22 Ekim 2012 Pazartesi

AKP KAYBEDECEK ÜNİVERSİTELER KAZANACAK!

Üniversiteliler YÖK’ün kuruluşunun 32. yılında Ankara’da olacak.

Üniversiteleri gericilikle teslim almaya çalışanlara, savaş çığırtkanlarına, YÖK’e ve AKP’ye karşı Türkiye’nin dört bir yanından gençler 9 Kasım’da Ankara'da buluşacak.

12 Eylül faşist cuntasının üniversiteler üzerindeki karabasanı YÖK’ün 32. yılında da yine üniversite gençliği hep bir ağızdan “YÖK’e Hayır” diyecek, YÖK’e ve AKP’ye karşı Türkiye’nin dört bir yanından gençler 9 Kasım’da Ankara'da buluşacak.

Bu yıl Ankara’da merkezi olarak gerçekleştirilecek eyleme dair bugün bir basın toplantısı düzenleyen Gençlik Muhalefeti, Genç Sen, Öğrenci Kolektifleri ve TKP'li Öğrencilerin açıklamasında öne çıkanlar şu şekilde; 

AKP Kaybedecek Üniversite Kazanacak!
YÖK kurulalı 32 sene oldu. Bu 32 sene üniversitelerde YÖK’e karşı verilen eşit, parasız bilimsel ve anadilde eğitim mücadeleleriyle geçti. Bu sürenin son on senesi ise AKP iktidarının üniversiteleri teslim alma çabasına sahne oldu. AKP başaramadı, üniversiteliler teslim olmadı.

AKP Üniversiteleri Hedef Almaya Devam Ediyor 
AKP durmuyor. Sürekli yeni yollar deniyor. Üniversitelileri tutuklamalarla sindirmeyi denediler. Toplumun AKP’ye karşı direnen bütün kesimlerini hedef alan AKP yargısı üniversitelileri de hedef aldı. Yüzlerce öğrenci, sadece AKP’ye karşı çıktıkları için tutuklandı. Ama bu yetmedi. Üniversitelileri sindiremediler. 

“Her üniversiteye bir cami” ,“dindar ve kindar nesiller istiyoruz” dediler. Üniversiteleri gericilik eliyle teslim almaya çalıştılar. Gericilik eliyle kendilerine biat eden bir nesil yaratmaya çalıştılar. Üniversitelerde bu maya da tutmadı.

Gençlik, Üniversitelerin Savaşın Bir Parçası Haline Gelmesine İzin Vermeyecek!
Üniversiteleri Suriye’ye yönelik savaş çığırtkanlıklarının bir parçası haline getirmek istediler. Birçok ilde üniversite yurtlarını Özgür Suriye Ordusu militanlarına açtılar. Üniversitelerde savaş yanlısı konferanslar düzenlediler. Yalanlarıyla bizleri Suriye halkına karşı kışkırtmaya, tezkereleriyle yalanlarının peşinden koşturmaya çalışıyorlar. Türkiye’de Kürt halkına yönelik politikalarında yaptıkları asimilasyon ve imha politikaları yetmezmiş gibi bir de Suriye’deki Kürtlere el atıyorlar. Kürt ve Alevi düşmanlığını yükselterek insanları Suriye’ye yönelik bir savaşa ikna etmeye çalışıyorlar. Ne yapsalar tutmuyor, gençlik bu haksız ve kirli savaşa ikna olmuyor. 

“Parasız Eğitim” Yalanı
Harçları kaldırarak gençliğin ağzına bir parmak bal çalmaya çalıştılar. Üniversiteli gençliğin yıllarca YÖK’e karşı verdiği parasız eğitim mücadelesini bir hamleyle unutturabileceklerini sandılar. Ancak, kimseyi parasız eğitim istediklerine inandıramadılar. İkinci öğretim harçlarını kaldırmamaları, AKP döneminde vakıf üniversitelerinin sayısında patlama yaşanması bu konuda samimi olmadıklarını gösteriyordu. Parasız eğitim konusunda samimi olmayanların piyasacılık konusunda samimi olduğu birçok üniversitede yemekhanelere yapılan zamlarla ortaya çıktı.

Ellerinde meşruiyetini yitirmiş bir disiplin yönetmeliği vardı. “Üniversitelerde siyaset serbest olacak” deyip yeni disiplin yönetmelikleri yazdılar. Aslında yalnızca daha uygulanabilir bir disiplin yönetmeliği istedikleri hızla açığa çıktı.

Bologna Süreci İle Neoliberal Dönüşümde Tam Gaz 
AKP, özel üniversitelerin önünü açacak, yurtdışındaki üniversitelerin Türkiye’de kampus kurmasına olanak sağlayacak, üniversiteleri tamamen piyasanın güdümüne sokacak yeni bir YÖK yönetmeliğinden bahsediyor.
Bologna süreci adı verilen neoliberal dönüşümünün üniversitelerdeki bayraktarlığını yapmaya çalışanlar, 50/d yasasıyla üniversitelerde asistanları güvencesiz kılmaya çalışıyorlar. Bir de yaptıklarına reform deyip destek bekliyorlar. İstedikleri kadar çabalasınlar kaybetmeye mahkûmlar. 

YÖK’e karşı eşit, parasız, bilimsel, anadilinde eğitim hakkını, AKP’ye karşı Türkiye’nin geleceğini, emperyalistlere ve savaş çığırtkanlarına karşı barışı, AKP gericiliğine karşı özgürlüğü savunanlar 9 Kasım’da Ankara’da buluşuyor.

Ortak Açıklama;

AKP Kaybedecek, Üniversite Kazanacak

Üniversiteliler YÖK’ün kuruluşunun 32. yılında Ankara’da olacak. Üniversiteleri gericilikle teslim almaya çalışanlara, savaş çığırtkanlarına, YÖK’e ve AKP’ye karşı Türkiye’nin dört bir yanından gençler 9 Kasım’da buluşacak.

YÖK kurulalı 32 sene oldu. Bu 32 sene üniversitelerde YÖK’e karşı verilen eşit, parasız bilimsel ve anadilde eğitim mücadeleleriyle geçti. Bu sürenin son on senesi ise AKP iktidarının üniversiteleri teslim alma çabasına sahne oldu. AKP başaramadı, üniversiteliler teslim olmadı.

Ancak AKP durmuyor. Sürekli yeni yollar deniyor. Üniversitelileri tutuklamalarla sindirmeyi denediler. Toplumun AKP’ye karşı direnen bütün kesimlerini hedef alan AKP yargısı üniversitelileri de hedef aldı. Yüzlerce öğrenci, sadece AKP’ye karşı çıktıkları için tutuklandı. Ama bu yetmedi. Üniversitelileri sindiremediler.

“Her üniversiteye bir cami” ,“dindar ve kindar nesiller istiyoruz” dediler. Üniversiteleri gericilik eliyle teslim almaya çalıştılar. Gericilik eliyle kendilerine biat eden bir nesil yaratmaya çalıştılar. Üniversitelerde bu maya da tutmadı.

Üniversiteleri Suriye’ye yönelik savaş çığırtkanlıklarının bir parçası haline getirmek istediler. Birçok ilde üniversite yurtlarını Özgür Suriye Ordusu militanlarına açtılar. Üniversitelerde savaş yanlısı konferanslar düzenlediler. Yalanlarıyla bizleri Suriye halkına karşı kışkırtmaya, tezkereleriyle yalanlarının peşinden koşturmaya çalışıyorlar. Türkiye’de Kürt halkına yönelik politikalarında yaptıkları yetmezmiş gibi bir de Suriye’deki Kürtlere el atıyorlar. Kürt ve Alevi düşmanlığını yükselterek insanları Suriye’ye yönelik bir savaşa ikna etmeye çalışıyorlar. Ne yapsalar tutmuyor, gençlik bu haksız ve kirli savaşa ikna olmuyor.

Harçları kaldırarak gençliğin ağzına bir parmak bal çalmaya çalıştılar. Üniversiteli gençliğin yıllarca YÖK’e karşı verdiği parasız eğitim mücadelesini bir hamleyle unutturabileceklerini sandılar. Ancak, kimseyi parasız eğitim istediklerine inandıramadılar. İkinci öğretim harçlarını kaldırmamaları, AKP döneminde vakıf üniversitelerinin sayısında patlama yaşanması bu konuda samimi olmadıklarını gösteriyordu. Parasız eğitim konusunda samimi olmayanların piyasacılık konusunda samimi olduğu birçok üniversitede yemekhanelere yapılan zamlarla ortaya çıktı.

Ellerinde meşruiyetini yitirmiş bir disiplin yönetmeliği vardı. “Üniversitelerde siyaset serbest olacak” deyip yeni disiplin yönetmelikleri yazdılar. Aslında yalnızca daha uygulanabilir bir disiplin yönetmeliği istedikleri hızla açığa çıktı.

Şimdi de özel üniversitelerin önünü açacak, yurtdışındaki üniversitelerin Türkiye’de kampus kurmasına olanak sağlayacak, üniversiteleri tamamen piyasanın güdümüne sokacak yeni bir YÖK yönetmeliğinden bahsediyorlar. Mütevelli heyetlerini üniversite konseyi diye yedirip üniversitelilere söz hakkı tanımazken patronlara üniversite yönettirmeye çabalıyorlar, adına da demokrasi diyorlar. Bologna süreci adı verilen neoliberal dönüşümünün üniversitelerdeki bayraktarlığını yapmaya çalışıyorlar. 50/d yasasıyla üniversitelerde asistanları güvencesiz kılmaya çalışıyorlar. Bir de yaptıklarına reform deyip destek bekliyorlar. İstedikleri kadar çabalasınlar kaybetmeye mahkumlar.

YÖK’e karşı eşit, parasız, bilimsel, anadilinde eğitim hakkını, AKP’ye karşı Türkiye’nin geleceğini, emperyalistlere ve savaş çığırtkanlarına karşı barışı, AKP gericiliğine karşı özgürlüğü savunanlar 9 Kasım’da Ankara’da buluşuyor.

AKP, YÖK, sermaye, gericilik, emperyalizm kaybedecek! Üniversite kazanacak!

Gençlik Muhalefeti, Öğrenci Kolektifleri, TKP’li Öğrenciler, Genç-Sen



BASINA KARŞI YAKIN TARİHİN DÜNYA ÇAPINDA EN BÜYÜK SALDIRISI!

Gazetecileri Koruma Komitesi ( CPJ) Türkiye’de basın özgürlüğü konusunda yayınladığı raporda, Türkiye’de basın özgürlüğünün kriz düzeyine ulaştığı belirtildi ve “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümeti basına karşı yakın tarihin dünya çapında en büyük saldırısını yürütüyor” denildi. 

TÜRKİYE’DEKİ BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ SORUNU KRİZ DÜZEYİNE ULAŞTI
CPJ’nin raporunda, raporun Türkiye'de yaygın olarak görülen, gazetecilere karşı ceza kovuşturmaları açılması ve gazetecilerin hapsedilmesinin yanı sıra, hükümetin basında otosansürün içselleştirilmesi için başvurduğu çeşitli baskı yöntemlerine dikkat çekmek için kaleme alındığı belirtildi. Raporda, “Yaptığımız inceleme sonunda, başta Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu olmak üzere son derece baskıcı yasalar, aslen devleti korumaya yönelik bir ceza muhakemesi kanunu ve hükümetin basına yönelik en üst düzeyde katı üslubuyla karşılaştık. Türkiye'deki basın özgürlüğü sorunu, kriz düzeyine ulaşmış bulunuyor” denildi.

BASINA KARŞI YAKIN TARİHİN EN BÜYÜK SALDIRISI
Sert ifadelere yer veren CPJ Türkiye raporunda, şöyle denildi: “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümeti basına karşı yakın tarihin dünya çapında en büyük saldırısını yürütüyor. Yetkililer, terör suçları veya devlete karşı suçlarla itham ettikleri gazetecileri hapsediyor, Türklüğü aşağılamak ya da yargılamayı etkilemek gibi suçlarla haklarında dava açıyor ve otosansürün yerleşmesi için çeşitli baskıcı taktikler kullanıyor. Erdoğan açıkça gazetecilerin itibarına saldırıyor, medya organlarını, eleştirel yazılar yazan çalışanlarını uyarmaları ya da işten atmaları için zorluyor ve çok sayıda hakaret davası açıyor. Erdoğan'ın hükümeti ülkenin en büyük medya şirketine karşı bir vergi kaçakçılığı davası yürüttü; şirketin zayıflamasıyla sonuçlanan bu davayla ilgili genel kanaat, siyasi sebeplerle açılmış olduğu.”

TÜRK YETKİLİLER ABARTIYORSUNUZ DİYE YANIT VERDİ
Türkiye’den yetkililerin itirazlarına maruz kaldıklarını ifade eden CPJ Raporu, “Türkiyeli yetkililer gerek CPJ'ye gönderdikleri yazılı yanıtlarda, gerekse yaptıkları açıklamalarda ülkenin basın özgürlüğü sorunuyla ilgili yapılan bağımsız değerlendirmelerin abartıldığını söylüyor. Hapis gazetecilerin sayısına itiraz ediyorlar ve tutuklu gazetecilerin çoğunun gazetecilikle ilgisi olmayan ağır suçlardan dolayı içerde olduklarını öne sürüyorlar” denildi.

61 GAZETECİ DOĞRUDAN GAZETECİLİK FAALİYETLERİNDEN HAPİSTE
Raporda, 1 Ağustos 2012 itibariyle toplamda 76 gazetecinin hapiste olduğunun saptandığı belirtilerek, şöyle denildi: “Her bir vakanın tek tek ve ayrıntılı olarak incelenmesinin ardından CPJ, en az 61 gazetecinin doğrudan, yayınlanan yazıları ya da gazetecilik faaliyetleri nedeniyle hapiste olduğu sonucuna vardı. Diğer 15 gazetecinin davalarıyla ilgili eldeki deliller daha muğlak olmakla birlikte, CPJ araştırmaya devam ediyor. CPJ'nin analizi, yetkililerin, yasadışı gruplarla ilgili yapılan haberleri ve hassas konuların araştırılmasını doğrudan terör veya devlete karşı gerçekleştirilen diğer fiillerle eş tuttuğunu ortaya koyuyor. CPJ araştırmasında ayrıca tutuklu yargılama uygulamasının da son derece yaygın olduğunu gördü. CPJ'nin araştırmasına konu olan gazetecilerin dörtte üçünden fazlası, haklarında bir mahkumiyet kararı olmaksızın hapiste tutuluyor ve mahkemenin kararını tutuklu halde bekliyor. CPJ'in hapisteki gazetecilerle ilgili araştırma yaptığı 27 yıl boyunca, tutuklu gazetecilerle ilgili kendi rekorunu kıran ve basın özgürlüğünü kısıtlamak konusunda, kendi kendine rakip olan tek ülke Türkiye oldu. CPJ raporlarına göre Türkiye 1996 yılında 78 gazeteciyi hapse atmıştı. Bugün ise Türkiye'deki hapis gazetecilerin sayısı İran, Eritre ve Çin gibi en baskıcı ülkeleri fersah fersah geçiyor.”

GAZETECİLERİ DEVLET DÜŞMANI İLAN ETMEK
Ağustos 2012'de, hapiste olan gazetecilerin yüzde otuzu hükümete karşı komploya karışmakla ya da yasadışı siyasi gruplara üye olmakla suçlanıldığı belirtilen raporda, şu saptamalara yer verildi: “Bazıları, savcıların hükümeti askeri darbeyle devirmeyi amaçlayan kapsamlı bir komplo olarak tanımladığı, varlığı henüz mahkemelerce ispatlanmamış Ergenekon çetesiyle bağlantılı olmakla suçlanıyor. Hükümetin teorisine göre, gazeteciler ortamı darbeye elverişli hale getirmek için toplumsal kaos yaratacak haberler yayınlıyordu. İkisi de saygın gazeteciler olan Ahmet Şık ve Nedim Şener, Ergenekon çetesine yardım etmekle suçlanarak bir yıldan uzun bir süre tutuklu yargılandılar. Hükümet, Şık'ın; Şener'in yardımlarıyla Ergenekon komplosuna yardım edecek bir kitap yazdığını iddia ediyordu. Şık gerçekten de hassas bir konu hakkında, İslami Fethullah Gülen hareketinin giderek büyüyen etkisiyle ilgili bir kitap yazıyordu. Şener, Şık'a yardım etmediğini ifade etti ama o da 2007 yılında işlenen gazeteci Hrant Dink cinayetinin çözülmemesinde yetkililerin sorumluluğunu anlatan kitabıyla hükümeti öfkelendirmişti. CPJ, yaptığı inceleme sonucunda, Şık ve Şener'e yöneltilen suçlamaların sebebinin bu iki gazetecinin mesleki faaliyetleri olduğu kanaatine varmıştır.”

KÜRTLERLE İLGİLİ HABER YAPMAK TERÖR SUÇU
Ağustos 2012'de hapisteki gazetecilerin yaklaşık yüzde yetmişi, yasadışı PKK ve KCK beyanları ya da faaliyetleri hakkında haber yaptıkları için "terör örgütüne yardım" ile suçlanan Kürt gazetecilerden oluştuğu belirtilen raporda, “Özellikle Dicle Haber Ajansı ve Türkçe basılan Özgür Gündem gazetesi çalışanlarının yanı sıra, tamamı Kürtçe basılan günlük Azadiya Welat gazetesinin çalışanları da hedef alınıyor. CPJ, Ağustos 2012'de araştırmasını sürdürdüğü sırada, Azadiya Welat'ın önceki üç genel yayın yönetmeni hapisteydi. CPJ'nin Kürtlere yönelik kovuşturmalarla ilgili yaptığı inceleme, hükümetin PKK veya diğer yasadışı Kürt gruplar lehine yapılan haberleri bu örgütlere gerçek anlamda yardım etmekle eş tuttuğunu gösteriyor. Tüyo alma, haber dağıtımı, röportaj yapma, meslektaşlarla haber paylaşma gibi en temel habercilik faaliyetleri, savcılarca terör eylemleri olarak tanımlanmış durumda” denildi.

TÜRKİYE'NİN BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ SORUNU AB ÜYELİĞİ İHTİMALİNİ AZALTIYOR
Basın özgürlüğü sorununun Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedeflerini de zorlaştırdığının vurgulandığı raporda, “Hükümetin, medyanın bekçilik görevini elinden almak ve muhalif sesleri bastırmak için gösterdiği çabalar, Türkiye'nin uzun vadeli stratejik hedeflerine ulaşmasını güçleştirecektir. Ülkenin ekonomik geleceği hala Avrupa'yla bütünleşme sürecine bağlı, ama Türkiye'de basın özgürlüğü sorunu Avrupa siyasetçileri ve bürokratları arasında temel bir sorun olarak görülüyor. Sorunların çözümlenmemesi, Avrupa Birliği üyeliği ihtimalini azaltıyor” görüşüne yer verildi.

TÜRKİYE – ABD YAKIN İLİŞKİSİ DE TEHLİKEDE
Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri ile olan kısmen Ankara'nın bölgesel bir demokrasi modeli imajıyla bağlantılı olan yakın ilişkisinin de tehlikede olduğu belirtilen raporda şöyle denildi: “Türkiye, kendini özgürlükler konusunda bölgesel lider olarak sunmaya devam ediyor. Ülkenin ABD büyükelçisi Namık Tan'ın CPJ'ye gönderdiği, Haziran 2012 tarihli mektubunda da belirttiği gibi, "Temel özgürlükleri garanti altına almanın demokrasimiz için çok önemli olduğu görüşüne sıkı sıkıya inanıyoruz. Bu, Türkiye'nin bölgemizdeki diğer birçok ülke için örnek teşkil ettiği şu dönemde daha da önemli." Ancak bu tür iddialar, Türkiye'yi İran gibi dünyanın en aykırı ülkeleriyle aynı yere yerleştiren, gazetecilerin yoğun olarak yargılanması gerçeğiyle çelişiyor. Türkiye'nin ulusal güvenliğine yönelik tehditler hakiki. Ama bu, muhalefet etmenin terör suçuyla aynı kefeye konduğu bir ortamın yaratılmasını meşru göstermez. Yasaları tek tek değiştirmek ve ek reformlar yapmak sorunu çözmeyecektir. Başbakan Erdoğan ve hükümetinin, eleştirel görüşlerin sistematik olarak bastırılmasını sona erdirecek ve ülkenin medya üzerinde baskı oluşturan yaygın sistemini parçalayacak siyasi iradeyi göstermeleri gerekiyor.”

CPJ’DEN BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN'A ÇAĞRI
Gazetecileri Koruma Komitesi Türkiye’de basın özgürlüğünün iyileştirilmesi konusunda da çeşitli tavsiyelerde bulundu. CPJ Raporunda Başbakan Erdoğan’a “Eleştirel gazetecilere karşı hakaret davaları açmaktan, alenen itibarlarına saldırmaktan ve eleştirel haber medyasına üsluplarını hafifletmeleri için baskı yapmaktan vazgeçin. Hükümet olarak özgür basının Türkiye toplumu için sahip olduğu önemli rolü tanıdığınızı açıklayın. Eleştirel yorumcuların, hükümetin müdahalesi olmadan işlerini yapabilmeleri için işlerine geri dönmelerine izin verin” çağrısında bulundu.

HÜKÜMETE ÇAĞRI: GAZETECİLELERİ SERBEST BIRAKIN"
Gazetecileri Koruma Komitesi yayınladığı raporda hükümet’ten tutuklu gazetecileri serbest bırakmasını istedi. CPJ hükümete yaptığı çağrıda, şöyle denildi: “Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklu olan tüm gazetecileri, yaptıkları faaliyetler hükümetçe saldırgan olarak nitelenen görüşleri destekliyor olsa da, serbest bırakın. Gazetecilere yaptıkları haberler veya yazdıkları köşe yazıları nedeniyle açılmış davaları durdurun. CPJ'nin belgelediği onlarca davada hükümet gazetecileri yalnızca mesleki faaliyetleriyle ilgili kanıtlara dayanarak terör ve devlete karşı işlenen suçlar nedeniyle gözaltına alıyor. Gazetecilere karşı terörle mücadele yasalarını kullanmaktan vazgeçin. CPJ incelediği birçok davada, yetkililerin hükümetçe saldırgan bulunan siyasi görüşlerin açıklanmasına terör eylemi muamelesi yaptığını belgeledi. Böylesi bir uygulama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. Maddesine aykırıdır. Gazetecilerin iddianame hazırlanırken veya yargılanırken uzun süre tutuklu kalmaları uygulamasından vazgeçin. CPJ'nin araştırmaları gazetecilerin aylarca ve hatta yıllarca herhangi bir suçtan mahkum edilmeden alıkonduğunu gösterdi. Ceza kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu'nda haber yapmayı ve eleştirel veya muhalif görüşleri yayınlamayı suç sayan maddeler dahil basına karşı yaygın olarak kullanılan tüm yasaları kökten ve kapsamlı olarak değiştirin. Bu yasalara yapılacak değişiklikler hakkında Türkiye'nin medya kurumları ve basın özgürlüğü örgütleriyle birlikte çalışın.5651 No'lu kanun dahil interneti düzenleyen tüm yasa ve yönetmelikleri uluslararası ifade özgürlüğü standartlarıyla uyumlu hale getirecek şekilde kapsamlı bir reform yapın. Binlerce web sitesi herhangi bir kamu veya adli denetimden geçmeksizin 5651 No'lu kanun uyarınca erişime kapatılmış durumda.Basın özgürlüğü ve ifade özgürlüğünün korunması için uluslararası hukuk standartlarıyla ve Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nden doğan yükümlülükleriyle uyumlu, kapsamlı bir anayasal reformu hayata geçirin. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Temmuz 2012'de sunduğu önerge gibi basın özgürlüğünü anayasal düzeyde kısıtlayacak her türlü çabayı reddedin. Temmuz önergesi ulusal güvenlik, yargı sistemi ve insan hakları gibi konularda bağımsız gazeteciliği neredeyse imkansız hale getirecek ve ifade özgürlüğüyle ilgili uluslararası standartlara aykırı olacaktır.”

AB’YE "TÜRKİYE’YE GAZETECLERİN SERBEST KALMASI İÇİN BASKI YAPIN"
Raporda, AB’nin Türkiye’ye basın özgürlüğünü ve gazetecilerin serbest bırakılması konusunda baskı yapması istenildi. JPJ AB’ye şu çağrıda bulundu: “Türkiye yetkililerine ifade ve basın özgürlüğünü kullandıkları için hapsedilen tüm gazetecileri derhal serbest bırakmaları için baskı yapın. Türkiye liderlerine başta ceza kanunu ve terörle mücadele kanunundakiler olmak üzere ifade ve basın özgürlüğünü gereksiz yere kısıtlayan tüm yasa maddelerini kaldırmaları ve yasaları Avrupa ve uluslararası insan hakları standartlarıyla uyumlu hale getirmeleri çağrısında bulunun. Türkiye'nin AB üyeliğinin, ülkenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nden doğan yükümlülüklerine uygun davranmasına ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin başta ifade ve basın özgürlüğüyle ilgili kararlarının etkin bir biçimde hayata geçirilmesine bağlı olmasında ısrar edin.Avrupa Parlamentosu Türkiye'de basına yönelik saldırıları yakından izlemeli ve basın ve ifade özgürlüğü ile ilgili düzenli oturumlar düzenlemelidir.”

ABD STRATEJİK İLİŞKİNİN SÜRMESİ İÇİN BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ KONUSUNDA ISRARCI OLMALIDIR
Gazeteclileri Koruma Komitesi ABD'ye de Türkiye'ye baskı uygulanması yönünde çağrıda bulundu: “Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, Ulusal Güvenlik Konseyi ve Dışişleri Bakanlığı Türkiyeli liderlerle yaptıkları iki taraflı ve çok taraflı toplantılarda basın ve ifade özgürlüğü ile konuları gündeme getirmelidir.ABD liderleri Türkiye'yle stratejik işbirliklerinin devam etmesi için Türkiye'nin ifade ve basın özgürlüğüyle ilgili uluslararası standartlara uygun davranması gerektiğinde ısrarcı olmalıdır.ABD Kongresi'nin Senato Dış İlişkiler Komitesi, Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi, Tom Lantos İnsan Hakları Komisyonu dahil Kongre, Türkiye'deki basın ve ifade özgürlüğü ile ilgili açık toplantılar düzenlemelidir.”


(Anka)



AKP TELEFON DİNLEMELERİ İÇİN 1 MİLYAR 510 MİLYON TL BÜTÇE AYIRDI!

Telefon dinlemeleri üzerine gündeme gelen TİB’in de bağlı olduğu Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na 2013 yılı bütçesinden tam 1 milyar 510 milyon TL ayrıldı.

AKP’nin, MİT’in ve Jandarma’nın telefon dinlemesini yaptığı TİB’in de bağlı olduğu Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na 2013 bütçesinden tam 1 milyar 510 milyon TL ayrıldı.

İnternet Yasakları da TİB’den
Telekomünikasyon sektörünü düzenleme ve denetleme amacıyla kurulan ve telefonların dinlenmesi konusunda da düzenleyici üst kurul olan, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna, 2013 yılı bütçesinde 1 milyar 510 milyon lira ayrıldı.

MİT Emniyet ve Jandarma’nın yaptığı telefon dinlemeleri, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna (BTK) bağlı Telekomünikasyon İletişim Bakanlığınca (TİB) yapılıyor. Koordinasyonu mahkeme kararları sonrası TİB sağlarken, dinlemeler MİT Emniyet ve Jandarmanın kendi birimlerinde yapılıyor. TİB aynı zamanda internet konusundaki yasakları da uyguluyor ve bazı internet sitelerine erişimi engeliyor.

İşte 2013 Bütçesi
2013 yılı bütçesinde, diğer kurullara ayrılan paylar da belli oldu. Buna göre Radyo Televizyon Üst Kuruluna 162 milyon lira, SPK’ya 95 milyon 510 bin lira, BDDK’ya 200 milyon lira, EPDK’ya 137 milyon 290 bin lira, Kamu İhale Kurumu’na 105 milyon lira, Rekabet Kurumu’na 57 milyon 400 bin lira, Tütün ve Alkol Piyasası Kurumu’na 64 milyon 620 bin lira, Kamu Muhasebe ve Denetim Kurumu’na da 31 milyon 921 bin lira ayrıldı.

Özel bütçeli kurumlar arasında ise en yüksek payı 8 milyar 873 milyon lira ile Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü aldı. Karayolları Genel Müdürlüğüne 6 milyar 962 milyon lira verildi. Üniversiteler arasında ise en büyük pay 713 milyon 478 bin lira ile İstanbul Üniversitesi’ne ayrılırken, bunu 518 milyon 557 bin lira ile Ankara Üniversitesi izledi.


Gazeteport



ŞŞŞTTT!!! ALOOOO! YENİ SAYI ÇIKTI!

Merhaba hanımlar ve beyler, Bi Haber Fanzin okulların açılmasıyla yazın verdiği tatili bitirmenin gerekliliğini kavradı ve hemen yeni bir sayı patlatma eylemine girişti. Bu eylemin sonucu olarak Bi Haber Fanzin'in yeni sayısı patladı gitti! Şimdi buraya sadece kapak resmini koyuyoruz. İsteyen bize alt tarafta yazacağımız bir sürü kanaldan ulaşabilir ve fanzini isteyebilir. Tabi birde 'bu yeni sayıyı ne zaman siteye koyacaksınız?' diye sorularla karşılaşıyoruz. Şimdilik yeni sayı çıkınca koyacağız diyelim ama canımız sıkılırsa erkende koyabiliriz, ruh halimize bağlı yani neyse. Şimdi sizleri olağanüstü estetik, güzel mi güzel, adeta harikalar diyarından bir tablo olan kapak resmimiz ile baş başa bırakalım... 


2 Ekim 2012 Salı

BUNA GİDİLİR!

Malum memleket gündemi çok kaypak, sürekli değişiyor. Buna rağmen bu sirkülasyon kimi konuların önemini azaltamıyor. Bu konulardan biride 4+4+4 meselesi. İçeriği çok geniş olan bu meseleyi şöyle anahtar kelimelerle tanıyabilirsiniz; Eğitimin gericileştirilmesi, eğitimin piyasalaştırılması, çocuk işçiler, çocuk gelinler ve dindar nesiller. Yani olay mini mini birler önlerinde Tayyipler tekerlemesinde olduğu gibi net ve gerçektir. Biz anahtar kelimeleri verdik. Eğer daha geniş bilgi istiyorsanız Eğitim Sen 3 No'lu Şubede cumartesi 18.00'da yapılacak ve Eğitim Sen 1 No'lu şube başkanı Abdullah Tunalı'nın konuşmacı olarak katılacağı '4+4+4: Eğitimde Gerici ve Piyasacı Dönüşüm' başlıklı panelle katılmalısınız. Bizden söylemesi buna gidilir!




1 Ekim 2012 Pazartesi

BU DAVET BİZİM!

Yine bir öğretim yılının başındayız... Bu yılda kim bilir ne gibi maceralar, ne gibi sınavlar ve ne gibi saçmalıklar bizi bekliyor. Yeni bir yıl başlarken Bi Haber Fanzin'de yeni bir şeyler getirmek gerek diye düşünüyoruz. Tabi bizim yazıları yazan bir İhtiyar Heyetimiz mevcut, onlarında akıllarında bir şeyler var ama asıl yeniliği hitap ettiğimiz insanlar getirecek bu nedenle ihtiyar heyetimizden bir arkadaşımızca kaleme alınan aşağıdaki yazıyı yayınlamayı uygun buluyoruz. Sahiden Bi Haber'de beraber karalasak ya?

Bu sınavı kazanmalıyım. Evet kazanmalıyım. Sınavı kazanmak derken? Yani hangi bölüm, üniversite, şehir? Kim için, kimin kazanma bakış açısına göre?

Artık şu sınav sonuçlarım gelsin. Yeter ama yerim belli olsun. Sahi senin sonuçların mı? O sıralama doğru mu? O sınav seni gitmen gereken yere mi götürüyor?

Harç kalkmış. Yok, kalkmamış. Kayıt ne zaman, nerde kalcam ki? Var mıdır tanıdık aynı yeri kazanan?

Dondurup bir daha mı hazırlansam? Çok çalışıp yatay geçiş mi yapsam? Eee ben bu bölümü başlamışken bitiriyim de bitirince ne yapcam ?

Eee üniversite o kadar da zor değilmiş vizeler iyi geldi, daha az mı kassam? Eee dersleri kasmasam da ne yapsam?

İşte buradan sonrasını ben anlatayım. İzmir büyük, seçenek çok. Neler yaparsın neler.

Mesela sabahlara kadar mekan mekan gezer sonra öğlene kadar yatar süslenip arkadaşlarınla ‘kahvaltıya’ gidersin. Sonra derse uğrarsın ama hoca çok sıkıcı olduğundan zaten sınıfta kalsan da senin için bişey değişmiyodur kesin. Bu nedenle çıkar bi de akşam için hazırlanır Alsancak yolunda ilerlersin. Tabi gün geçtikçe kılık kıyafete, makyaja (kadınlar için) yatırdığın para artarken sen de ilk tatilde evde bi şok yaşatırsın.

Belki aradığın arkadaşları bulamamış, sırf yalnız kalmamak için de milletin kahrını çekemeyeceğin için kendini internete, oyunlara vermişsindir. Belki de lise de daima görüşeceğini ve aynı ilgiyi bulacağını düşündüğün arkadaşların gittikleri şehirdeki yoğunluklarından seninle bu yalnızlığı paylaşamamış depresyonu eşiğine gelmişsindir. Ders mi? Sanki sınıftakiler sana tuhafmışsın gibi bakıyolar boşversene. Zaten gitmek istemiyo musun?

Ya da… haberim var geçen bi afiş gördün di mi? Bi kere de kağıt uzattılar ama sen yine reklam kağıdı sandın almadın sonra fark ettin. Aslında sen kitap okumayı da severdin şu sınav maratonundan önce. Hatırlıyorum, sen o dizilerde tikilere değil düşüncelere özenirdin hep. Aslında üniversiteye gelince kulüplere üye olmaya, kültür sanat etkinliklerini, kurslarını takip etmeye kalktın ama olmadı işte. Tek olmuyor, hem istediğin sponsor aramak, konsere gitmek değil sadece. Hani o afiş vardı ya peşine düş. Çok ciddiyim. İnan başka bir hayat var. Kardeşlik var, paylaşmak var, bilim var, umut var. Ayrıca haberim yok sanma senin karaladığın şeylerde vardı kağıtlara. Kalemleri kırmadan, sinirden arkalarını ısırmadan Bi Haber’de birlikte karalasak ya.



20 Eylül 2012 Perşembe

TARİF VE PRATİK

Kitapçılarda ‘yemek kitapları’ olarak bulunan bölümlerde bir değişim yaşanıyor son zamanlarda. Bu bölümlere merakla bakan herkesin fark edebileceği bir şey aslında bu. Fakat mutfağın dünyasında yaşamaya karar verdiğimizden itibaren daha çok dikkatimizi çeken bu bölümler yemek tarifi kitapları ve diyet listelerinden pek öteye gidemediğinden yakın zamanda gözlerimizi bu bölümden ayırmamız kaçınılmaz oluyor. Henüz bu bölüme uğramamış ve bu değişimden önce bu raflardan ümidini kesmişler için bu değişimden bahsetmek gerektiğini düşünüyorum. Aslında çoğunluk olarak raflar yemek tarifleri ile dolu olmaya devam etmekle birlikte artık TV aşçılarının kitaplarından ziyade ‘annelerinin kızları’ nın yemek tariflerine rastlama olasılığımız daha yüksek. Çoğunluğu başındaki biyografi dışında klasik yemek tarifi kitaplarının ötesine geçemiyor. Kimiyse anılarının içinde boğulurken yemek kokularını solumamızı engelliyor. Fakat nadir de olsa yemeğin, mutfağın tarihine, sosyolojik önemine değinen kitaplara rastlamak büyük bir umut kaynağı oluyor.

Diğer yandan bu ‘annelerinin kızları’ durumunun cinsiyetçi iş bölümüne katkı sunması ise masumane çocukluk anılarından öteye geçecek bir durumdur. Erkek aşçılara bakıp ‘Aslında erkekler daha iyi yemek yapar.’ diyenler ne kadar kadınların mecburi yemek yapma hizmetiyle mutfağın büyüsünden uzaklaştırıldığını göremiyorsa bu anneden kıza mutfak saltanatı durumunu destekleyenler de kadınları mutfağa hapsedecek olduğunu göremiyor durumdadır. Bizse her iki durumunda toplumun diğer koşullarını önemsemeden ortaya atılmış bu cinsiyetçi yargıların uzağında bir mutfak yaratmalıyız. Yemek yapmak bir sanattır. Herkes sanatçı olamaz. Her kadın veya her erkek sanatçı olamaz. Ve zaten kimse bunu yapmak zorunda da değildir.

Eğer konumuza geri dönecek olursak yıllardır rafları dolduran bu yemek tarifi kitaplarından söz etmek istiyorum. Onların mutfaklardaki yerinden…

Biz aslında genelde mutfaklarda kitap değil defter görürdük. Komşudan, köşedeki pastanenin ustasından, anneden ve hatta yemek tarifi kitabından yazılmış tariflerle dolu defterler olurdu mutfaklarda. Tüm bunların en ilginci ise yemek tarifi kitabındaki tariflerin deftere geçirilmesiydi. Şimdi düşünüyorum da; sanki o defter bizde olsa o yemeği yapan kadar güzel yapabilirmişiz gibi gelmesinin sebebi bu sanırım. Tüm bunlar mutfağın büyüsünü bozmamak için yapılmış şeylerdi belki de. Herkesin edinebileceği bir kitaptan yemek yapmanın herkeste ‘ben de yapabilirim’ izlenimi vermesini engellemek amacının sonucu ortaya çıkan bu defterler kitaptaki tarifleri kendi içine alınca nasıl bir sihir katıyor olabilir ki? Ve bu sihirli sayfalarda gezinen eller nasıl anında güzel yemek yapma yeteneğini alıyor? Tüm bu sorular ne kadar çocukça ise bugün internetten, kitaplardan ve hatta defterlerden tariflere bakarak yemek yapanlara başkasının yaptığı yemeği kendisininmiş gibi sunmuş muamelesi yapmak da bu kadar çocukça bir davranış. 

Aslında bu yargılamalara karşı sadece ‘Diyalektik ve Tarihi Materyalizm’ ve ‘Teori ve Pratik’ okumalarını bir de mutfakta yapmalarını önerip kenara çekilmek de bir yöntem olabilirdi ama basit hatırlatmaların hafızaları tazeleyeceğine dair umutlarım var. Alıntılar yaparak kimsenin vaktini almayacağım. Çünkü bu benzerliğin yeterince ayakları yere basar olduğuna inanıyorum. Öncelikle yemek kitaplarını kullananlara yukarıda değindiğimiz yargıyla bakanlara dair konuşmak daha yerinde olacaktır. Sorduğumuz soruların çocuksuluğunda da gizli olduğu üzere bir yemeği herhangi bir yerdeki tariften yapmak ona ayrı bir güzellik katmayacağı, yemeği yapan elleri büyülemeyeceği gibi yemeği yemeğin tarifini yazan kişiye ait veya sıradan da yapmaz. Zira bunu öne sürmek gastronominin bilim olduğu gerçeğinin yok saymak ve ancak bilginin, deneyimlerin birikerek gelişme yaşanacağını reddetmek olur. Elbet her yemeğin pratiğe geçişinde belli aşamaları vardır. Fakat en az aşamalı(basit demek istemiyorum) yemeklerde bile yöntem farklılıkları yeni lezzetler doğuracaktır. Bu yöntemleri ise o mutfağın sosyolojik, ekonomik durumu belirliyor. Tarifinde tereyağlı yapılacak yazan bir yemeği evde tereyağı yok diye yapmamak bir kaçıştır. O an mutfakta margarin varsa ona biraz safranla yakılmış margarin ekleyip kullanmaktır çözüm. Belki de aynı tarifte yazan karabiberin yemeği sunacağın insanlara uygun olmadığının tespitini yapıp yemeğe doğru tadı katabilecek ve yiyecek insanlara uyum sağlayacak baharatı bulmaktır. Ya da aynı şartlarda olduğu varsayılan tam malzemeli ve sahibi aynı veya sahipsiz yemekler? Aslında bu aşama tamamen moleküler gastronominin bir eseri diyebiliriz. Elbette hepimiz bu konuda yetişmiş bilim insanı ve/veya evinde mutfağını laboratuvara dönüştürmüş insanlar değiliz. Fakat bu örnek bize aslında bilimin her yerde olduğunu bir kez daha gösteriyor. Örneğin; 1 orta boy soğanı küp küp doğrayın yazması kişinin soğanı doğrayışını belirlemez. Bunu belirleyen deneyimlerdir. Bir güveçle zeytinyağlı yemeğe doğranacak soğanın boyutunu ancak bu tecrübeler sayesinde ayırt edebiliriz. Ayrıca bu işlemleri yaparken soğanı soyup suya atarak daha az gözümüzün yanmasını sağlamak, bıçağı ıslatarak doğramaya başlayarak dilimlerin birbirinden ayrılmasına mani olmak ancak bu deneyimlerle ortaya çıkacaktır. Diğer yandan o anki koşullara kapılıp yemeğin ana maddesini değiştirmek kavurmaya göre hazırlanmış bir yemeği son anda kızartmaya kalkışmak da yanlış olacaktır. Ya da yalnızca deneyim kazanarak en iyi yemeği yapmanın mümkün olacağına inanıp tariflere bakmamak, dünyanın yuvarlak olduğunu tekrar keşfetmek için uğraşır gibi birliktelikleri test edilmiş tatları görmezden gelip aynı tatları test etmeye kalkmaktan başka bir şey olmayacaktır.

Yemek tarifleri kültürlerin yansımasıdır. Heybetiyle övülen padişahlar, krallar için hazırlanmış yağlı yemekler saray yemeği olarak bize zamanını yerini anlatırken, paranın yokluğundan patatesin bolluğundan yıllarca patatesle doymaya çalışmış halkın mutfağında onun çeşitlerini görmek aynı dönemin farklı bir kültürünü aktarır bize. Yemek tarifleri yüzyılların deneyimi ile elimize gelmişken bunu inkâr etmek yüzyılları bir ömre sığdırıp bir de gelişmeyi beklemek kadar saçmadır. Fakat tarifler içerisinde gömülüp tarifleri uygulandığı an ki koşullara uyarlamaksızın aynen uygulamaya kalkışmak da bilimin, hayatın içinde barınan eleştiriden uzak bir şekilde belki de yanlış olduğunu bile bilmeden yanlışı tekrarlamaktır. 

Bir yemek tarifini uygulamak, bir yemek yaratmak cesaret ister. Ve cesaret doğru anda doğru miktarda olduğu zaman doğru sonuç doğar. Masaya en uygun tarifi en uygun cesaret seviyesinde hazırlayabilmek umuduyla…

19 Eylül 2012 Çarşamba

BÜLENT ORTAÇGİL, SAĞLIKTA ŞİDDETE KARŞI SES VERECEK!

“Tüm meslektaşlarımızı konserin gerçekleştirileceği 24 Eylül Pazartesi günü bu anlamlı etkinliğe katılmaya, duyurusunu yaygınlaştırmaya çağırıyoruz.”

İstanbul Tabip Odası Dr. Ersin Arslan’ın ailesiyle dayanışmak, “Sağlıkta Şiddete Dur” demek için Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda bir Dayanışma Konseri gerçekleştiriyor. Konserden elde edilecek tüm gelir oğullarını genç yaşta kaybeden Dr. Ersin Arslan’ın ailesine aktarılacak.

İstanbul Tabip Odası, Gaziantep’te görev yaparken taammüden bir cinayetle, yaşamdan ve sevdiklerinden koparılan Dr. Ersin Arslan'ın anısını yaşatmak, ailesiyle dayanışmak, sağlıkta şiddete karşı ses vermek için dayanışma konseri düzenledi.

Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda 24 Eylül Pazartesi günü saat: 20.30'da gerçekleştirilecek konserde Bülent Ortaçgil 40 kişilik bir senfoni orkestrasıyla sahne alacak. Konserden elde edilecek tüm gelir oğullarını genç yaşta kaybeden Dr. Ersin Arslan’ın ailesine aktarılacak.

İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu konuyla ilgili bir basın açıklaması yaparak, "Unutmamak, unutturmamak için, şiddete karşı güçlü bir ses vermek için, sevgili Dr. Ersin Arslan’ın anısını yaşatmak, ailesiyle dayanışmak için el ele veriyoruz" dedi.

Açıklama şöyle: "Hekimlere yönelik sözlü ve fiziki şiddet adeta gündelik hayatımızın bir parçası haline getirildi. Zorlu koşullar altında ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan biz hekimler sağlıkta yaşanan sorunların sorumlusu olarak gösterildikçe, mesleğimiz itibarsızlaştırıldıkça şiddetin de sıklığı ve dozu arttı. Tüm uyarılarımıza, taleplerimize rağmen korkulan oldu ve Gaziantep’te görev yapmakta olan gencecik bir meslektaşımız; Dr. Ersin Arslan taammüden bir cinayetle, yaşamdan ve sevdiklerinden koparıldı.

Her birimiz onda bir parça kendimizi bulduk, hepimiz içimizde O’nu ve acısını hissettik, hep birlikte bir isyan duygusuyla, kızgınlıkla, üzüntüyle kendimizi ifade ettik. “Sağlıkta Şiddet Son Bulsun” diyerek sokaklara, caddelere taştık. O günlerde bir de söz verdik kendimize ve meslektaşlarımıza “Unutmayacağız, Unutturmayacağız! Sağlıkta Şiddete Karşı Taleplerimizin Takipçisi Olacağız” dedik.

O gün verdiğimiz bu sözün bir gereği olarak, Dr. Ersin Arslan’ın ailesiyle dayanışmak, “Sağlıkta Şiddete Dur” demek için Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda bir Dayanışma Konseri gerçekleştiriyoruz. Değerli sanatçımız Bülent Ortaçgil’in 40 kişilik bir senfoni orkestrasıyla sahne alacağı konserden elde edilecek tüm gelir oğullarını genç yaşta kaybeden Dr. Ersin Arslan’ın ailesine aktarılacak.

Yaklaşık iki ay önce TTB tarafından başlatılan; Dr. Ersin Arslan anısına ailesi ile dayanışma-bağış kampanyasından haberdar olmayan ya da bağış yapma kanalı bulamayan tüm duyarlı meslektaşlarımızın bu etkinlikte alacakları-aldıracakları bilet/biletlerle bağış gerçekleştirmiş olacaklarını hatırlatmak, 24 Eylül Pazartesi günü Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda sağlıkta şiddete karşı hekimlerin anlamlı duruşunu hep birlikte sergilemek istiyoruz.

Tüm meslektaşlarımızı konserin gerçekleştirileceği 24 Eylül Pazartesi günü bu anlamlı etkinliğe katılmaya, duyurusunu yaygınlaştırmaya çağırıyoruz. Unutmamak, unutturmamak için, şiddete karşı güçlü bir ses vermek için, sevgili Dr. Ersin Arslan’ın anısını yaşatmak, ailesiyle dayanışmak için el ele veriyoruz." Dayanışma konserinin biletleri, İstanbul Tabip Odası Cağaloğlu ve Kadıköy Büroları’ndan ve Biletix gişelerinden temin edilebiliyor.






ÖĞRENCİ YEMEKLERİ - KARANFİL

Mangal, ramazan pidesi kokuları ve tatil ile tekrar kavuştuğumuz anne yemeği lezzetiyle geçen aylardan sonra yine burada buluşmak sevdiğine yemek yapmak kadar güzel bir duygu. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, bundan önceki tariflerimizde öğrencilikten kaynaklanan alışkanlık ile bol bol yer verdiğimiz patates ve çeşitleri ile ilişkimize bir süre ara vereceğimizden emin olabilirsiniz. Zira patates her ne kadar içerisinde insan için gerekli tüm besleyici bileşenleri içeren, yağsız bir ürün olsa da mutfağımızda yarattığımız bu kalorik devrime son vermenin zamanı geldi. Ayrıca bunları yazışımızdan da anlaşılacağı üzere öğrenci yemeklerini yenileyerek ona yeni baharatlar katmaya karar verdik. Mesela biraz kuru karanfil koyacağız kenarlara, liberal bakteriler çoğalmasın diye. ‘Aaaah ah benim bi karın ağrım var da söyleyemiyorum Tayyipçim’ diyen Obama’ ya da zencefil vermeyi düşünüyoruz. Buna karşı beyni ve insancıl tüm uzuvlarının kangren olduğunu bu yaz da bize anlatmaya çalışan Tayyipçiğine ise sonunda çareyi bulabildik. Meğer babaannelerimiz zamanında Turgut’ la, Süleyman’ a bir türlü yutturamadıkları şuruplarının formülünü kenara saklamışlar. Açıklıyoruz… Saf alkol ve karanfil yağı. Evet. Bu sene bizi karanfil kurtaracak. Belki de bizi ancak karanfil olmak kurtaracak ve bu sene yine bunu anlayan birçok yeni arkadaş aramıza katılacak. 

Aslında Bi Haber’ deki diğer arkadaşlar da yaz boyu sitemizden mümkün olduğunca değindi bu yazıda değineceğim konulara, bu nedenle ‘Yemeğimi yapar giderim.’ diye düşünüyordum. Fakat bir yandan da yemeğimi sunacağım masaya bir el atmadan edemiyorum. Son birkaç ayı düşününce yapılırken hiç süzmeden aylarca bekletilmiş bir sirke gibi geliyor gündemler gözüme. Ele almaya iğrenecek boyuta getirdiler bu cam kavanozu fakat odanın kapısını kapatmak da çare olmuyor bu kokuya. Diğer taraftan bu sirkeyi gazetesine döküp camını parlatmaya çalışan onun bunun(ama katiyen halkın olmayan) gazetecilerinin de var olması ‘Acaba bu sirke bilerek mi böyle pis kokutuluyor?’ demeye sevk ediyor insanı. Neyse… ‘Bu mutfak bizim!’ diyor ve cam kavanoza doğru ilk adımlarımı atıyorum.

Önce Bi Haber’in yurdundan, üniversiteden bakmak lazım sanırım. Ve ilk adımda karşımıza çıkan her üniversiteye zorunlu bütünleme sınavı uygulamasının gelmesi oldu. Hem de ücretsiz(lütfetmişler ya). Sonra bir baktık, her yaz beklenen ‘harçlara zam yapıldı-yapılacak’ telaşının yerini harçların kaldırılması aldı. Sonra tam biz ‘Var bunda bi iş.’ demeden öğrendik ki ikinci öğretimler zaten harç ödemiyorMUŞ. O ödenen öğrenim ücretiyMİŞ. İkinci öğretimler için ayrıca yasa değişikliği gerekirMİŞ. E koca devlet şimdi bununla da mı uğraşsınMIŞ. Zaten daha çok çalışılsalarmış da birinci öğretim kazansalarMIŞ. Mış, miş, muş… 

Koca devlet nelerle uğraşıyor bir de bununla mı uğraşsınMIŞ. Aynı puanla başka bir üniversitede birinci öğretim okuyacak bir öğrenci o üniversitede ikinci öğretim okuyabilirMİŞ. Zaten yeterli istihdamı sağlamayan devlet bu kadar gence yeterli eğitimi de gece gündüz demeden aynı şartlarda vermek zorundayMIŞ. 

Ve tüm bu mışlaşmaların içinde (tamamen organik olan biber gazımızın içinde seyreltilmiş olarak bulunan ve yiyince öldüren) sri lanka biberi kadar acı olan ise bunların öğrenciler tarafından da söylenebilmesi. Bologna sürecinden, piyasalaşmadan bahsetmeden bu konudan bahsetmek elbet yüzeysel olacak ama tüm bunların farkında olmasa bile insan sadece insan olduğunun farkına varsa yine de der mi bunları acaba? Elbette bunları diyenler zaten parasız eğitim mücadelesi verenler değil ama bu mücadeleyi ikinci öğretimlerin de verdiğini biliyorsa, ikinci öğretimlerin yarısı kadar ödediği harcın kalkmasının bile madden ona verdiği rahatlamayı hissediyorsa toplanacak bu paranın başkalarını mağdur etmesi neden bu kadar mutlu ediyor acaba bunları diyenleri? 

Ve tüm bunların içerisinde kampüsten dışarı çıkıyoruz.

Bir sonraki adım… İzmir, Foça, kan, faşizm… İzmir’ le zorla yan yana getirilmeye çalışılan kelimeler.

Bir adım daha… Türkiye, savaş, Suriye, perişanlık.

Bir adım… Aylardır toplu sözleşmeleri ve bundan doğan haklarını hükümet ve Faruk Çelik yüzünden alamayan işçiler.

Bir adım… Kürtaj tartışmalarıyla bedenine dair kendi dışında herkesin laf söyleyebildiği ama yaz gelince yine yanında çocukları tarlalarda mevsimlik işçiliğin yükünü çeken, eve temizliğe giden kadınlar.

Bir adım… Daha oyun çağında okula alınan, ortaokulda meslekten habersiz meslek seçmesi beklenen ama genelde imam hatip dışında da meslek ortaokulu bulamayan, bulsa da seçmeli ders çıkmazında kalan 4+4+4 mağduru çocuklar.

Bu koku her yere bu kadar sinmişken yemek yapmak öyle zor ki. Bu sefer yemek yapmayacağız ama yaz boyu vişne, kayısı bahçelerinde dayanışma için sıvadığımız kollarımızı bir kat daha sıvayıp bu mutfağı da hep beraber temizleyeceğiz.



15 Eylül 2012 Cumartesi

4+4+4'E KARŞI ONBİNLER BULUŞTU

4+4+4 uygulamasına karşı öğrenciler, veliler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler Ankara’da buluştu.
Miting için ülkenin dört bir yanından gelenler Tren Garı önünde toplanarak buradan Sıhhıye Meydanına yürüdü.

Eğitim Sen'in öncülüğünde gerçekleştirilen mitinge TMMOB, DİSK, TTB, ÖDP, HDK bileşenleri, TKP, Halkevleri, Özgürlük Dergisi, BDSP, CHP, Gençlik Muhalefeti, Öğrenci Kolektifi ve Genç Sen katıldı. 

Dört bölgeden başlattıkları yürüyüşü Hipodrumda birleştiren ve buradan Tren Garına yürüyen Eğitim Sen yürüyüş kolu binlerce kişilik kortejiyle Sıhhıye Meydanına doğru yürüyüşü başlattı. Yürüyüş kolunda yaklaşık onbeş bin kişilik bir katılımla yürüyen Eğitim Sen korteji alana girdikten sonra sırasıyla sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler alana girdi. Tüm kortejlerin alana girişi ile miting başladı. Saygı duruşu ile başlayan mitingde 4+4+4'e karşı verilen mücadeleyi anlatan bir sinevizyon gösterimi yapıldı. Mitingde Tayyip Erdoğan ve Ömer Dinçer'in konuşmaları barkavizyondan verilerek suçlamalarına yanıt verildi.


Mitingde önce Eğitim Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız konuştu.

Ünsal Yıldız konuşmasında; 
"Siyasal iktidar bu ülkeyi baştan aşağı yeniden kurmak isiyor. Onun için uluslararası egenen güçlerle Suriye'ye saldırıyor. Bu saldırıya halkı ikna etmek için Alevi düşmanlığı ve Kürt düşmanlığı argümanlarını kullanıyorlar. 12 eylülün üzerinden 32 yıl geçmişken bugün arada hiçbir fark yok. 4+4+4'ün son 4 yılı örgün değil, saymaya gerek yok. İkinci dört yıla ise yoksul aile çocukları çocuklarını gönderemeyecek. İlk dört yılın birinci sınıfı ise okul öncesi eğitim. Yani geriye üç yıl kalıyor. Yani yeni düzenlemeyle eğitim 12 yıla çıkmıyor. 8 yıl fiili olarak 3 yıla iniyor.

Okula başlama yaşı 5,5'a, mesleğe başlama yaşı 9'a iniyor. Skandal bu. Kentlerimizde geri döndüğüzde bu yasanın açtığı tüm sorunlara karşı mücadeleye devam edeceğiz." dedi.

Daha sonra Tutsak olan 68 KESK'linin isimleri tek tek okunarak selamlandı. Eğitim Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız'dan sonra KESK Genel Başkanı Lami Özgen bir konuşma yaptı.

KESK Genel Başkanı Lami Özgen konuşmasında; 
"Bizler okullarımıza, çocuklarımıza, geleceğimize sahip çıkmak için buradayız. Tüm inadımızla da bunun mücadelesini vereceğiz. AKP hükümetinin bu inadımızı gördüğünden ve kaygılandığından hiç kuşkumuz yok. Bunu, binlerce gencimizi, sendikacı arkadaşlarımızı, gazeteci kardeşlerimizi, kendisinin sürdüğü politikalara karşı mücadele veren, direnen herkesi demir parmaklıklar arkasına mahkûm eden AKP’nin yarattığı tutuklama teröründen anlayabiliyoruz. Bugün sözde yargı reformları ile katliam sanıklarını dışarı salanlar, 69 KESK yöneticisi ve üyesi arkadaşımızı demir kapılar ardında tutmaya devam etmektedirler. Tek suçları, faşizme ve emperyalizme karşı, baskı ve sömürüye karşı, emeğini görünmez kılan, onurlu ve insanca yaşam hakkını elinden alan bu düzene karşı sendikal mücadele vermek olan bu arkadaşlarımızın bugün neden cezaevlerine mahkum edildiğini anlamak isteyenler, ülkemizi karanlığa doğru itmek isteyenlerin gözlerindeki korkuya baksınlar. İşte o korkulu gözlerde, sendikal hak ve özgürlükleri için mücadele edenlerin inancını ve kararlılığını göreceklerdir.

Bizler, bu ülkenin emekçileri, ezilenleri, yoksullaşmaya ve sömürüye karşı mücadele eden halkları olarak; eşit, özgür ve demokratik bir Türkiye için verdiğimiz mücadeleye olan inancımızla, bugün geleceğimizi hedef alan gerici, piyasacı bu saldırılara karşı da mücadele edecek, kamusal, bilimsel, laik, demokratik ve anadilde eğitim hakkımızı sonuna kadar savunacağız." dedi.

Miting Moğollar konseri ile sonlandı.


Mitinge ÖDP Eş Genel Başkanları Alper Taş ve Bilge Seçkin Çetinkaya, HDK Milletvekili Levent Tüzel, EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy, TTB Merkez Konseyi üyesi Osman Öztürk, İHD Başkanı Öztürk Türkdoğan katılarak destek verdi.

Mitingden notlar:

- Eğitim Sen alanın en kalabalık korteji idi. Diğer kitlesel kortejler olan ÖDP, Halkevleri ve TKP kortejleri de coşkuları ile alanda yerlerini aldı.

- Gençlik kortejlerinde kitlesel olarak katılan gruplar Gençlik Muhalefeti ve Öğrenci Kolektifi oldu.

- Alanda en üste 68 KESK üyesi tutsağın resminin bulunduğu bir pankart asıldı. Alandaki konuşmalarda sık sık tutsaklara selam gönderildi.

- Eğitim Sen korteji içinde ilk defa Eğitim Bilimleri Fakültesi öğrencilerinden oluşan Genç Eğitimciler pankart açarak yürüdü.

- Eğitim Sen korteji içinde ataması yapılmayan Sınıf Öğretmenleri de yürüdü.

- Mitinge İstanbul Öğrenci Velileri İnisiyatifi, Kardelen İlköğretim Okulu Öğrenci velileri, Öğrenci Velileri Derneği de katıldı.

- İşçi sendikaları, demokratik kitle örgütleri ve bir çok siyasal grubun mitinge temsili denilebilecek seviyede katılması dikkat çekti!

- Mitinge İstanbul milletvekili Levent Tüzel dışında Meclisten katılım olmadı.

- SDP alana girerken polis ile kısa süreli bir gerginlik yaşandı.