3 Eylül 2012 Pazartesi

VENEZUELA'DA SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN: AÇIK UFUKLARI DÜŞLEMEK - ROLAND DENIS

Benim hikâyem 1970’lerde başlıyor. 1970’lerin sonundaki Sandinista Devrimi sırasında şans eseri Nikaragua’daydım. Orada çok farklı şeyler öğrendim ve hayatımı yoksulların mücadelesine adamaya başladım. 1980’lerin başında Venezuela’ya döndükten sonra solda aktif olarak yer aldım. Ülkede durum radikalleşmekteydi ve sola uygulanan siyasal şiddet nedeniyle ülkedeki gerilim her geçen gün artıyordu. Bu süreçte hayatta kalmayı başardıysam da birçok yoldaşımın mücadele esnasında yaşamını yitirmesine tanık oldum.

1980’ler sol için genel bir kriz ve yenilgi dönemiydi. Eski paradigmalar bu yıllarda yıkıldı. Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle sosyalizmin gerçekten varolduğu dönem bitmişti. Latin Amerika’da yeni mücadele paradigmaları oluşurken halklar Hıristiyanlık, Marxçılık, Bolivarcılık, etnik ve yerel hareketler etrafında güçlerini birleştirmeye başlamıştı. Önceki çağdan kalan silahlı mücadele grupları olsa da bunlar azınlıktaydı ve artık kitlelere hitap edemiyorlardı. Bu bağlamda kitlesel varoluş (sobrevivencia popular - popular survival) için mücadele veren yeni bir sol ortaya çıktı ve ben de bunun bir parçasıydım.

CARACAZO İSYANI SENARYOYU DEĞİŞTİRDİ
Mücadelemiz devlet politikalarına karşı çıkarken bir yandan da hayatın farklı alanlarına dair genel politika önerileri sunuyor; madenciler, yerli halklar, öğrenciler ve işçilerle çalışan pedagojik hareket ve kültürel hareket ile birlikte mücadele ediyordu.

Bu yeni gelişmelerin tam ortasında, 27 Şubat 1989'da başlayan Caracazo isyanı siyasal senaryoyu tamamen değiştirdi. Caracazo, ülkedeki ekonomik felakete verilen bir yanıttı. Bambaşka vaatlerle iktidara gelen sol partilerin neo-liberal politikaları benimsemesine bir tepkiydi. Bu isyan aynı zamanda bir devlet ve hegemonya kriziydi. Bu isyanın ardından düzenlenen 1993 seçimlerine radikal sol partiler bile reformist programlarla girdiler. Siyaset sahnesi böyle karmaşıklaşmışken tabandaki halk hareketleri büyüyordu. 1992'deki asker-sivil gerilimi de bu karmaşayı artırdı. Halk hareketleriyle asker arasındaki ilişki ise her zaman karmaşık ve zorluydu.

CHAVEZ SÖZLERİNİ TEK TEK TUTTU
Bu dönemde önümüzde 2 yol vardı: ayaklanma veya seçimlerle iktidara gelme. Chavez seçim yolunun daha doğru olduğunu düşündü ve askerle anlaşmaya vardı. Çoğu insan bu kararı ilk başta eleştirse de sonradan kabul etmek zorunda kaldılar. Anayasa Meclisi kurulması, ulusun yeniden oluşturulması gibi önerilerini de kabul ettiler. Seçimlerin ardından sonunda Bolivarcı hareket başkanlık koltuğunu kazandı, ama devletin gücü ve yönetimi hâlâ ellerinde değildi.

Chavez iktidara geldiğinde sözlerini tek tek tutmaya başladı. Önce devrimci süreci hızlandıran Anayasa Meclisi'ni kurdu. İlk reformlar çok ufaktı, ama önemliydi. Devlet aygıtlarının neredeyse tamamıyla büyük çatışmalar yaşadılarsa da Dördüncü Cumhuriyet'i tarihin tozlu raflarına kaldırmayı başadılar.

CHAVEZ TABANDAN BÜYÜK DESTEK ALDI
Benim için bu süreç epey karmaşıktı. Çünkü bütün bunlar olurken biz hükümete muhalefet ediyorduk. Bunu hükümete karşı çalışmak gibi algılamayın; onlarla yanyana yürürken, hükümetin içinden yaptığımız bir eleştiriydi. Planlama Bakanlığı görevimde inanılmaz engellerle karşılaştım. Hükümette yer aldığınızda aşırı muhafazakâr devlet yapısının içinde hareket alanınız kalmıyor. Bir yandan da askerin yoğun etkisi istediklerimizi yapmayı zorlaştırıyordu.

Bu yüzden gerçekten ihtiyaç duyulmadıkça hükümette yer almak istemiyordum. Lâkin 2002-03 yılları, epey gergin yıllardı. Ülke iç savaşın eşiğindeydi. Patronlar Grevi boyunca hükümet tamamen parasız kalmıştı. Bu süreçte Chavez hükümetini ayakta tutan şey ise tabandan hareketler, tabandan aldığı destek oldu.

Venezuela'nın bugünkü sorunu örgütlenme sorunu değildir. Önemli olan kendimizi liderliğin ve atanmışların işlevsiz, bürokratik ve yolsuzlaşmış gücüne karşı nasıl örgütlediğimizdir.

CHAVEZ'E KARŞI YAPILAN SON KOMPLO
Chavez 1998'de iktidara geldiğinden beri farklı dönemlerden geçtik. Anayasa Meclisi süreci, halkı radikalleştirdi. Toprak ve eğitim gibi konular politikleşti. 2001'e geldiğimizdeyse Chavez'in o ana kadar önemli hamleler yaptığını, ancak henüz tek bir temel taşı kamulaştırmadığını görüyorduk. Chavez, devletin petrol şirketi olan lider kadrosuna saldırmaya başladı. Çünkü devletin esas gücü burada yatıyordu. Sonuçta bir petrol devletinden bahsediyoruz.

Bütün bu radikal demokratikleşme süreci 2002'de muhalefetin liderliğinde gerçekleşen darbe sonucunda yerini elindekileri korumaya, faşizmin ilerlemesini durdurmaya çalışan defansif bir mücadeleye bıraktı. 2004'te Chavez'in başkanlıktan düşürülmesi için yapılan referandum ise Chavez'e karşı yapılan son komploydu ve o da başarısız oldu. Bu zaferin ardından ülkedeki sağcıların gücü tamamen tükendi. Aradan yıllar geçmesine rağmen bir daha toparlanamadılar. Ne bir politika geliştirebildiler ne de düzgün aday çıkartabildiler. Ellerinde kalan tek şey medya üzerindeki hâkimiyetleri.

2.5 MİLYON KİŞİYİ ÖRGÜTLEDİLER
2004-08 arasındaki dönem ise PSUV'un (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) kurulduğu dönem olma özelliğine sahip. Ancak bu dönemde bürokrasi de büyük artış gösterdi. Dahası, partinin kuruluşu taban hareketlerinin özelliklerini yitirmelerine neden oldu. Partiye katılmaya karar veren köylü ve işçi hareketleri günümüzde kendi liderliğinden yoksun ve partiye bağımlı hale geldi.

Bunu neden söylüyorum? Çünkü Bolivarcı hareket, tabandaki güçlerin bir araya gelişini temsil ediyordu. Bu hareketler dayanışma içindeydi ama birleşmemişlerdi. Güçleri her geçen yıl büyüyordu. O dönemde Bolivarcı çevreler 2.5 milyon kişiyi örgütlemeyi başarmıştı. Toplumda böyle bir örgütlenme varken taban hareketlerini bir partide birleştirme çabası, onları birleştirmekten çok hapsetmiş gibi oldu. Ayrıca asker kökenli ve Kübalılardan etkilenmiş olan Chavez'in partisi her zaman taban hareketleriyle çatışan bir zihniyete sahip.

Yine de Chavez'in liderliği, birçok insanın PSUV'a üye olmasının nedeniydi. Lâkin parti tam bir felaket. Hiçbir şey başaramadığı gibi kitlesel bir mücadeleye de ilham vermiyor. Kitleleri pasifize ediyor, sakinleştiriyor. Parti içinde iktidar mücadelesi çok fazla. Genel olarak kitlesel hareketleri dağıtıyor ve biz bugün hâlâ bu sorunla uğraşıyoruz.

2010'dan beri seçimlerde PSUV'un güç kaybetmesinin nedeni de bu. Yapabildikleri tek şey Chavez karakterinin kültünü kullanarak oy toplamak. Sahip oldukları tek şey Chavez. Onun imgesini, bir yarı tanrı statüsüne gelene kadar yüceltmek istiyorlar. Bu da kitlelerin şevkini kırıyor.

Chavez hükümeti kesinlikle büyük işler başardı. Eğitim ve sağlık alanında halka büyük hizmetler getirdi. Ama halk durumunun sürekli iyileştirilmesini, devrimin ilerletilmesini isterken Chavez hükümetinin bu aşamadan ileriye gidememiş olması insanlarda hayal kırıklığı yaratmaya başladı.

TABAN HAREKETİNİ YENİDEN CANLANDIRDI
Büyük Yurtsever Kutup (GPP - Gran Polo Patriótico) tam da tartışmaların başladığı dönemde çıktı. Chavez seçim dönemlerinde halkın şevkini artırmak için böyle bir örgüt kurmaya karar verdi. Çünkü sadece kendisinin ve bakanlarının çalışmasıyla seçim kazanılmayacağını biliyordu. halkı da kampanyaya dahil ederek kaybolmaya yüz tutmuş taban hareketini yeniden canlandırdı. Yine de GPP'nin otonom bir yapı haline gelmesine izin vermediler.

GPP kurulduktan sonra sadece ilk 3 ay içinde 500-600 örgüt GPP'ye dahil oldu. Bu çok büyük bir başarı. GPP'nin aktivistlerinin birçoğu 1980'ler ve 90'larda militan mücadelelerde de yer almışlardı. Ancak bu birliktelik sadece seçimlere odaklanan, başka hiçbir şey yapmayan bir birliktelik. Dahası tamamen devlet kaynaklarına ve bakanlarla iyi ilişkiler kurmaya mahkumlar.

CHAVEZ'İN SEMBOLİZMİ ÇOK YÜKSEK
Yakın zamanda Venezuela’nın ücra bölgelerine gittim. Buralarda PSUV’a bağlı olup yerel liderlere veya hükümete PSUV içinden muhalefet eden birçok köylüyle karşılaştım. Buralarda gördüm ki halk hareketleri düşüşte değil, sadece kafaları karışık. Chavez’in sembolizmi çok yüksek, ama bu insanlar bir yandan da Chavez hükümetinin artan bürokratikliğine itiraz ediyorlar.

Tabi ki bütün bunlar sürecin bir parçası. Kimse bir anda cennete kavuşmayı vaat etmedi bize. Devrim, ucu açık bir soru olarak duruyor karşımızda.

Günümüzde kamuda veya özel sektörde işçilerin fabrika işgal etmesi gibi birçok sıradışı olayla karşılaşabiliyoruz Venezuela’da. Bu bize taban hareketlerinin ölmediğini gösteren en güzel örnek. Lâkin bu taban hareketleri her seferinde aynı engele çarpıyor: devletle mücadeleye giriştikleri anda karşı devrimcilikle suçlanıyorlar ve hareketlerin gücü bu noktanın ötesinde mücadele etmeye yetmiyor.

GÖREVİMİZ DÜŞMANIMIZIN ADINI KOYMAK
Şu anda sol eski geleneklerine devam etmeye çalışıyor. Oysa bizim yapacağımız devrim eskimiş, dedelerimizden gördüğümüz bir devrim değil, torunlarımıza miras bırakabileceğimiz bir devrim olmalı. Dünyayı bir tarih döngüsünde görüyorlar, sanki günümüzde ne olursa olsun gelecekte bir gün insanlığın özgürlüğüne kavuşacağı kesinmiş gibi. Bir sürü insan da olan bitene sessiz kalıyor. Oysa bizim görevimiz düşmanımızın adını koymak. Bir entelektüel olarak benim görevim bir bürokrata “sen bir bürokratsın” veya bir uyuşturucu tacirine “sen bir uyuşturucu tacirisin” demek. Siyaset yapan bir insan düşmanının adını açıkça sarfetmekten çekinmemeli. Örneğin “emperyalist güçler” gibi soyut bir kavram yerine açık açık ABD veya durumuna göre AB diyebilmeliyiz.

SAYISIZ GÜZEL DENEYİM GERÇEKLEŞİYOR
Şu an elimizde farklı iki yüzü olan, adeta kendiyle çelişen bir süreç var. Bu süreç bir yandan radikalleşme sürecinin oluşmasına izin verdi, üstelik birçok insanı şaşırtacak bir biçimde. Önce demokrasiyle başladı ardından Anayasa Meclisi, anti-empertalizm, sosyalizm ve öz-yönetim geldi. Ama bir yandan da süreç gittikçe bürokratikleşir hale geldi. Süreç söylemsel açıdan ilerlemekte gibi gözükse de organik açıdan bu geçerli değil.

Bir yandan PSUV örneğini verebiliriz. Bu örgütlenme biçimi dikey ve otoriter. PSUV “sen adaysın” diyen bir makine. Chavez seçimde kimi aday göstermek istiyorsa onu gösterebiliyor. Komünist ve sosyalist açıdan bu bir gerileme. Öte yandan ülke içinde sayısız güzel deneyim de gerçekleşiyor. Kırsal bölgeler başta olmak üzere Venezuela’da birçok komünal deneyim gerçekleşti. Bu komünler hâlâ devam ediyor ve Chavez hükümeti olmasa bunlar gerçekleşemezdi.

HER ŞEY BİR GECEDE YOK OLUR
Venezuela’nın önünde 7 Ekim’de gerçekleşecek seçimler var. Bu seçimlerin bir devrimin gerçekleşip gerçekleşmemesiyle hiçbir alakası yok. Ama bir yandan da, eğer Chavez kaybederse bu çok önemli bir olay olur. Tekrardan sağlık ve eğitim sistemlerinin özelleştirilmesine karşı eylemler düzenlemek, insan hakları ihlalleriyle baş etmeye çalışmak, tekrardan başlayacak şiddet ve baskıyı göğüslemek zorunda kalırız. Son 20 yılda uğruna büyük mücadeleler verip kazanımlar elde ettiğimiz herşey bir gecede yok olur, bütün ilerlememizi kaybederiz. Chavez’in ilk zaferiyle kurtulduğumuz boka bir daha saplanma düşüncesi çok korkunç.

Eğer Chavez kaybederse bizim için çok büyük bir kayıp olur ama eğer kazanırsa da elimize geçecek somut bir şey yok. Sadece ufuklarımız açık kalacak. Benim umudum Chavez’in seçimi kazanıp taban hareketleriyle bürokrasi arasındaki bu gerilime bir son vermesi. İktidar Chavez’de bile olsa insanlar çekinmeden sorunları, yolsuzlukları açık açık söyleyebilmeli. Chavez’in seçim kampanyasına zarar vermemek için şu an herkes susuyor.

Şansılıyız ki sağcıların adayı Henrique Capriles Radonski tam bir eşek. Başkent Caracas burjuvazisinin çıkara çıkara böyle birini çıkarması acınası bir durum. Chavez zorlanmayacaktır ama kaybedeceği yerel yönetimler Chavez’in canınını yakabilir. Yerel yönetimleri kaybetmemizin tek nedeni ise bürokratikleşme olacaktır.


BirGün Çeviren: ONUR EREM



KENDİ HİKAYENİ ANLAT - TANIL BORA

Sezonun ilk haftasında gazetelerde Kasımpaşaspor’un tam sayfa ilanları yayımlandı. Futbolcular çağanoz gibi yan durmuş, belalı bakışlarla bakıyorlar.

‘Kasımpaşalıyız biz, bize Paşalı derler’ sloganlı reklamın, milliyetçilikle kabadayılığı harmanlayan bir söylemi var. Milli övüncü ta Fatih’in İstanbul’u alırken gemilerini buradan geçirmesinden başlatmışlar! İstanbul’un işgalinde silahlarını düşmana teslim etmeyen tek birlik Kasımpaşa’dan çıktı diye, Gençliğe Hitabe ilk bu semtte okundu diye övünüyorlar. Futbolla milliyetçiliği buluşturdukları nokta: 1921’de ilk maçlarında işgal kuvvetlerini 11-4 yenmeleri ve Türk Bayrağı kullanma hakkına sahip nadir kulüplerden biri olmaları. Fatih’in amfibik harekâtıyla kurulan bağlantı tuhaf tabii. Reklamdan bize dik dik bakanlar arasında Fabian Ernst, Isaksson, Dimitrov, Pintos falan olunca da milli kostaklanma biraz tuhaf kaçıyor… Yine de Kasımpaşa’nın milliyetçi hamasete soyunmasının arkasında bir hikâye bulabilirsiniz neticede. En azından, kuruluşunda Karakol Cemiyeti’nin yani Teşkilat-ı Mahsusa’nın dahli olduğunu biliyoruz.

Zamanımızda kulüp imgeleri başlıbaşına pazarlama stratejisinin konusu. Kendine sıfırdan ‘imaj yapanlar’ bile oluyor. Almanya’dan iki örnek vereyim. FC Augsburg 2006’da, yumuşak, fevkalade misafirperver, ‘kutuplaştırmayan kulüp’ imgesi çizdi kendine. Bundesliga’ya kadar çıkmayı başarmalarında, bu imaj hamlesinin payı var. Mainz 05, yıllarca ehemmiyetsizliğin dibindeydi, şehrin yılda bir yapılan karnavaldan başka özelliği olmadığından, ‘karnaval takımı’ diye dalga geçiliyordu. 1980’lerin ortasında, bu imajı sistematik olarak sahiplendiler: ‘Karnaval takımı’ lafını, riskli ve atak futbol oynayan, tribünü neşeli bir kulüp imgesine marka yaptılar. Onlar da bu ‘havayla’ Bundesliga’ya yükseldiler.

Alman futbol kültürünün usta yazarı Cristoph Biermann, kulüp kimlikleriyle ilgili bir yazısında diyor ki: “Her türlü hikâyeyi anlatabilir, onun etrafında basbayağı bir gerçek kurabilirsiniz. Yeter ki hikâyenizi durmadan yeniden anlatmayı ihmal etmeyin. Yani, kendi hikâyenize göre davranmayı…”

Bu sene Gençlerbirliği, nihayet kendi hikâyesini hatırlamış gibi davranıyor ve hikâyesini yeniden anlatmaya emek veriyor. Gençlerbirliği’nin kendine has kimliği, öğretmenler ve (başta öğretmenlerine kafa tutan) öğrencilerce kurulmuş olmasına dayanıyor. Ankara’nın liseli, üniversiteli ve memur muhitinin kulübü olmuş, ta 1960’lara kadar öğrenci-futbolcular oynamış takımda. On yıllarca, asker ve müessese takımlarına karşı şehrin ‘sivil camiası’ olmakla övünmüş. ‘Tahsilli, kültürlü camia’ imgesi, paslansa bile silinmemiş. Gençlerbirliği Yönetim Kurulu üyesi Hakan Kaynar, özellikle bu ‘sivil’ ve ‘şehirli’ kimliğin altını çizmekten yana: “Ankara’yı başkent oluşuyla değil, dışarıdan görülmeyen kendine has insan ilişkileri dokusuyla seven insanlara hitap eden, Ankara’da bir şehirli hayatı kurmaya emek verenlere hitap eden bir kulübüz.”

Sezonun formaları hazırlatılırken üniversite öğrencisi taraftar Görkem Eke’nin önerdiği tasarımlardan yararlanılması, Gençlerbirliği’nin kendi hikâyesine uygun bir adımdı. Hakan Kaynar’ın da itmesiyle, sessiz sedasız, başka adımlar geldi peşinden. Evren Özesen’in futbolcuları kentin karakteristik köşelerinde görüntüleyen fotoğrafları, yakında yenilenecek internet sitesini donatacak. Ankanom Perküsyon Atölyesi, futbolcularla ritm çalışması yaptı. Yönetmen Doğan Tanyer, bu vurmalı şenliğinden “Gençlerbirliği ritmini buldu” diye şen şatır bir klip üretti (internetten mutlaka izleyin. Linki burada:http://www.youtube.com/watch?v=sCvvjVeaRas ). Yine aynı hamle çerçevesinde, Hiphopçu Ais Ezhel’e ‘Kırmızı Kara Burası Ankara’ adında bir parça yaptırıldı: ‘Yenimahalle Mamak Çankaya! Bütün sokaklar yan yana! ODTÜ Cebeci Dikmen’iyle hep beraber Ankara!’ Gençler taraftarlığını ‘Kuğulu Park’ta sevgiliyle oturmak gibi’ hayal ettiren bir parça…

Reklamla imaj yapmaya değil, kendi hikâyesine uymaya dönük ‘hareketler’ bunlar. Futbol kulüplerine can veren de, fani skorlardan çok, bir hikâye kurmaktır, ve kendi hikâyesine sadakat.


Radikal



ELVEDA ÇİZGİDEKİ GLADYATÖR... - ZİYA ADNAN

Telefonum çaldı. Açtım. Telefonun diğer ucundaki ses, “Kötü bir haberim var abi...” dedi. Birgün gazetesinden editörüm, arkadaşım Kemal Ilıkkan, onun ölüm haberini verdiğinde öylece kaldım. Hani bazen o kadar burkulur ya insan, boğazına kocaman bir yumruk tıkanır kalır, kelimeler çıkmaz ya ağızdan, öyle işte. İlk şoku atlattıktan sonra “Nasıl ölmüş?” diye sordum. “Bir süredir kalp yetmezliği tedavisi görüyormuş,” dedi Kemal. “Bilmiyordum,” diyebildim.

24 Ağustos günü, 64 yaşında, Samatya Devlet Hastanesinde...

Oysa yakın geçmişte, yazın habercisi bir Nisan gününde bir araya gelmiştik. Kadıköy’de çok sevdiği Nazım Kültür Merkezinde. Çok zamandır gerçekleştirmek istediğim bir söyleşiydi. Ülke futbolunun 70’li yıllarda yetiştirdiği en önemli isimlerinden biriyle, üstelik onca sene sonra...

Onun zamanının siyah-beyaz yıllarını, şimdiki tatsız zamanları, gelecekte yapmak istediklerini konuşmuştuk. Laf lafı açmış, o anlatmış ben dinlemiştim. Kimi zaman kırgınlık vardı cümlelerinde, kimi zaman değişime dair umut. Yorgun görüntüsünün ardında, inandığı mücadeleden, davasından hiç kopmamış bir adamın inancı vardı. Yüzünde hep o tatlı-ekşi gülümseme. Düzene başkaldırmış, futbolcuların sendikal örgütlenmesinde başrol oynaması yüzünden hep dışlanmış, bu yüzden futbol hayatını erken noktalamak zorunda bırakılmış, ama hiç yılmamış, hiç vazgeçmemiş... Futbol oynadığı yılların belki en yeteneklisi, ama bir o kadar da asi, bir o kadar eyvallahsız...

***

15 Aralık 1947’de, Fatih Karagümrük’te dünyaya geldiğini, çocukluk yıllarında abisi profesyonel futbolcu İsmail Kurt’un aileye baktığını, sonrasında o sorumluluğu kendisinin aldığını söylemişti. “Hangi devirde olursa olsun, yıldızlar, daha doğrusu yıldız yapılanlar her zaman avantajlıdır,” demişti. Profesyonel futbolu hiçbir zaman çok sevmediğini, ancak para kazanmak, ailesine bakmak için futbolcu olduğunu söylediği zaman şaşırmıştım. Günümüz futbolunun paraya bulanmış düzeninde böylesine içten bir söylem az bulunurdu.

Futbola amatör olarak oynadığı ilk kulüp olan İstanbul Üniversitesi Spor Kulübünde başlamış, sonra mahalli ligde mücadele eden Alibeyköy Adalet’e geçmişti. Süratli ve yetenekliydi; telefon kulübesinde çalım atabilecek kadar da usta... Gelecek zamanlarda yeşil sahalarda, “Çizgi Metin” olarak nam salacak, 1965-66 sezonunda İzmir’in Altay’ına transfer olacaktı. Bir sonraki sezon soluğu Ankara’da almış, 1970 senesine kadar sarı-siyah PTT’de forma giymişti. Ah PTT, futbola dair ilk göz ağrım...

“1-Cavit, 2-Yetik, 3-Esenali” diye başlayan kadronun en göze batan futbolcusuydu.

“Ben zaten sizi hep PTT’li Metin olarak hatırlarım...” dediğim zaman gülümsemişti.

O sene Galatasaray’a transfer olmuş, 1976 senesine kadar sarı-kırmızlı takımda arka arkaya üç şampiyonluk yaşamıştı. “Size neden Çizgi Metin derlerdi?” sorusuna, haylaz bir çocuğu andıran muzip gülümsemesiyle; “Ben halkçı bir adam değil miyim? Sahada halka en yakın yer neresi? Çizgi! Başka bir yerde mi oynayacaktım?” diyerek cevap vermişti. Futbolun en asi çocuğundan en esaslı cevap…1976’dan 1978’e kadar Kayserispor’da forma giydiğini, sonrasında futbol hayatına son vererek mücadelesine yeşil sahalar yerine, siyasal platformda devam ettiğini eklemişti.

12 Eylül döneminde Ankara’da kurmuş oldukları amatör sporcular derneği kapatılmış, sendikalaşmanın önüne geçilmişti. Tesadüf olmasa gerek, belediye kulüplerinin köklerinin o zamanlara dayanması… Bugün hemen her futbol sohbetinde birbirimize sorduğumuz “Belediye’nin takımı mı olur?” sorusunu o bizden çok zaman önce sormuştu.

Ülke futbolunu bir batakhane olarak görüyor, spor yasası hayata geçmediği sürece bu kötü düzenin devam edeceğine, bataklığın gençleri yutmaya devam edeceğine inanıyordu. Günümüzde taraftarlar için kullanılan “12. Adam” tanımlamasına karşı çıkıyor, dinde yobazlık neyse futbolda da fanatizm o’dur diyordu. Futbol sektöründe çalışan emekçilerin yaptıkları işin meslek olduğunu ve iş kolu haline gelmesi gerektiğini vurgulamıştı.

***

Ve bir Ağustos günü aramızdan ayrıldı Çizgideki Gladyatör. Benim kuşağımın tanıdığı muhtemel en yetenekli, en asi, siyah-beyaz yılların en renkli futbolcusu... Kesmeşeker grubunun şarkısındaki “Metin Kurt yalnızlığı” da olmayacak artık. Şarkıcıların selülitlerinin medyada bir döneme damga vurmuş futbolculardan daha fazla yer bulduğu yazık zamanlarda, bir efsane daha kayıp gitti aramızdan. Yaşarken kıymeti bilinmeyenlerin coğrafyasında, biri daha ancak ölümünden sonra hatırlanacak. Onun zamanının futbolcuları televizyon ekranlarında yorumcu olarak boy gösterirken, o kabullenmediği, hep karşı çıktığı düzene karşı verdiği mücadeleyle akıllarda kalacak...

“Tanıdığım onca teknik direktör içinde Brian Birch’in ayrı bir yeri vardır,” demişti. Çok sevmişti futbolcusunu Birch. Ülkemize ikinci gelişinde havaalanında onu karşılayan gazetecilere ilk öğrencisini sormuştu. Söyleşinin sonunda, Birch’in geçmiş yıllarda aramızdan ayrıldığını söylediğim zaman üzülmüştü.

Şimdi o da hocasının yanına gitti...

Mekanın cennet olsun Metin Kurt, huzur içinde yat...


BirGün



ONBİNLER BARIŞ DEDİ

1 Eylül Dünya Barış gününde sokağa çıkan savaş karşıtları "Suriye'de Emperyalist Müdahaleye Hayır, Kürt Sorununda demokratik Çözüm" dedi.

İstanbul
Kadıköy'de yapılan 1 Eylül Dünya Barış Günü mitingine binlerce kişi katıldı. Haydarpaşa Numune Hastanesi ve Tepe Natilus önünde toplanarak iki kolda Kadıköy'e yürüyen binlerce kişi, 'savaşa son barış istiyoruz' dedi.

DİSK, KESK, TTB, TMMOB, HDK, Halkevleri, ÖDP, ÜİK-Der'in de aralarında bulunduğu sendika, parti, meslek örgütleri ve demokratik kitle örgütlerinin düzenlediği 1 Eylül mitingi Kadıköy Meydanı'nda yapıldı. 

Miting saygı duruşunun ardından tertip komitesi adına Atilla Gürkan konuşma yaptı. Katılımcıları selamlayarak konuşmasına başlayan Gürkan, mitingi örgütleyen kurumların temsilcilerini kitleyi selamlamaları için sahneye çağırdı.


Kürsüye çıkan Hilmi Yarayıcı, Hatay'dan geldiğini anlatılanların yalan olduğunu, eli katil katillerin Hatay'da yaşayanları tehdit ettiklerini söyledi. Suriye'den gelen mültecilerin, Hatay'da bir arada barış içinde yaşayan Alevi-Sünniler arasını açtığını belirtti. Yaşananları kısaca anlatan Hilmi Yarayıcı, Hatay'daki kurumların hazırladığı bir metni okudu. Metinde, "Savaşın, halklara karşı düzenlenmek isteniyor. Bu savaşı reddediyoruz" denildi. 1 Mart tezkeresine izin vermedik bu savaşa da izin vermeyeceğiz" denildi. Hilmi Yarayıcı'nın konuşması, "Katil Erdoğan sloganlarıyla yanıt buldu.

İstanbul Tabip Odası İstanbul Şubesi Genel Sekreteri Ali Çerkezoğlu kürsüye çıktı. Çerkezoğlu konuşmasını, meslek örgütleri adına yaptı. İHD İstanbul Şube Başkanı Ümit Efe bir konuşma yaptı.

Kürsüye çıkan ÖDP İl Başkanı Avni Gündoğan, ölümün kutsandığı savaş tamtamlarının çalındığı savaş günleri geçiriyoruz. İktidar savaşı aşkla seviyor." dedi. İktidar, halklar arasında kin tohumları seriyor diyen Gündoğan, çok renkli çok kültürlü durumu inkar ediyor dedi. Savaşa hayır barış için bir araya geldiklerini söyleyen Gündoğan, “Susmayacağız, barış için türküleri söylemeye devam edeceğiz" dedi. Gündoğan, "Şimdi Deniz olmalıyız, Kemal Pir olmalıyız, Kaypakkaya, Mahir Çayan olmalıyız; emperyalizme karşı mücadele etmeliyiz” sözleriyle konuşmasını tamamladı.


Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy, AKP hükümetinin, emperyalizmle girdiği ortaklıkla Ortadoğu halklarını savaşa sokuyor, halkların geleceğiyle oynuyor, geleceğini karartıyor. Kürt halkının siyasi ve kültürel taleplerini savaşla karşılayan AKP, sınırları da aştığını" söyledi. 

BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, HDK adına yaptığı konuşmasında, “Biz başta Kürt halkı olmak üzere tüm dünya halklarına saygı duyuyor, onlarla onur duyuyoruz. Barış artık çözümdür. Barış diyen çözüm demek zorunda olduğu ünlerden geçiyoruz. Çözüm diyen müzakere demelidir. Müzakere diyen Kürt halkın siyasi önderi onur kırıcı bir şekilde tecritte tutulan sayın Öcalan üstündeki tecrit kaldırılmalıdır. Bu kadar açık ve bu kadar yalındır” dedi.

Kürsüye son olarak, BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş çıktı. Demirtaş, “Savaşı bitirmenin bir tek yolu vardır. 'Adil eşitlikçi özgürlükçü bir yaşam için hep birlikte direniş.' Erdoğan, bu savaş duyulmasın, kimse karşı çıkmasın ki ben savaşı yıllardır sürdüreyim diyor. Ama mızrak çuvala sığmıyor. Dünyanın neresinde ne oluyorsa artık hepimiz haberdarız. Kendi halkından ne kadar saklayabilsin, bize yalancı diyerek ölümleri durdurabilir misin. Dedim ya barış vicdan işidir, yoksa başbakan da olsan vicdanın yoksa barışı yapamazsın” dedi.

Miting, Emeğe Ezgi, Bandista ve Agira Jiyan'ın ezgileriyle devam etti.


Ankara
Toros sokakta 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla buluşan demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler buradan Kolej Meydanı’na bir yürüyüş düzenledi.

Kolej Meydanı’nda barış ve özgürlük mücadelesinde yaşamını yitirenler anısına yapılan saygı duruşunun ardından, miting için kurulan kürsüden katılımcı örgütlerin ve siyasi partilerin ortak metnini Ankara Tabip Odası Sekreteri Selçuk Atalay okudu.

Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesi ile başlayan paylaşım savaşlarının kirli tarihinin bugün aynı vahşet ile devam ettiğini söyleyen Atalay, Ortadoğu’da yaşanan savaşa dikkat çekti.

Suriye’nin kaderinin Suriye halklarının elinden alınmaya çalışıldığı bu süreçte AKP Hükümeti’nin, Suriye’ye karşı yürütülen operasyonların merkezinde yer aldığını ve bunu halka anlatması gerektiğini belirten Atalay, “Türkiye’yi emperyalist müdahalelerin maşası değil, barışın ve kardeşliğin savunucusu ve mücadelecisi haline getirmek hepimizin görevidir” dedi.

Selçuk Atalay’dan sonra kürsüye asker yeğenini kaybeden Barış Annesi Fatma Temel çıktı. Yeğeninin 20 günlük askerken savaşa sürüldüğünü söyleyen Temel, “Türk halkı örgütlenmeli ve bu savaşa karşı onlarda sesini yükseltmeli” dedi.

Fatma Temel, “Birileri oğullarına bedelli askerlik yaptırırken bizim çocuklarımızı savaşa sürüyorlar. Emekçi Türk halkına sesleniyorum bu savaşa birlikte karşı duralım” diye konuştu.

Mitinge, BDP, EHP,ÖDP, TKP, Halkevleri, Partizan, Odak, Alınteri, BDSP, LGBTT, TMMOB, KESK, ÇHD, DİSK, PSAKD, Ankara Tabip Odası destek verdi.


İzmir 
1 Eylül Dünya Barış Günü'nü kutlamak için Cumhuriyet Meydanı'nda bir araya gelen binlerce yurttaş, sloganlarla Gündoğdu Meydanı'na yürüdü. Yürüyüşe HDK bileşenleri, KESK, TÜMTİS, Alevi Bektaşi Federasyonu, Halkevleri, TKP 1920, ÖDP, İHD katıldı.

Mitingde konuşan BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık, yıllardır devam eden savaşın halkın hakları verilmezse devam edeceğini söyleyerek, Kürt sorunun 90 yıldır yapılan katliamlara, faili meçhullere ve tutuklamalara rağmen çözülmediğine dikkat çekti. "Kürt sorunu mücadele sorunu değil müzakere sorunudur" diyen Sakık, AKP hükümetini kastederek, "Ama bunlar geçmişten ders almıyor. Silaha, cezaevlerine tapıyorlar. Sorunu böyle çözeceklerine inanıyorlar" şeklinde konuştu.

Sakık'ın ardından sendika ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri birer konuşma yaptı. Ardından miting sanatçı Ferhat Tunç'un türküleri ile devam etti.


Eskişehir
Eskişehir'de 1 Eylül günü biraraya gelen yüzlerce kişi savaşa karşı barış sesini yükseltti.
Adalar mevkiinden başlayan yürüyüş Hamamyolu'nda son bulana kadar hiç susmayan kortejler sık sık "Katil ABD, işbirlikçi AKP", "Katil ABD Ortadoğudan Defol" sloganları attı.

Ülkemizde, bölgemizde ve dünyada barış istenildiğinin üzerine sıkça vurgu yapılan eylemde ortak açıklama KESK Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü BES Şube Başkanı Ayhan Gürler tarafından okundu. Gürler açıklamasında "Bizler, "Barış içinde bir dünya ve Türkiye mümkündür" diyoruz. Mücadele ruhumuzun bizlere kattığı güvenle bu inanca sahip çıkıyoruz. Artık kimsenin ölmediği, bombalardan ve silahlardan temizlenmiş bir ülke, bir dünya istiyoruz. Çağrımız; toplumsal hayatın tüm noktalarında ülkemizde ve Ortadoğu bölgesinde barışı mümkün kılacak, bir arada yaşam duygularını güçlendirecek somut adımların artık derhal hayata geçirilmesi sorumluluğunu üzerinde taşıyan örgütlü, örgütsüz tüm insanlaradır.

Evet, şimdi daha güçlü bir barış çağrısını seslendirme zamanıdır. Ülkede, bölgede ve dünyada barış için, kardeşlik ve özgürce bir arada yaşamak için, şimdi her zamankinden daha fazla mücadele etme zamanıdır." dedi.


Antakya
Suriye’ye Emperyalist Müdahaleye Hayır Platformunun çağrısıyla Eğitim-Sen önünde bir araya gelen binlerce kişi büyük bir coşkuyla yürüyüşe geçti. Savaş karşıtlarının önü polis barikatıyla kesildi ancak polis barikatı kısa sürede geri çekildi ve yürüyüş devam etti.

Eylemciler, Asi Nehri kenarındaki Saray Caddesi’ni miting alanına dönüştürdü. Saray Caddesi’ndeki mitingdeki basın açıklamasını Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır Platformu” adına Hatay Tabip Odası Başkanı Selim Matkap okudu.

Matkap, AKP’nin Suriye’ye yönelik emperyalist müdahaleye taşeronluk yaptığını belirtti. Hatay kentinin el Kaide ve benzer dinci örgütlerin yuvası haline getirilmesine izin vermeyeceklerini söyleyen Matkap, ABD emperyalizmine ve onun taşeronu AKP iktidarına karşı herkesi sokağa ve mücadele etmeye çağırdı.

Platform adına yapılan açıklamanın ardından yapılan konuşmalarda emperyalist savaş karşıtı Hatay halkının yanında olduklarını dile getirildi ve barış mücadelesinin ülke geneline daha kitlesel bir şekilde yayılması gerektiğine vurgu yapıldı.

Antakya halkının büyük destek verdiği eylem, “Suriye halkı yalnız değildir”, “Katil ABD, işbirlikçi AKP” "Antakya'da el kaide istemiyoruz" sloganlarıyla son buldu.


Diyarbakır
HDK bileşenleri, KESK, DİSK, TMMOB, İHD’in de aralarında bulunduğu sendika, parti, meslek örgütleri ve demokratik kitle örgütlerinin düzenlediği 1 Eylül Dünya Barış Günü mitingi İstasyon Meydanı’nda yapıldı. 

BDP Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu ile Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir BDP otobüsü ile miting alanına gelmek istedi. Buna izin vermeyen polis, Zenderlioğlu ile Baydemir’i tartakladı.

Miting alanı ve çevresi çevre illerden takviye gelen polisler tarafından abluka altına alındı. Meydana çıkan yollara TOMA, çevik kuvvet polisleri ve zırhlı araçlar konumlandırıldı. Diyarbakır’ın Bağlar ve Yenişehir ilçelerinde bulunan karakolların önlerinde de polis yoğun güvenlik önlemi aldığı gözlendi.

Mitingin açılış konuşmasını yapan tertip komitesi başkanı İdris Ekmen, "Barışa inancınız, mücadeleniz güç veriyor bize. Mitingimizi tarihi bir dönemde, savaşın yükseldiği bir dönemde gerçekleştiriyoruz. Bu günlerde işte Amed, işte Amed halkı barışını sesini ortaya koyuyor. Burası artık İstasyon Meydanı değil barış ve özgürlük meydanıdır. Ortadoğu ise kan gölüne dönmüş durumda, yanı başımızda Suriye halkı birbirini boğazlıyor. Biz barıştan ve kardeşlikten yana tavrımızı koyduğumuz bu dönemde maalesef AKP savaşçı bir dış politika ile Türkiye'yi iç savaşa sürüklüyor. Suriye'de yaşayan Kürtler şimdiye kadar kimliği yoktu. Şimdi demokratik halklarını aldı diye AKP Suriye'ye savaş kışkırtıcılığı yapıyor” diye konuştu.
Açılış konuşmasının ardından Dicle-Fırat Kültür Merkezi korosu sahne aldı. Seslendirdiği İzgilerle alanda bulunanları coşturdu.

Daha sonra söz alan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e seslenerek, “2012 yılında senin dünyanda hiçbir halk statüsüz kalmayacak. Kürt halkı, Kürdistan’da statü sahibi olacaktır. Güney Kürdistan’da olduğu gibi, Suriye Kürdistan’ında olduğu gibi, İran Kürdistan’ında olduğu gibi burada da olacaktır” dedi.

Baydemir’in ardından konuşan BDP Diyarbakır Milletvekili Nursal Aydoğan, Diyarbakır'da barış demenin Kürt sorununun çözümü anlamını taşıdığını kaydederek, "Kürt halkına özgürlük, Sayın Öcalan'a özgürlük demektir. Başbakan televizyon kanallarında 'Kürt sorunu yoktur' dedi, 'Herkes safını belirlesin' dedi. PKK devrimci operasyon başlattığını söyledi. Ey başbakan, ey AKP'liler! Buradan size sesleniyorum. Bizim safımız o gün değil, çoktan bellidir. Safımız bugün İstasyon Meydanı'dır, ezilenlerin yanıdır, Kürt halkının yanıdır, Kürt özgürlük mücadelesinin yanıdır, Roboskili ailelerin yanıdır. Biz safımızı belirledik, siz safınızı belirleyin. Kürt sorununu çözmek istiyorsan adres bellidir. Başka çözüm yolu olsa söyleriz. Bu sorunu çözmek istiyorsan masanın bir başına Sayın Öcalan'ı diğer başına da devleti koyacaksın. Sorun ancak bu şekilde çözülür" diye kaydetti.

Sanatçı Servet Kocakaya ve Seyda Perinçek'in seslendirdiği şarkılarla son bulan mitingde dağılan kitle ile polis arasında kısa süreli bir gerginlik yaşandı.


Antalya
1 Eylül Dünya Barış günü Antalya'da yürüyüş ve basın açıklaması ile kutlandı. HDK bileşenleri, ÖDP, KESK ve Halkevinin desteklediği etkinlik Halk Bankası önünden başlayıp Attalos Heykeli'ne kadar sürdü. "Yaşasın halkların kardeşliği", "Savaşa hayır barış hemen şimdi" şeklinde sloganların atıldığı yürüyüşte polis, "Barışın elçisi İmralı'da" ve "Öcalan'a özgürlük" yazılı dövizleri kaldırmak istedi. Yürüyüş sonrası grup adına basın açıklamasını okuyan HDK Antalya sözcüsü Zarife Atik, ölümlere seyirci kalmamak ve ortadoğunun kan gölüne dönmemesi, Kürt sorunun demokratik ve barışçıl çözümü için barış istediklerini söyledi.

Malatya
Emeksiz Caddesi'nde bir araya gelen emek ve demokrasi güçleri, Soykan Meydanı'na yürüdü. Eyleme, İHD, ESP, BDP, HDK, EMEP, ÖDP, KESK ve PSAKD katıldı. Yürüyüşe CHP de destek verdi.

Mitingde konuşma yapan İHD Şube Başkanı Servet Akbudak, Suriye'ye yönelik saldırı hazırlıklarına dikkat çekti, bölgede yaşanan şiddet ve çatışmalı ortamdan, Türkiye'nin ciddi biçimde etkilenmesinin kaçınılmaz olduğunu belirtti.

Kürt sorunu ekseninde devam eden silahlı çatışmalar nedeniyle hergün insanların öldüğünü hatırlatan Akbudak, "Ocaklara ateş düşmektedir" dedi.


muhalefet.org



1 Eylül 2012 Cumartesi

İKİNCİ ÖĞRETİM ÖĞRENCİLERİ HARÇ HAKSIZLIĞINA KARŞI İMZA KAMPANYASI BAŞLATTI

Birinci öğretimde ve açık öğretimde harçların kaldırılmasına rağmen ikinci öğretimde harç uygulamasının devam etmesine karşı tepkiler giderek büyüyor. Bu haksız uygulamaya karşı çıkan ikinci öğretim öğrencileri bir imza kampanyası başlattı.

İkinci öğretim öğrencileri birinci öğretim ve açık öğretim programlarında harçların kaldırılmasına rağmen ikinci öğretimde harç uygulamasının devam ettirilmesine karşı bir imza kampanyası başlattı.

Anayasadaki “ Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır” ibaresine atıfta bulunan öğrenciler, ikinci öğretim için devam ettirilen harç uygulamasının haksızlığına vurgu yaptı.

İmza kampanyasına http://imza.la/tum-harclara-son linkinden destek vermek mümkün.

Öğrenciler imza kampanyası için hazırladıkları metinde şu ifadelere yer verdi:

Öğrenci harçlarının kaldırılması, 27 Ağustos 2012 tarihinde yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında karar altına alınmış ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç tarafından kamuoyuna duyurulmuştur. Bir süredir yazılı ve görsel basında bir hükümet kampanyası olarak duyurulan bu karar, 29 Ağustos 2012 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanmasıyla beraber yürürlüğe girmiştir.

Birinci öğretim ve açık öğretim öğrencileri için kaldırılan öğrenci harçları, ikinci öğretimlerde ise aynen sürdürülmektedir. Üstelik ikinci öğretim öğrencileri, normal öğrenci harçlarından daha yüksek paralar ödemek zorunda bırakılmaya devam etmekte, bazı üniversitelerde ise %50’ye varan zamlarla üzerlerindeki yük arttırılmaktadır.

Birinci öğretimlerde öğrenci harçların kalkmasına rağmen, ikinci öğretimde bu uygulamanın ağırlaştırılarak sürdürülmesi kabul edilemez. Eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması anayasal bir haktır. Anayasanın 10. maddesinin 5. fıkrasında “ Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.” demek suretiyle öğrenci harçlarının kaldırılma şeklinin anayasaya aykırı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu hukuksuz uygulama derhal düzeltilmeli, ikinci öğretimlerde de öğrenci harçları kaldırılmalıdır.



ANKARA VALİSİ'NDEN METİN KURT'A BÜYÜK SAYGISIZLIK!

Gençlerbirliği taraftarının Metin Kurt'u anmak için tribüne açtığı pankarttan rahatsız olan Ankara Valisi Yüksel, pankartın indirilmesi talimatı vererek büyük bir saygısızlığa imza attı.

Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz Milli Takım ve Galatasaray'ın unutulmaz sol açığı, devrimci spor emekçisi Metin Kurt'a Ankara Valisi Alaaddin Yüksel tarafından büyük bir saygısızlık yapıldı. Dün Ankara 19 Mayıs Stadyumu'nda oynanan Gençlerbirliği - Orduspor maçını izlemeye gelen Vali Yüksel, devrimci spor emekçisi Metin Kurt'u anmak için Gençlerbirliği taraftarının hazırladığı pankarttan rahatsız olarak indirilmesi talimatını verdi.

Gençlerbirliği taraftarının Ankara'da oynanan Orduspor maçında tribünde açtıkları, "Çizgi Metin Gözün Arkada Kalmasın. Sol Çizgi Boş Kalmayacak" yazılı pankart maçın 20. dakikası sırasında sonra polisler tarafından kaldırıldı.

"Metin Kurt Ölmedi Kalbimizde Yaşıyor" 
Polisler Vali Yüksel'in pankarttan rahatsız olduğunu ve pankartın indirilmesi için talimat aldıklarını belirterek taraftarların tepkilerine rağmen pankartı indirdi. Valinin tutumuna tepki gösteren maraton tribünündeki taraftarlar "Metin Kurt ölmedi kalbimizde yaşıyor" şeklinde slogan attı.



'MÜJDE'YE YANIT SOKAKLARDA...

Gençlik Muhalefeti Ankara, İstanbul, İzmir ve Eskişehir'de eylemdeydi...

Gençlik Muhalefeti bugün AKP'nin ikiyüzlü politikalarını teşhir etmek için Ankara, İstanbul, İzmir ve Eskişehir'de basın açıklaması yaptı. Muhalefet, yapılan açıklamalarda, üniversitelerin ticarethaneler haline dönüştürülmüşken sadece harçlarda yapılan düzenlemeyle parasız eğitimin gerçekleşmesinin mümkün olamayacağını söylendi. 'Harçları kaldırdık' yalanına kanmadıkların ve "gerçekten" parasız eğitim için mücadele etmeye devam edeceklerini dile getirdiler. 


İzmir




Ankara



Eskişehir




MERSİN'DE SOKAKLAR ÖZGÜRLEŞENE KADAR

Gençlik Muhalefeti'nin, ülkenin pek çok yerinde harçların tamamen kaldırılması için yaptığı eyleme Mersin'de polis saldırdı.

31 Ağustos

20.00
Mersin'den 'Tüm Harçlar Kaldırılsın' eyleminde göz altına alınan gençlerin 9'u dün gece serbest bırakılmıştı. Aralarında ÖDP Mersin İl Başkanı Oktay Canpolat'ın da bulunduğu 5 kişi ise aksam saatlerinde savcılık tarafından serbest bırakıldı.

Mahkemenin ardından gün boyu Adliye önünde bekleyen Gençlik Muhalefeti ve ÖDP üyeleri bir eylem gerçekleştirerek, Mersin'deki polis terörüne dikkat çektiler. Mersin'de sokakları özgürleştirene kadar mücadelelerini sürdüreceklerini ifade eden Gençlik Muhalefeti ve ÖDP üyeleri, iki gündür dayanışma gösteren herkese de teşekkür etti.

16.30
Gözaltına tutulan 5 kişinin savcılık sorgusu sürüyor.

Gençlik Muhalefeti ve ÖDP'nin Adliye önündeki eylemleri ise sürüyor. Gün boyunca, Mersin milletvekili Ertuğrul Kürkçü, CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, BDP ve EMEP İl Başkanları, Tüm-Bel Sen Başkanı Recep Kara, SES Merkez Disiplin Kurulu Üyesi Abbas Koluaçık Adliye önüne gelerek eyleme destek verdi.

14.00
Dün polis saldırısı ile göz altına alınan Gençlik Muhalefeti üylerinden 9 kişi dün gece serbest bırakıldı.

ÖDP Mersin İl Başkanı Oktay Canpolat'ın da aralarında olduğu 5 kişi ise halen emniyette tutulmaya devam ediliyor. Gözaltındakilerin 13.30'da Savcılığa çıkartılması bekleniyor. 

Gençlik Muhalefeti ve ÖDP, 13.30'da Adliye önüne çağrı yaptı.

---------------------------------

30 Ağustos

Tevfik Sırrı Gül Lisesi önünde toplanarak buradan yürümek isteyen Gençlik Muhalefeti üyelerine yönelik saldırı, AKP'nin son dönemde sözde üniversite açılımlarının ne anlama geldiğini de ortaya koydu. YÖK Disiplin Yönetmeliği ve Harçların Kaldırılması öğrencilerin taleplerinin karşılandığı yanılsaması yaratmaya çalışan AKP iktidarı, öğrencilerin gerçek talepleri karşısında ise yine zorbalığa başvurdu.


Harçların kaldırılmasının ardından, öğrenciler pek çok kanaldan bunun gerçekten parasız bir eğitim anlamına gelmediğini, AKP'nin her zamanki gibi bir yanılsama yaratmaya çalıştığını ifade ederek, gerçekten parasız eğitim için taleplerini ortaya koymak için sokağa çıktı.


İkinci öğretim harçlarının da kaldırılması talebiyle birlikte, şirketleşen ve her anlamda ticarileştirilen üniversiteler karşısında kamusal bir eğitimi ve demokratik üniversiteyi talep eden gençlere AKP'nin polisinin yanıtı ise cop, gaz ve gözaltı oldu. Polisin saldırısı sonucunda 14 öğrenci göz altına alınırken, ayrıca gençlerin eylemine destek vermek için alanda bulunan ÖDP Mersin İl Başkanı Oktay Canpolat da gözaltına alındı.

Saldırı sırasında astım hastası bir öğrenci gazdan etkilenerek hastaneye kaldırıldı.


muhalefet.org



KAPİTALİST SPORUN ZAFERİ

Tüm dünyanın dikkat kesildiği Londra'daki 2012 Olimpiyat Oyunları'nın ardından, modern Olimpiyatın küresel seyircilere sunulan idealleri değil, kapitalist sporun nihai zaferini temsil ettiğini hatırlatmakta fayda var. Olimpiyat, kendilerine Olimpiyatlar diyen diğer bütün oyunları ve hareketleri yok ederek tek bir evrensel Olimpiyat yaratan Uluslararası Olimpiyat Komitesi (UOK) adlı özel, elit bir örgüt tarafından yönetiliyor. UOK “Olimpiyat” kelimesinin kullanım hakkını elinde bulundurduğundan, UOK’un kontrolünde olmayan hiçbir etkinlik Olimpiyat adını kullanamıyor – kullananlar ise isim hakkını koruyan hukuk sisteminin büyük yaptırımlarıyla karşılaşıyor.

UOK’un tarihine baktığımızda özellikle son 20 yılda sayısız skandala ve ötekileştirmeye yol açtığını görebiliriz. Tabi ki dünyanın dört bir yanından atletlerin kendi ülkeleri veya seçtikleri başka bir ülke adına yarışmak için bir araya gelmesi kutlanması gereken bir durum. Bu atletler performanslarının zirvesine çıkmak için yıllarca uğraşıp, hedeflerine ulaşmak için çok çalışan insanlar. Yine de her seferinde en çok madalyayı kazanan ülkelerin aynı ülkeler olması sizi şaşırtmamalı.

ELİTİST OYUNLAR
Modern Olimpiyatlar Fransız Baron Pirre de Coubertin’in vizyonu sonucunda başladı. İngilizlerin yarışmalarına hayran olan Coubertin 1890 yılında Much Wenlock [Ç.N.:İngiltere-Galler sınırında bir kontluk] oyunlarını ziyaret etmişti. Much Wenlock oyunlarının tarihine baktığımızda 1850 yılında Dr. William Penny Brookes tarafından, “Wenlock kentinde ve mahallelerinde yaşayanların ahlakî, fiziksel ve entelektüel gelişimlerini teşvik etmek” amacıyla başlatıldığını görüyoruz. 1868 yılından itibaren profesyonellerin de katılımına izin veren turnuva, 1869 yılında handikaplı yarışlar düzenlemeye başlamıştı.

Bu turnuvadan epey etkilenen Coubertin antik Yunan’daki Olimpiyat Oyunları’nı tekrar canlandırmak istemiş ve 1894 yılında ilk Olimpik Kongre’yi toplamıştı. Kongrenin kararıyla ilk modern Olimpiyat, 1896 yılında oyunların doğduğu ve adını aldığı yerde, Yunanistan’da gerçekleşti.

Much Wenlock ve diğer bölgesel, eski olimpiyatların aksine modern Olimpiyatlar elitist, amatör ve sadece erkeklerin katılabildiği; Avrupa'nın erkek aristokratları ve diğer sosyal-ekonomik elitleri tarafından düzenlenen bir yarışma olarak ortaya çıktı. O dönemde amatör kelimesi, günümüzdeki gibi sporu para karşılığı yapmayan, profesyonel olmayan insanlar anlamında değil, sınıf ayrımcılığı yaparak bazı sınıfları dışlamak amacıyla kullanan bir kelimeydi.

1890'da spor organizasyonları sınıf meselesiyle çalkalanıyordu. Futbol ve ragbi birliği gibi bazı sporlar açık profesyonelliği benimserken ragbi ligi ve Olimpiyatlar amatörlüğü benimsemiş, hatta kriket ve bazı diğer sporlar amatör-profesyonel karışık örgütleniyordu. Bütün bu sporlar erkek egemenliğinde olsa da az sayıda kadın, Oyunlara katılmaya başlamıştı.

19. yüzyıl boyunca yoksul köylülerden ve kentli işçi sınıfından erkekler, toprak sahibi soylulardan ve burjuvazi sınıfının sporlarından izole bir şekilde kendi sporlarını yapıyorlardı. Bu spor müsabakalarının bazılarında yüklü miktarda ödül kazanılabiliyordu, özellikle de yürüyüş ve kürekte. Futbol sokaklarda, köylerde ve çiftliklerde genç erkekler tarafından yaygın bir şekilde oynanıyordu. Bazı fabrika sahipleri ve özellikle de konfeksiyon endüstrisindeki işverenler işçilerinin spor ve diğer fiziksel aktivitelere katılmasını özellikle teşvik ederken bazı işverenlerse yaşanabilecek sakatlıkların işleri yavaşlatacağından endişeleniyordu.

İŞÇİ SINIFININ SPORU
İşçilerin spor örgütlenmeleri 20. yüzyılın ilk on yıllık diliminde gittikçe popülerleşti. İşçiler kendi spor kulüplerini kurmaya başladılar. Örneğin; Woolwich Arsenal işçilerinin kurduğu spor klubü günümüze Arsenal F.C. olarak geldi. Sosyal demokratlar, işçilerin kurduğu takımlar arasında yarışmalar düzenlemek için 1920'de İsviçre'nin Lucerne kentinde Uluslararası İşçi Spor örgütünü (SASI) kurdu. Sosyal demokratlardan geri kalmak istemeyen komünistler de 1921'de Çekoslovakya'nın Prag kentinde Uluslararası Kızıl Spor örgütünü kurdu.

Sosyal demokratlar Ocak 1925'te Almanya'nın Schreiberhau kentinde ilk kış olimpiyatını, Temmuz'da ise Frankfurt'ta ilk yaz olimpiyatını düzenledi. Elemelerine 100 binden fazla sporcunun katıldığı yaz olimpiyatında 12 ülkeden 3 bin atlet yarışmıştı. Hatta Alman kadın sprint takımı burada dünya rekorunu kırmasına rağmen Uluslararası Amatör Atletizm Federasyonu (IAAF), etkinliği tanımadığını ilan ederek rekoru geçersiz saydı.
İkinci işçi olimpiyatı 1931’de Viyana’da gerçekleşti. 17 ülkeden 77 bin atletin katıldığı yarışmaları 200 binden fazla izleyici takip etti. Bu tarihte işçilerin spor klüplerinde yer alan ve SASI’ya üye olan işçilerin sayısı 2 milyonu geçmişti. Bu işçilerin yarısı Almanya’daydı.

1935 yılında sosyal demokrat ve komünist spor örgütleri bir arada hareket etmeye başladı. Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin (UOK) 1936’da Nazi gösterisi haline gelen Berlin Olimpiyatı’na alternatif yaratmak için Barcelona’da bir işçi olimpiyatı düzenlemeye karar verdi. 11 ülkeden atletlerin katılmayı planladığı bu yarışma İspanya İç Savaşı nedeniyle gerçekleştirilemedi. Burada yarışmak için önceden gelen sporcuların büyük bir kısmı ülkesine geri dönmeyerek faşistlere karşı savaşa katıldı.

UOK GÜÇLENİYOR
Faşistler İspanya’yı ele geçirirken faşist liderlerden biri olan Juan Antonio Samaranch, Franco’ya Barcelona Valisi olarak hizmet etmişti. Bu şahsın 1980-2004 yılları arasında Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı olması, UOK’un nasıl bir zihniyete sahip olduğunun en güzel göstergesi.

İşçi olimpiyatı o kadar beğeni topladı ki, Fransa’daki Front Populaire hükümeti 1936 Berlin Olimpiyatı’na katılan atletlerin yanısıra 1936 Berlin İşçi Olimpiyatı’na katılan atletlere de aynı ölçüde maddi yardım yaptı. 1937 yılında sosyal demokratlar ve komünistler Antwerp’te bir olimpiyat daha gerçekleştirdi. 30 bin yarışmacıyı 100 bin seyirci izledi.

2. Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği’nin 1952 Olimpiyatı’na katılma kararıyla birlikte Uluslararası Olimpiyat Komitesi konumunu iyice güçlendirdi. Sovyet rejiminin katılma nedeni, üstünlüğünü bütün dünyaya göstermekti. Çoğu Avrupa ülkesinde işçi spor örgütleri savaşla birlikte dağılmış, maddi destek bulamaz hale gelmişti. Uluslararası federasyonların spor için tek bir yönetim yapısı tanıması ile UOK işçi olimpiyatlarının tekrar yükselmesini başarıyla engellemiş oluyordu.

KURUMSAL İŞGAL
1960’lar boyunca dünyadaki insanların çoğunluğu Olimpiyatlar’ı televizyon ortamından takip etti. Artan küresel televizyon yayını ve ulusal hükümetlerin Olimpiyat Oyunları'nı geçerli bir halkla ilişkiler etkinliği olarak görmesi nedeniyle Olimpiyatlar gittikçe daha fazla parayla içiçe olmaya başladı. Bunun sonucunda UOK, Olimpiyatlara profesyonel atletlerin katılmasına izin verdi.

1990’lara geldiğimizdeyse artık şehirler Olimpiyat oyunlarına evsahipliği yapabilmek umuduyla milyarlar harcamaya başladı. Küresel çapta reklam yapma, turizmi arttırma, gelecek nesillere bir miras bırakma umuduyla yapılan bu harcamalar öylesine arttı ki, oyunların geliri ve toplam faydası maliyetine yaklaşamaz oldu.

Bugün Olimpiyatlar, merkezinde elit spor-medya-turizm kompleksinin yer aldığı küresel spor ekonomisi üzerine kurulan neo-liberal küresel kapitalist spor sisteminin zaferini temsil eder. Bu mega-spor etkinlikleri kendi markalarına sahiptir. Demokrasiyi ve insan haklarını devre dışı bırakan, yerel ekonomilere inanılmaz yükler getiren kontratlarla gelirleri önceden garantilenmiştir.

Londra’daki etkinlikten kim faydalandı? Ufak dükkanlar ve yerel tüccarlar mı? Küresel kapitalist kuruluşlar mı? Britanya ekonomisi mi? Atletler mi? Kesin olarak söyleyebiliriz ki Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve kurumsal sponsorlar bu listenin ilk sıralarında yer alırlar. Çağımızda spor her geçen gün popülerleşirken, spora erişmek her geçen gün zorlaşıyor.


JOHN NAURIGHT: Gerorge Mason Üniversitesi, Toplumda Spor ve Aylaklık Çalışmaları Merkezi Eşdirektörü

BirGün için çeviren: ONUR EREM



METİN KURT İÇİN - MESUT OMDAN

Onu en iyi anlatan, “Gladyatör” başlıklı kitapta yer verilen şu sözleriydi galiba: “Kişi, öğrendiği kadar dürüst olur. Öğrendiğin zaman, karşında güçler, engeller vardır. (…) Gençlik dönemlerinde insanlar başkaldırır. Öğrenme süreci vardır. Öğrenmeye başladığın anda yollar da ayrılmaya başlar. İşte orada sen neredesin?”

Ölümlerle ilgili bir yazı tasarlamış, çoğunu da yazmıştım. Şu bombalar, silahlar, çatışmalar, ölmeler, öldürmeler… Onlardan yola çıkan bir yazı işte… O yazı kalacak. Yeniden yazılarak ya da kesildiği yerden devam edilerek haftaya tamamlanır belki.

Şimdi tek bir ölüm için yazmak durumundayım.

Yıllar önce, çok beğendiğim, pek çok kez seyrettiğim bir futbolcu. Çok sonra, ünlü futbolcu ile doğal olarak kendisinin tanımadığı yığınla seyircisinden biri arasındaki tek yanlı ilişkiden, dostluk ve yoldaşlığa dönüşmüş bir ilişki… Eylül’de Ankara’ya geleceğini öğrenmişim birkaç ay önce. Demek, bilemedin on beş yirmi gün sonra, epeydir yüz yüze gelememişken, oturup uzun uzun laflama şansı olacak.

Ama ölüp gitmiş bizim Metin.

Ondan başka ne yazabilirim şimdi?

Tamam, bambaşka bir yazı mümkün görünmüyor da, ne yazabilirim?

Kırk üç yıl önceden başlasam. Onu konu alan belgesel film için yapılan çekimlerde anlatmıştım. Kendisine anlatıp anlatmadığımı ise hatırlamıyorum. Anlatmış olsaydım, mutlaka çok sevinirdi ve o sevinçle aydınlanmış yüzü şu anda gözümün önünde olurdu. Oysa, değil. Anlatmamışım demek. Niye anlatmıyoruz sevdiğimiz insanlara onları mutlu edecek anları, anıları, izleri? Onlar geçip gittikten sonra böyle hayıflanmak için mi?

Yıllardan 1969, mevsim ilkbahar. Aynı yılın altıncı gününde ODTÜ’nün devrimci öğrencileri, Amerikan elçisinin makam arabasını yakmışlar. İkinci ayın 16’ıncı gününde ise Taksim meydanında gericiler, Türkiye İşçi Parti’li iki emekçiyi katletmişler; “Kanlı Pazar” olarak yazılmış tarihe. İş başındaki Demirel hükümeti, 1961 Anayasası ile sağlanmış özgürlükleri budayan yasa tasarılarını parlamento gündemine almış; parlamentoda TİP, dışarıda ülkenin ilerici güçleri direniş halindeler. Protesto yürüyüşleri, açık hava toplantıları birbirini izliyor. Devrimci üniversite öğrencileri, İstanbul ve Ankara’da ayağa kalkmışlar. Nisan başında, ODTÜ’nün de aralarında olduğu bütün Ankara üniversitelerinde öğrenciler boykota gitmişler. Birkaç gün içinde boykotlar işgale dönüşüyor. Bizde de fakültelerin yanı sıra rektörlük binası işgal edilmiş. Nedense, işçilerin “grev gözcüsü” gömlekli nöbetçilerinden esinlenerek mi acaba, ama gömleklerimiz olmadan, nöbet tutuyoruz. O günlerin birinde, Ankara’da PTT’nin Fener’le kupa maçı var; hafta ortası olduğuna göre, lig değil kupa olmalı. Bir grup, devrimci nöbetimizden kaytarıp, yerimize bakacak arkadaşları da ayarlamayı ihmal etmeden, maça sıvışıyoruz. Aramızda Fenerliler de var; onlarla 19 Mayıs’ın girişinde ayrılıp biz, birkaç kişi, Ankaralıların tribününe yöneliyoruz. Şimdi, bizim Metin Çulhaoğlu burada, yanımda olsa, o zamanki PTT’nin ilk 11’ini yazabilir; tümünü olmasa bile, en az yarısını sayacağından eminim. Bense, şu anda o maçta oynayıp oynamadıklarına ilişkin hiçbir iz yok belleğimde ama, sonraki yıl birlikte Galatasaray’a transfer oldukları Aydın ve Tuncay dışında, bir tek Metin Kurt’u hatırlıyorum; zaten sadece onu seyretmeye gitmişim.

Metin, ertesi yıl, bizim takıma, İstanbul’a geldi. Ülke futbolunda ilk kez üç yıl üst üste şampiyon oldular. Ben o futbol sezonlarının ilkinde, hayranı olduğum Metin Kurt’u, bu kez Ali Sami Yen Stadı’nda defalarca seyrettim. Ülkenin görkemli 61-71 dönemine son veren 12 Mart darbesinden tam bir hafta önce devrimci ODTÜ öğrencilerine yönelik operasyondaki kitlesel göz altından kurtulduktan sonra, darbenin de gelişiyle, Ankara’dan ayrılmış, ama adresi belli baba evinde bulunmaktan da kaçınarak İstanbul’daki akraba evlerinde üç beş ay geçirmiştim. O aylar, benim Metin Kurt hayranlığımın da en çok doyurulduğu dönem oldu. Neredeyse hiçbir maçını kaçırmamacasına onu seyrettim.

Şimdi, yıllar sonra dost olduğumuzda bana sorduğu bir soruyu hatırlıyorum. “Söyle bakalım, benim en çok hangi hareketimi beğenirdin?” Birkaç saniye duraklayarak verdiğim yanıt şuydu: “Hani, karşına aldığın bekin sahanın içine bakan yanından topu yerden, sertçe vurduktan sonra, sen öbür taraftaki taç çizgisinin üstünden, hatta dışından koşarak geçerdin ya, işte o hareketini.” Yanıtımı beğenmişti; çünkü, kendisi de öyle düşünüyordu; “Öyle yapıp da geçemediğim bek olmamıştır” diye de eklemişti.

Onun kendisini bir futbol emekçisi olarak gördüğü için verdiği mücadeleleri, bütün spor emekçilerinin örgütlenmesi uğrundaki çabalarını, sporla ilgili olup da bilmeyen pek yoktur herhalde. Ama ben, Tanıl Bora’nın Radikal gazetesinde 25 Ağustos günü yayımlanan, yerinde değerlendirmelerle dolu yazısındaki bazı satırlara değineceğim: “Metin Kurt, son yıllarda endüstriyel futbola öyle şiddetle muhalefet ediyordu ki, neredeyse futbol oyununun kendisine bile diş biliyordu. Futbolun (şikeye mikeye muhtaç olmadan) topyekûn batmış olduğu fikrindeydi; kapitalizmle beraber tarihin çöp sepetine atılacaktı, ondan sonra belki bir oyun olarak yeniden doğardı, ona göre. Futbol âlemine –tüm âleme- bakışındaki bu radikal ‘yıkıcı’ fikirlerini, sanki özyıkımcı yaşayışla temsil ediyor gibiydi. Asri zaman klişesiyle ‘kendine hiç iyi bakmamasının’ arkasında bu öfkeyle beraber haksızlığa uğramanın hayal kırıklığı da vardı mutlaka, bilemeyeceğimiz kim bilir daha neler vardı. Ne olursa olsun; nasıl ölse, ne zaman ölse yakışıklı ölecekti.”

Buradaki son cümlenin, benim yapacağım değinmeyle ilgisi yok; ama, ona ilişkin bir hoş söz olduğu için atmaya kıyamadım.

Bununla birlikte, birincisi, kendisinin haksızlığa uğradığını söylemekten ve başkalarının buna yakın anlamlarda sözler etmelerinden hoşlanmadığını biliyoruz. İkincisi, haksızlığa uğradığı düşüncesinden kaynaklanan bir hayal kırıklığı içinde olduğunu da kabul etmezdi. Üçüncüsü, endüstriyel futbol konusundaki şiddetli muhalefetine benim gibi pek çok kişi katılır; ama yıkıcılığını bir tür özyıkıma kadar götürdüğü yakıştırmasına, yine benim gibi pek çok kişi karşı çıkacaktır. O, hızla yıkıma sürüklenen bu topraklarda dişiyle tırnağıyla kök salmaya uğraşan bir partinin üyesiydi ve daha bir yıl önce milletvekili adayı da olmuştu.

Metin’le ilgili bir yaşantımı daha aktarıp bitireceğim.

Yıl 2004 ya da 2005 olabilir. Eylül 2001’de kurduğumuz soL Meclis’e Metin Kurt da katılmıştı. Ankara’da yapılan bir toplantı. Metin ilk kez katılıyor. Oturumu ben yönetiyorum. Bir ara, derin ideolojik ve politik tartışmalardan yorulup bunaldık ya da ben öyle sanıyorum, kendime haksızlık etmeyeyim şimdi, karşımda oturan insanların çoğunun yüzlerinden bunu çıkarmamak neredeyse imkânsız. Ne yapılabilir diye düşünürken, karşımda, orta sıralarda oturan Metin’e ilişti gözlerim. İşte o anda kafamda kurtarıcı şimşek çaktı. En iyisi, Metin’e söz vereyim, o futboldu, attığı gollerdi, şunlardı bunlardı derken, bunlara da yer verir elbet, biraz ferahlarız. Bu umutla ve göz ucuyla, söz isteyenlerin adlarını yazdığım önümdeki kâğıda baktım: Metin söz istemiş, ama ondan önce daha dört beş kişi var. Eh, oturum başkanlarının böyle bir hakkı her zaman olmuştur, o sırada konuşan üye sözlerini bitirir bitirmez, söz sırasında kimsenin anlama imkânı bulunmayan küçük bir değişiklik yaptım ve “Biliyorsunuz, eski milli futbolcu Metin Kurt arkadaşımız da meclise katılmış bulunuyor. Şimdi söz sırası onda!” diyerek Metin’e söz verdim. Lakin, heyhat, Metin daha konuşmasının başlarında “Bu düzende atılan her gol emekçilerin kalesine giriyor.” dedikten sonra bir konuştu ki, ne attığı goller ne yaşadığı ilginç olaylar var, baştan sona “ideolojik”! Sonuç olarak, ferahlamak bir yana, yorgunluğumuz daha da artmıştı. Metin’in konuşmasının hemen ardından ara verdim ve yanına yaklaşıp sitem ettim: “Yahu, Metin, bir de sana iltimas geçtik. Mahvettin bizi!” Hiç unutmuyorum, haklı olarak şaşırmış ve çocuksu bir saflıkla “Ben ne yaptım ki abi?” demişti.

Onu en iyi anlatan, “Gladyatör” başlıklı kitapta yer verilen şu sözleriydi galiba: “Kişi, öğrendiği kadar dürüst olur. Öğrendiğin zaman, karşında güçler, engeller vardır. (…) Gençlik dönemlerinde insanlar başkaldırır. Öğrenme süreci vardır. Öğrenmeye başladığın anda yollar da ayrılmaya başlar. İşte orada sen neredesin?”

Metin Kurt, sürekli öğrenmeye çalışmış; bu uğraşı sayesinde nerede olması gerektiğini öğrenmiş ve doğru yerde bulunmayı bilmiştir.

Onun eleştirse de sevdiği futbolcu arkadaşlarından biri, kaleci Eser Özaltındere, Cumhuriyet gazetesine verdiği demeçte şunları söylemiş: “Bundan sonra artık sporcuların öz güçleriyle kendilerine ait demokratik bir kitle örgütünü hayata geçirebilmeleri pek mümkün gözükmemektedir.”

Pek kötümser görünse de gerçekçi olmadığı ileri sürülemeyecek bir öngörü doğrusu. Her şey bir yana, Metin Kurt gibi hem işini çok iyi yapan hem de boyun eğmeyen kaç sporcu var, ya da, bir kişi bile var mı?

Uzak yıllarımın hayranlık duyduğum futbolcusuna, yakın yıllarımın yoldaşına bir selam da benden gitmiş olsun.

Ne çok böyle selamlar gönderiyoruz ve içimizin yanması hiç durmuyor