 10 puan geçti. Son seçimlerde Türkiye çapında yüzde 50 dolayında oy alan AKP’nin, Ordu- Giresun-Trabzon ve Samsun’daki oy ortalaması yüzde 60 civarında. 
Son dönemde moda haline gelen “oradaydım” gazeteciği açısından söyleyecek olursak fındık diyarı Ordu’daydım ve bu yazı bir “oradaydım gazeteciliği” ürünü. Buraya kadar saydığımız her şeyi yerinde incelemeye çalıştık ve bütün sorulara cevap aradık. 

Yoksul Köylü, “Daha Yoksul Kentli” Olmuş
Fındığın her geçen gün daha az para etmesiyle daha da yoksullaşan fındık üreticilerinin neden kendilerini daha da yoksullaştıran AKP’ye daha sıkı sarıldığının cevabını arayalım. Bu sorunun cevabının bir kısmını, Ordu’da yaşayan yaşlı anne ve babamın fındığını toplayan fındık işçileri üzerinde yapılan gözlemlerde bulmak mümkün. Bizimkilere her sene Ordu’nun köylerinden gelen fındık işçileri bu sene Ordu’nun merkezinden geldi. 

Fındık toplama işçiliği, “işçilikten” çok “köylülükle” ilgili bir şey. Yani geleneksel olarak ihtiyacı olan köylüler, ihtiyacı olan diğer köylülerin fındığını ücret karşılığı toplar. Ama bu yıl bahçede gördüğüm ama aslında yeni de olmayan bu değişiklik Ordu’nun sosyolojisiyle ve ekonomisiyle ilgili ciddi bir değişikliği de açıklıyor. Bu yıl bizimkilerin fındığını toplayan işçiler sonuçta bütün özellikleriyle köylüydü ama kentte yaşıyorlardı.

Yaklaşık 20 kişilik fındık işçileriyle yaptığım görüşmeler sonrasında şunları anladım: Köylüler, fındık artık para etmemeye başlayınca kente göçmüşler. Kentte de herhangi bir iş yapmıyorlar ama yerleştikleri bodrum katlarda, kenar mahallelerdeki kötü evlerde yeşil kartlı, makarna ve kömürlü yeni bir hayat kurmayı becermişler. Bu yeni kentli kesimin çocukların eğitimi için oradan buradan aldığı para, belediyenin yardımları, yukarıdaki birileri tarafından dağıtılan diğer yardımlarla ayakta kalmaları mümkün oluyor. Bulabildikleri ölçüde de yevmiye karşılığı, sigortasız güvencesiz işlere gidiyorlar. Bunu daha kaç yıl sürdürebilecekleri ya da bu tür bir yaşam biçiminin sürdürülebilir olup olmadığı tartışmalı. 

AKP Kooperatifleri Öldürdü
Yani yeni kentliler, fındıktan kaybettikleri maddi katkıyı yardımlardan kazanarak “sürdürülebilir bir yoksulluk seviyesine” ulaşmış oluyor. Bize fındık toplamaya gelen herkesin köylerinde fındığı varmış. “Köyde oturup fındığın başını beklersek yaşayamayız” diyorlar. Daha önce nasıl yaşıyorlardı? Daha önce fındık üreticisi piyasanın acımasız ellerine terk edilmemişti, fındık üreticilerinin en azından kooperatifi vardı.

Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliği (FİSKOBİRLİK) Karadeniz fındık üreticilerinin haklarını koruyan, fındığının değerini artıran kooperatif yapılanmasıydı. FİSKOBİRLİK serbest piyasanın yanında üreticiden yana olan fındık alıcısı olarak piyasayı düzenliyordu. Örneğin fındık pazara inmeden FİSKOBİRLİK baskısıyla hükümet, fındığın taban fiyatını açıklıyor ve tüccar bu fiyattan daha yukarı ödemek zorunda kalıyordu. Çünkü, üretici zaten fındığını taban fiyattan FİSKOBİRLİK’e satacağını bildiği için ürünü hemen pazara indirmiyor, tüccarın dolayısıyla da Avrupa piyasasının da fiyatı yükseltmesini sağlıyordu. 

Türkiye’de kooperatifleri öldüren yasal düzenlemeden sonra FİSKOBİRLİK de komaya girdi. AKP hükümeti, yönetimi CHP ve MHP’lilerden oluşan FİSKOBİRLİK’e yardım etme yerine, batmasına ön ayak olacak bir biçimde Toprak Mahsulleri Ofisi’ne (TMO) fındık alma yetkisi verdi. TMO geçen yıla kadar 3 yıl fındık aldı ve geçen yıldan itibaren “artık fındık almayacağını” açıkladı. Ardından hükümet “taban fiyat açıklamayacağını” duyurdu. Çünkü artık kamusal bir alıcı olmadığı için serbest piyasaya müdahale edilemezdi. 

Hepsi AKP’Lİ Biri Mecburen AKP’li 
Serbest piyasaya müdahale edilemeyen bir durumda fındık üreticileri hızla “işçi köylü” haline gelmeye başladı. İşte bize fındık toplamaya gelenler de bu transformasyondan nasibini alanlar. Ama bu yeni kentliler hallerinden memnun. Kimse kendini “kaybedenler” tarafında görmüyor. 

Fındık işleri arasında bahçede küçük bir kamuoyu yoklaması yaptım. Kime oy verdiğini açıklayan herkes “AKP’ye oy attığını” söyledi. Birisi “kendisi istemediği halde mecburen AKP’li olduğunu” belirtti: “Ben Numan Kurtulmuş’u savunuyordum. Şimdi HAS Parti de AKP’ye katıldığına göre…” AKP’yi neden tercih ettiğine gelince, şu cevapları verdi ve bunların tercümeleri şöyle: “Çocuk okutuyorum” (AKP bize okul masrafları parası veriyor), “sağlık hizmetleri düzeldi”, (yaşlı ve engelli için evde bakım parası alıyorum), “yollarımız düzeldi, bir sürü hizmet yapılıyor” (Kömür dağıtılıyor, başka yardımlar da veriliyor...) 

İnsanca yaşamanın bu sadakalara bağlı olmadığı bilincinin gelişmemesi ya da “sosyal politikaların” önemini kavratacak bir siyasetin bu köylülere teğet geçmesi sanıyorum fındık üreticilerinin çaresizliğini artıran etkenler arasında. Fındık üreticisi, AKP politikalarının kendisini “mevsimlik işçi” haline getirdiğinin ve sadakaya bağladığının farkında değil. 

Fındık işçileri arasında bir öğretmen, bir emekli polis, bir muhtar, iki üniversite öğrencisi ve kendini “liseyi bitirmiş ama üniversiteye girememiş öğrenci” olarak tanımlayan üç kişi bulunuyordu. Bu kesim “ek gelir” olarak çalıştığını söylüyor. Hiçbiri ÖDP’yi veya EMEP’i duymamış. İki üniversite öğrencisinden biri “Bunlar TKP gibi partiler mi” diye sordu. MHP’yi ve CHP’yi yok sayıyorlar. AKP dışında en çok ilgilendikleri parti BDP’ydi. Hepsinin ortak dileği “yeter ki Kürtler bahçeye girmesin, biz her yere fındık toplamaya gideriz”di. Yerli mevsimlik işçinin Kürt mevsimlik işçiyle rekabetinden çok, Kürt antipatisinin burada daha fazla rol oynadığı kesin. 

Hobi Üreticileri ve Küçük Tüccarlar
Karadeniz bir yandan bir kamu emeklisi cenneti. Kamu emeklisi olduktan sonra memleketine dönen memurlar, tekrar çiftçiliğe başlıyor. Birkaç dönüm toprakta adeta “hobi bahçeciliği” biçiminde fındık üretiyor ya da gücü kuvveti yerindeyse yine “hobi işçiliği” biçiminde fındık toplamaya gidiyor. 

Fındık piyasasında kıran kırana bir mücadele olmamasında bu hobi bahçecilerinin rolü sanıldığından daha büyük. Çünkü hobi bahçeciliği sadece emeklilerin değil, çalışanların da işi. Herhangi bir işi olan biri zaten geçimini o işten sağladığı için fındığı sanki bir hobi gibi yapıyor ve geçimini sadece fındıktan sağlayan kesimden kendini ayırıyor. Bu iki kesimin hiçbir çıkar birliği bulunmuyor ve hobiciler ek gelir olarak gördükleri fındık para etmeyince de ek gelirinin biraz düştüğünü düşünüyor sadece. Beyaz, küçük burjuvaları oluşturan bu kesim fındık konusunda belki diğer bütün konularda olduğu gibi “oh olsun bu halka” tutumu içinde görülüyor. 

Endüstriyel tarıma geçişin olmayacağı gözlemlenen fındık tarımının uzun erimde en azından Ordu ve Giresun’da hobi bahçeciliğine dönüşmesi kesin. Ordu ve Giresun’da bugün sadece fındıktan geçinen neredeyse hiç kimse yok. Ancak arazinin bölünmediği ya da geniş arazi alımı yapılabilen Düzce – Sakarya gibi kentlerin endüstriyel fındık tarımına yönelmesi daha akla yatkın görülüyor. Ordu ve Giresun’da alternatif ürün olarak düşünülen kivi üretimi ise, bir anda birçok köylünün kivi üretmeye başlamasıyla “değersiz” duruma düşmüş.

Ordu ve Giresun’da fındık eğer küresel şirketlere aracılık etmiyorlarsa fındık tüccarları da rahatsız. Derin bir sermayeye sahip olmayan, daha çok manav gibi çalışan bu kesim küresel sermaye temsilcileriyle rekabet edememekten, üreticiyle bu kesimler arasında yaptıkları aracılıktan para kazanamamaktan yakınıyor. 

Bu kesimlerin ve üreticilerin en çok yakındıkları konulardan biri de “alivre satış” denen daha ürünü görmeden yapılan önceden satış. Parası olan büyük tüccarlar, kışın “nakite sıkışan” küçük tüccarların ve üreticinin, ürününü alıyor. Hasat zamanı, alivre satıştan para aldığı büyük tüccarın parasını ödemek zorunda olan ve bu yüzden fındığı ucuza kapatmak isteyen küçük tüccarla, alivre satış yapsa da fındığını yok pahasına elinden çıkarmak istemeyen köylüler arasında da bir çıkar çatışması ayrıca çıkıyor. 

Fındığın en alttakileri ise, Türkiye’nin de en alttakileri olan Kürt mevsimlik işçileri… Her ikisinin derdine çözüm olacak program ve siyasetin ortada görünmediği de ayrı bir realite. 

Sürdürülebilir Doğal Afet: Kürt Sorunu ve Mevsimlik İşçiler
Gazetenin diğer sayfalarında Gizem’in mevsimlik Kürt işçileriyle ilgili gözlemlerini ayrıntılarıyla okuyacaksınız. Gizem ile birlikte Ordu’da Efirli ve Uzunisa mevsimlik işçi kampına yaptığımız ziyaretlerde işçilerle yapılan konuşmalardan ve fındık üreticilerinin “Kürt ameleler” hakkındaki görüşlerinden edinerek söylenebilecek ilk şey şu: “Hayır, Kürtlerle Türkler eşit değil, Kürt ve Türk işçiler de eşit değil…” Zaten “piyasanın görünmez eli” de böyle düşünüyor ki, işçi parası belirlenirken kesin bir ayrımla Türklerin, Gürcülerin ve Kürtlerin ücretleri üç kategoride belirlenmiş. Doğal olara en düşük ücret Kürtlere veriliyor. 

Son dönemde Türkiye’nin bütün kentlerinde ve istisnasız bütün ortamlarda “Kürtleri savunmak zorunda” kalıyorum. Kürtleri savunduğum bütün ortamlarda hiçbir zaman bu yılki kadar tek başıma kaldığımı görmedim. Eğitim düzeyi, mesleği, yaşı, Kürtlerle doğrudan ilişkisi olup olmadığına bakılmaksızın hemen herkeste en hafif deyimle söylemek gerekirse bir “Kürt antipatisi” gelişmiş. Bütün ortamlarda Kürtler hep “haksız”, Kürtler hep “suçlu” durumda. 

Kürtler, yoksullukları, mevsimlik işçi olarak çalışmaya gitmeleri, çok çocuklu olmaları, çocuklarının eğitimsizliği, anadillerinin Kürtçe olması, fındığı iyi tanımamaları, daldan fındığı yaprakla koparmaları gibi nedenlerden dolayı “hep haksız” durumda. PKK, BDP, “kaçak elektrik kullanımının bölgede yüksek olması”, “Kuzey Irak’ta kurulan bağımsız Kürdistan” veya “Kuzey Suriye’de de Kürt devleti kuruluyor” olması gibi nedenlerden dolayı da “hep suçlu” gösteriliyor. Bunları Ordu’da da yaşadım. Hem de “şehit cenazesinin gelmediği” sakin ortamlarda. Hem de “arkadaşlarla” konuşurken. 

Bir arkadaş sonunda sihirli cümleyi söyledi de arkadaşlarla kısmi bir uzlaşı sağladık: “Din konusunda tartışmak doğru değil ya, artık Kürtler konusunda da tartışılmasın…” Bu aslında şu anlama geliyor: “Herkes istediği gibi dini ideoloji lehine, Kürtler aleyhine konuşabilir, sen sesini çıkarma! …“Yani egemen Türk- İslam ideolojisi en azından taşrada kesin zaferini ilan etmiş durumda. 

Ama bu zafer hiçbir biçimde Kürt çocuklarının yılın altı ayı yalın ayak tarladan tarlaya koşmasını engellemiyor ve kendi deyimleriyle Kürt çocuklarının “rezil hayatlarında” en küçük bir iyileşmeye nende olmuyor. Yıllardır binlerce Kürt çocuğu eğitim, sağlık hizmeti, oyun gibi temel çocuk ve insan haklarından mahrum olarak amale çadırlarında yaşıyor, tarlalarla çalışıyor. Sadece bu bile Kürt sorununun bir yanıyla artık “sürdürülebilir felaket” ya da “sürdürülebilir doğal afet” olarak görülmeye başlandığını gösteriyor. 

Türkiye bıraksın Kürt sorununu çözmeyi, mevsimlik Kürt amelelerinin çocuklarının eğitim, barınma ve beslenme sorununu çözsün yeter! 



ALO ''İMDAT POLİS''

Her yerde şiddet, herkese şiddet, her zaman şiddet... Hiç farketmez alayına şiddet. Aslında emniyet teşkilatının böyle bir slogan üretmesi ne kadarda manidar olurdu. Gerçekçi ve de iddialı bir slogan. Polislerimiz 'atara atar, gidere gider' ya da 'atarlı semtin gideli çocuklarıyız' deyişlerini çok duymuş ve benimsemiş olacak ki, polis şiddeti hız kesmeden çoğalıyor. 

Memlekette biber gazı tatmamış, polis copu yememiş birey kalmadı neredeyse. Önceden gizli kapaklı işkence yaparken, AK ustayla artık meydanda pata küte girişiyorlar. Böyle polisi, böyle iktidarı olan ülkede en çok ihtiyaç olan şeyde imdat polis var hattıydı. Polisimize de naçizane tavsiyeniz 155 'imdat polis' hattını, 155 'acil dayak' hattı yapsınlar. Yapsınlar ki hem kendileri boşuna alarma geçmesin, hem de halk bilmeden dayak yemesin. Bu imdat polis var hattı ülkemizin tam ihtiyacı olan şeydi gerçekten. Polis kurşunuyla ölmenin içten bile olmadığı, halkın %75'inin biber gazı yediği bir ülkede bu en büyük ihtiyaçlardan biridir. Polis meslek okullarında 'Polis mazlumları korur' minvalinde sloganlar bulunmaktadır. Bizce artık asıl mesele polisten mazlumları kimin koruyacağıdır. Bu nedenle bu numara vatana, millete hayırlı olsun... 


ALO ''İMDAT POLİS''

Türkiye bunu da gördü. Artan polis şiddeti hukukçuları harekete geçirdi. Çağdaş Hukukçular Derneği, polis şiddetine uğrayan vatandaşlara destek için 'İMDAT POLİS' hattı kuruyor. Numara da 155'ten esinlenildi: '444 155 9'

Copa karşı 'imdat hattı'... Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi bir grup avukat, polis şiddetine karşı harekete geçti. İstanbul Fatih'te, 7 polis tarafından dövülen Ahmet Koca'nın avukatı Efkan Bolaç ile Taylan Tanay, 'orantısız güce' karşı çalışma başlattı. Projeyi, İstanbul Barosu ve Tabipler Odası da destekliyor, '444 155 9 İMDAT POLİS' hattı devreye sokuluyor. İstanbul Barosu'nda bir 'İşkence Kurulu' da oluşturuldu.

200 Avukat Gönüllü
Kurulda 5 avukat yer alacak. Çağdaş Hukukçular Derneği'nden 200 avukat gönüllü olarak çalışacak. Polis tarafından şiddet gören vatandaş '444 155 9'u arar aramaz en yakındaki avukat olay yerine gidecek. Sağlık raporlarının acilen alınması için Tabipler Odası devreye girecek. Çalışma ilk etapta İstanbul'da uygulanacak. Daha sonra diğer illere de yayılması amaçlanıyor.

İlk İşimiz İşkenceden Kurtarmak
ÇAĞDAŞ Hukukçular Derneği'nden Avukat Tanay, projeyi anlattı: Proje polis şiddetini önlemek için bir kurul önerisidir. Kurulda adli tıp uzmanları, hekimlik boyutu ve hukuki süreç var. Projeyi, İstanbul Barosu'na sunduk. Baro işin hukuki boyutuyla ana merkez oldu. Ahmet Koca olayı ve polis şiddetinin artması üzerine işkenceye karşı kurul oluşturuldu. Kurulun baroda merkezi var.

Hat İçin '155 9'u Bilerek Aldık
Kurul acil başvuru alacak. '444 155 9' hattımız var. 'Polis imdat' sloganını anımsatsın istedik. İnsanlar 155'i çevirince polisi arıyor. 155 9'u çevirince bizi aramış olacaklar. Avukatlar gönüllü çalışacak. İşkenceye karşı sicil ve sertifika programı olacak. Kurula, şahsen, yazılı ve telefonla başvuru mümkün. Telefon 24 saat açık olacak. Olay yerine geçilerek hukuki müdahalede bulunacağız. İlk hedefimiz kişiyi işkenceden kurtarmak. Suç duyurusu yapmak, açılan davaları takip etmek. Sürecin tamamını takip edeceğiz. İkinci olarak Tabip Odası'na bilgi verilecek. Tedaviyi üstleneceğiz. Tabip Odası hekim görevlendirecek. Muayene sonrası alınan belgeler raporlandırılacak. İhtiyaç halinde psikolojik destek verilecek.

Neler yaşandı?
Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi avukatlarını bu çalışmaya iten bazı şiddet olayları ise şunlar:

- 2011 TEMMUZ: İzmir 'de ailesiyle birlikte eğlenmeye gittikleri müzikholde gözaltına alınan Fevziye Cengiz'in karakolda dayak yemesi.

- 2012 MAYIS: Yalova'da Çayan Birben'in ölümü.

- 2012 HAZİRAN: Ahmet Koca'nın yol verme yüzünden çıkan kavgada bir grup polis tarafından tekme-tokat dövülmesi.

Riskli Karakollar Deşifre Edilecek
İSTANBUL'da polis şiddetine maruz kalan Ahmet Koca'nın Avukatı Efkan Bolaç ise şöyle konuştu: Polis şiddetinin vardığı nokta 90'lı yılları anımsatıyor. Bu sebeple işkence ve işkencecilere karşı 'Sıfır' tolerans istiyoruz. '444 155 9 İMDAT POLİS' hattını çok önemsiyoruz. İlk etapta 200 avukat gönüllü olarak çalışacak. Bunun için ücretlendirme söz konusu değil. İki ayda bir rapor açıklayacağız. Bu raporlarda riskli karakollar, polis merkezleri deşifre edilecek ve emniyetin önlem alınması istenecek. Hem de kaç işkence vakası var bu işin risk haritasını çıkartmayı düşünüyoruz.


Haber: Ercan Öztürk/Akşam Gazetesi