21 Temmuz 2012 Cumartesi

"YEŞİLE DEH, KİRLİLİĞE ÇÜŞ"

Son günlerde küresel ısınma ve buna bağlı iklim değişikliklerinin neden olduğu sorunlar oldukça tartışılır oldu. Doğa felaketlerinin kapitalizmin etkisiyle daha katmerli sorunlara neden olduğu biliniyor.Bunun en iyi örneklerini de her dönem hükümetlern uygulaığı "çevre ve enerji "politikalrında görebiliyoruz.Ancak tarih aynı zamanda bu politikalara karşılık çevresine doğasına sahip çıkan söz söyleyen insanların mücadele örnekleriyle doludur. 

Tarih 12 Aralık 1989: Aliağa’ya termik santral kuruluyor.


İzmir Cumhuriyet Meydanı’ndan başlayan "Bisikletlerle İzmir'den Kozbeyli'ye" eyleminde pankartlarda ‘Termik santral istemiyoruz’ yazıyor. Aliağa Belediye Başkanı Hakkı Ülkü, Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven bisiklet başındalar.24 Aralık 1989, Foça'da termik santrale karşı halkoylaması yapılıyor.Liman çevresine yerleştirilen sandıkların çevresinde açılan pankartlarda ‘Balık mı, Termik santral mi?’, "Gaz Maskeni Al Petkim'e Gel" yazılı. 14 Ocak 1990, kilometrelerce süren termik santrallere karşı ‘At Arabalı Yürüyüş’... gazete manşetleri “Yeşile deh, kirliliğe çüş”... Binlerce insan aliağayı direniş alanına çeviriyor ve yaşam alanları için mücadeleye destek veriyor.Pek çok eylem ve sokak konseri o dönem mücadelesini yükseltiyor. 


Tarih 6 Mayıs 1990 


İzmir'den Aliağa'ya 50 kilometre boyunca oluşturulan 50.000 kişi ile insan zinciri… Aliağa termik santralı projesini protesto etmek için İzmir'den Aliağa'ya kadar 50 kilometrelik yol boyunca binlerce kişi ele ele tutuşmuş ve bir insan zinciri oluşturuluyor. Yapılan pek çok eylemlik ve “termik konserler” de bu sürecin bir parçası oluyor. Bu eylemin yapılmasından iki gün sonra zamanın ANAP hükümetinin Japonya'ya yaptırmayı düşündüğü, Aliağa termik santrali, dönemin Enerji Bakanı Fahrettin Kurt'un yaptığı açıklamayla yapımından vazgeçildi.Ve sonuç mücadele eden doğasına sahip çıkan halkın oldu. 


Tarih 30 aralık 2011 


Aradan 22 yıl geçti. Bu kez Aliağa’da termik santrale imza atan -yıllar önce bisikletiyle en önde giden belediye başkanın aksine- Belediye Başkanı Turgut Oğuz oldu! Siyaset sahnesinde ise AKP hükümeti. 


Sonuç:İmzayı atan belediye başkanı halkın her türlü girişimine destek verecek-mişş


Görüldüğü gibi zaman geçse de, hükümetler el değiştirse de kapitalizm her dönem vahşi yanını göstermekten geri durmuyor.İnsan yaşamını ve doğayı değersizleştirip, ihalelerin kurallarını ve kazanımlarını yükselten bir sistem olarak karşımızda boy gösteriyor. Aliağa nasıl dün bir direniş alanı olduysa , nasıl çevresine doğasına sahip çıkan insan manzaralarına bürünüp en kitlesel eylemliklerden biri olduysa bu günde kazanılacak zafer aynı mücadelede hayat bulacaktır. Bu yüzden yapılması gereken dünden bugüne ve yarına uzanacak direniş alanlarını yeniden yaratabilme ve hatta memleketin her alanını bu ve benzeri direniş alanlarına çevirmek için çevremize ve doğamıza sahip çıkalım!

GÜNÜ GELİR SANMA HESAP SORULMAZ…

Yürüdüler ellerinde taşlar, ellerinde sopalar… Yürüdüler pis ağızlarında kutsal saydıkları her şeyin adı; Allah, Kur’an ve Muhammed… Yürüdüler hedefleri kafirlerdi, hedefleri dinsizlerdi, hedefleri Kızılbaş Alevilerdi… 

En sonunda vardılar. Karşılarında bir otel vardı. İçinde bir avuç can. Bağırıyorlardı; ‘Tekbir, Allahu Ekber’, ‘ya Allah, Bismillah, Allahu Ekber’, ‘Müslüman Türkiye’… Önce taşladılar. Doğru ya dine göre şeytan taşlanmalıydı ve içeridekiler kuşkusuz ki onlara göre şeytandı. Oysa Hz. Muhammed, Kur’an’a göre merhametlilerin en merhametlisi değil miydi ve onun ümmetinin de sünneti gereği merhametli olması gerekmez miydi? Ama onlar değildi. Tekrar bağırdılar; ‘Yakın, Yakın’. Yaktılar tam 35 canı diri diri yaktılar. O gün Hasreti yaktılar, Asım’ı yaktılar ve daha 12 yaşındaki Koray’ı diri diri yaktılar… 

Diyordu ya hani türküde günü gelir sanma hesap sorulmaz… Bu devletin adaleti hesap sormaz oldu. Önce göstermelik birkaç kişiyi tuttular. Sonra onların da bir çoğunu saldılar. Asıl sorumluları yakalamamak için ellerinden geleni yaptılar. Yetmedi yakanlara parti kurdurttular, sonra yakanlara avukatlık yapanı bakan yaptılar. Daha kötüsü olabilir mi?, derken onu da yaptılar. Kendi savcılarını o görkemli saraylarında topladılar, kendi hakimlerine zamanaşımı kararını onaylattılar. Doğru ya ne bekliyorduk, kalkıp adamlar kendi kendilerini mi yargılayacaklardı? Beyhude bir umut bizimkisi. Umut insana dair bir iş bizde tüm insanlığımız ile umut ettik. Ama umut ederken unuttuk, karşımızdakiler insanlığını çoktan kaybetmişti. Biz insan olmayandan insanlık bekledik ve yanıldık. Malatya’da yanıldık, Maraş’ı yaptılar, Maraş’ta yanıldık, Çorum’u yaptılar, Çorum’da yanıldık, Sivas’ı yaptılar. Şimdide Sivas’ta yanıldık, yakıldık. Ama yine türküde devam ediyor ya; günü gelir sanma hesap sorulmaz, dayanır kapına Pir Sultan ölmez… Yananlar bir olur, ateş tutuşur semaha dönüşür, yananlar semaha tutuşur. Gün olur zaman aşılır, zamanı sınırlamaya çalışanların etekleri tutuşur. Çünkü mesele insanlığını kazanma meselesiyse, insanlık için mücadele edecek birileri hep bulunur. Bu günlerden aklımızda bir şu soru kalır; Sizin hiç babanız yakıldı mı? 

Bizler biliriz, bunlar engerekler ve çıyanlardır, bunlar ağızlarından salyalar akan ırkçı ve gerici haydutlardır, bunlar iyiliğin, güzelliğin, kardeşliğin ve beraber yaşamanın düşmanıdır ve bunlar yarının aydınlık Türkiye’sinde hayvanat bahçelerinde teşhir edilecek olanlardır. Bundan sonra unutmayız bunları, olanları. Bundan sonra yanılmayız, yakılmayız. Biz hiç yakmadık, yakmayız. Biz hiç katliam yapmadık, yapmayız. Ama sanmasınlar bu katliamları yapanlardan da hesap sormayız. Gün gelir, kapatılan defterler açılır bir gün, gün gelir hesap sorulur bir gün… Hesap kitap işlerini bu seferlik Allah’a bırakmayacağız. Bu sefer bu dünyanın hesabını bu dünyada soracağız. Başka Sivaslar olmasın, insanlar yakılmasın ve kardeşlik ebedi olsun diye hesap defterlerini bu dünyada açacağız.

Bİ HABER 7. SAYI MERHABA


Yine dolu ve kendi tarzımızla bir sayı ile karşınızdayız. Malumunuz 8 Mart yaklaşmakta. Biz de fanzin olarak bir karar aldık ve bu sayının kadın arkadaşlar tarafından çıkartılmasında ortaklaştık. Tüm yazılarımızı kadın arkadaşlar yazdı. Yazıların neredeyse tamamı kadın sorunları üzerine ve kadın bakış açısıyla yazıldı. Aslında iyi de oldu. Hem fanzin olarak yine farkımızı gösterdik, hem de kadının verili koşulları değiştirebilme gücünün kanıtı olduk. Kadın arkadaşlarımız bildirilerinde ‘‘Kadın olmadan devrim olmaz, devrim olmadan kadın kurtulmaz’’ diyor. Bu söz karşısında daha söylenecek bir şey bulamıyoruz. Hayatın, emeğin, kavganın ve dünyanın yarısı kadınlara… Hepinize iyi okumalar…



GÜNLÜK



Selaaaaaammm günlükcüüüm

Bil bakalım bugün neler oldu. Ay nerden bilcen tabi, sen burada kös kös otururken biz çarşı Pazar dolandık kızlarla. Ha sen vitrinlerdeki yazlıklardan bahsetçem zannediyon haliyle. O da ilginç tabi ama daha ilginci var bugün. Bak en başından alıyorum. Aç satırlarını dinle.

Malum bugün Pazar. Şirinyere alışverişe gitmek için evden çıktık. Otobüsler tıklım tıklım. Bir koltuk boşaldı oturdum. Sonra o sessizlikte arka koltuktaki kadınların konuşmasına kulak verdim. Kadın hiç utanmadan yanındakine feminist olduğunu söyledi. Öyle korktum anlatamam, beni görecekte sonra peşime takılcak diye. Ama sonra biraz daha dinledim bi adamdan bahsetti, sevgilisiymiş. Çok ilginç de mi? Kafası karışık zannettim başta, ya da ailesi komşular anlamasın diye zorla bir erkekle evlendirmiştir diye düşündüm. Meğer bizim bildiğimiz gibi değilmiş onlar. Erkeklerden de hoşlanabiliyorlarmış. Desene günlük biz de feminist olsak olurmuş (aman çaktırma, annem duymasın).

Bu kadının dediğine göre ilkel komünal diye bi toplum varmış. Anneannem bahsetmişti sanki çocukluk arkadaşı da onlardanmış. Ama huylarını suylarını bilmezdim tabi. Ben o feministin yalancısıyım. Ama anlattığına göre o köyde kadın erkek eşitmiş. Hatta öyle ki hayvan avlarken, yemek yaparken… hep eşit iş yapılırmış. Kadın da kocası gibi üçken vücutluymuş mesela. Eminim Babam bunu duysa sobayı bi daha hayatta kendi kurmaz, anneme kuruttururdu. Ben anlamıyorum ama, madem erkekler bizim kötülüğümüzü istiyorlar neden bizim vücudumuzun daha narin, yuvarlak hatlı olmasına yıllardır neden oluyorlar. Hem bu sayede onlar ağır işleri yaparken biz ev temizlemek gibi çocuk bakmak gibi hafif işleri yapıyoruz. Amaaaan neyse! Yatıyım ben günlük, yarın büyük gün. Akşama amcamlar gelcek. Camlar, silme, süpürme, yemekler, tatlılar, kardeşlerime bakmak beni bekliyor. Tabi dedeme hizmete de devam bu sırada. Bazen babama ne çok özeniyorum. Tüm gün dükkanda oturuyor. İş bile yapsa en azından para kazanıyor. Ben çalışıcam deyince de baban bakamıyo mu deyip kızıyo annem. Of ooof hadi iyi uykular sana da. Yarın yorgunluktan uğrayamazsam kızma.

KADIN VE SPOR

Spor alanında kadının tarihsel konumunu incelemek istediğimizde görüyoruz ki bu konudaki yazılı kitap ya da belge azlığı kadının spordaki yerini göstermektedir. Antik Yunan’da spor güce ve dayanıklılığa dayandığından o dönem zihniyetinde kadının spor yapması uygun görülmüyordu. Hatta kadının olimpiyatlara izleyici olarak katılması bile bir süreç gerektirmiştir.19.y.y.a gelindiğinde spor yapan kadınlar olmuş ancak erkeklerin gölgesinde kalmışlardır. Kadınlar için spor tarihi de bir mücadele tarihidir. Kadınlar için yasak olan olimpiyatlara sporcu kimliğiyle katılmak, okullarda kendi spor liglerini kurabilmek, organizasyonlarda yönetici konumlarında bulunabilmek için mücadele etmişlerdir. Kadın örgütleri/dünya kadın hareketleri kadının bu mücadelesine destek olmuş ve gelişmesine katkı sağlamıştır. 

Çoğu alanda olduğu gibi spor alanında da cinsiyet eşitsizlikleri söz konusudur. Kadınlar spor alanında boy göstermeye başladığında erkek egemen zihniyet ‘Bazı sporların kadınlar için daha uygun olduğunu ve kadınların bu sporları icra etmesinin daha uygun olacağını’ söylemiştir. Bu zihniyete göre kadına uygun sporlar voleybol, yüzme, paten, tenis gibi kadının cinsel özelliklerini sergileyeceği sporlardır. Kadının sporcu özelliğinden önce cinsiyetiyle değerlendirildiğini söyleyebiliriz. Bir buz pateninde kadınların bacakları hep ilgi çekmiştir ya da sırf kadınların bacaklarını seyretmek için voleybol ve tenis izlemeye giden erkekler var. Medya kadını sporcu kimliğiyle göstermek yerine tenis maçlarındaki frikikleriyle gündeme getiriyor. Kadın sporcunun yaptığı sporun cinselleştirilmesi, erkek sporcunun yaptığı sporun atletik olduğu algısı, sporu erkeğe özgü bir etkinlik olarak görme ataerkil sistemin bir ürünüdür. 

Kadın sporunu icra ederken birçok engelle karşılaşmaktadır. Bunlardan bir tanesi cinsiyet testleri. 1999 Dünya Veteran Spor Oyunları’nda Kathy Jaeger 100 mt. Dünya rekoru kırdığında diğer yarışmacıların bu sporcunun cinsiyet testine tabi tutulmasını istemiştir. Bu olay sporda başarının erkeğe mahsus olduğu algısını ortaya çıkarıyor. Fakat bilinmelidir ki spor tarihini yönlendiren kadınlar da olmuştur. 

Bugün artık birçok spor branşında kadınlar yer alıyor. Ancak yine de bazı ülkelerde kadın toplum baskısı, din ya da ailenin etkisiyle spor etkinliklerine katılamıyor. Oyun alanında birçok ilerleme olmasına rağmen yöneticilik alanında kadınlara söz hakkı verilmiyor. Her ne kadar biz kadınların spordaki başarıları yok sayılsa da her alanda olduğu gibi bu alanda da var olmaya devam edeceğiz!



VİYAKLAMA…

Büyük şehrin gürültüsü zaman zaman kulakları duymaz hale getirir, kimi zaman kulakları duymaz hale getirense umarsızlıktır. Soralım, yinede son zamanlarda hiç etrafınıza kulak verip dinlediniz mi? Ben dinledim, ve duyduğum tek şey ırkçı itlerin viyaklamaları. Ve öyle yüksek bağırıyorlar ki kulakları çınlatıyor, yüreğinde az da olsa insanlık kalanları insanlığından bezdiriyor, tam manasıyla çile çektiriyorlar. Bilirsiniz itler canları yanınca ya da korkunca viyaklar. Bunlarda insanlıktan korkuyorlar. Çünkü faşizm insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur, çünkü ırkçılık sadece aptal işi bir şeydir. 

Ezilenlerin acılarının sömürülmesi beklide bu sistemin geliştirdiği en berbat sömürü şeklidir. Ellerde Azerbaycan bayrakları, amaçları Hocalı Katliamını protesto etmek, dillerde kan naraları, ellerde pislikler yazan pankartlar… Tabi ki sol hep ezilenlerin yanındadır, Ermeni faşistlerinin yaptığı bir katliamı da sahiplenmiyoruz. Ama şunu da soruyoruz? Sumgayıt’ı bilir misiniz? Hani Hocalı Katliamından 4 sene önce olmuştur. Azeri faşistler, çoluk çocuk demeden onlarca Ermeni insanı katletmiştir. Belki bu itler bilmez ama biz insan olanlar biliriz. Hocalı’da katledilenler için nasıl yas tutarsak, Sumgayıt’ta katledilenler içinde aynı derecede yas tutarız. Tıpkı Hrant’ta tuttuğumuz gibi, tıpkı Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta tuttuğumuz gibi… 

Taksim’de katliamları ağzından salyalar akarak lanetleyenler, acaba aynı partide milletvekilliği yaptığı arkadaşlarını tanımaz mı? Peki ya aynı kabinede oturduğu, konuştuğu bakan arkadaşını tanımaz mı? Tanımıyorsa o adama ya salak ya avanak denir. Peki katliamlara karşı olan bir parti neden bir insanlık suçu olan Sivas katliamında zaman aşımı için uğraşır? Son olarak bir viyaklama daha çalındı kulaklarımıza. Adıyaman’da Alevi yurttaşların evleri işaretlenmiş. Tıpkı Maraş katliamından önce olduğu gibi. 

İpini koparmış bir it gezmektedir ortalıkta, bu itin hakkı ya kötektir, ya kötektir. Saldıran bir ittir faşizm. Bilirsiniz it kaçarsanız kovalar, oturursanız kımıldamazsanız başınızda bekler hırlar, hapseder. Ama kaptı mı yerden sopayı katarsınız iti önünüze siz arkada o önde kaçar ha kaçar. O yüzden faşizme boyun eğmek bir insanlık suçudur, o yüzden faşizme karşı savaşmamak bir insanlık suçudur. Ve işte bu yüzden Sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrardır.


TARİHTE KADIN

Yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarında en yoğun tartışma konularından birini oluşturan kadın sorunu aslında Eski Yunan’dan bu yana gündemde olan bir konudur. Günümüzde görüldüğü gibi kadın-erkek arasındaki eşitsizlik açık bir şekilde var olduğu sürece tartışma devam edecek ve kadınların mücadelesi sürecektir. 

Kadınlarımız günümüze dek uzun ve zorlu mücadeleler sonucunda bazı haklarını elde ettiler. 1789 Fransız Devrimi’ne kadar gerilere gittiğimizde kadınların, Devrim’e fiilen katıldıklarını görmekteyiz. Devrim’in; “Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik” ilkeleri ve talepleri kadınlar için de geçerliydi. 

İlk olarak Fransız Devrimi döneminde 1790’da Theroigne de Mericourt arkadaşlarıyla birlikte Le Club des Amis de la Loi’yı (Yasa Dostları Kulübü) kuruyor ve bu yolla yasa koyucunun kararlarını inceleme, açıklama ve eleştirmeyi amaçlıyor. Bu arada; 1791’de Fransa’da Cumhuriyet uğruna yapılan mücadeleler kanla bastırılınca kadın hareketindeki heyecan azalıyor. Aradan yaklaşık bir yüzyıl geçtikten sonra Sanayi Devrimi sonucunda çok sayıda kadın çalışma yaşamına katılıyor. Binlerce kadının çalışma yaşamına katılmasıyla birlikte Sanayi Devrimi’ nin yoğun bir şekilde yaşandığı İngiltere’de ve ABD’de kadınların grev, yürüyüş ve protesto gibi araçları kullanarak derin mücadeleler verdiğini görmekteyiz. 

Örneğin 1845 de ABD’de bir iplik fabrikasında 1500 kadın işçinin çalışma haftasının altı iş gününe ve çalışma gününün 10 saate indirilmesine yönelik talepler nedeniyle bir ay gibi uzun bir süre grev yapmaları önemli bir olaydır.1866’da ABD’de bir diğer önemli gelişme eşit ücret talebinde bulunan ve kadınların lider konumuna gelmesini ortaya atan ilk örgütlenme ulusal birlik kuruldu. 

Bu arada Avrupa’da da önemli gelişmeler olmaktadır. 1864’te 1. Enternasyonal’de Uluslararası İşçi Birliği kuruldu ve Genel Konsey kadınların üyeliğe alınmasını onayladı. 1867’de John Stuart Mill İngiltere Parlementosu’ nda kadınlara oy hakkı istedi. Kadın sayısının artması ile ev dışına çıkan çok sayıda kadın İngiltere’de seslerini duyurmaya ve taleplerini yüksek sesle vurgulamaya başladılar. 1889’da Londra’da 700 kibrit işçisi kadın, vasıfsız işçiler arasında sendikalaşmayı başlatan bir kıvılcım oldu ve bu tarihlere kadar binlerce kadın bu dönemde sendikalara katıldı. Böylece kadınlar artık çalışma yaşamının öznesi olma yoluna girdi. Bu beraberinde çalışma yaşamına destek nitelikte çeşitli hakların talep edilmesine de yol açtı. 1900 başlarında kadınlar çalışma yaşamı dışında başka bir talebi dile getirmeye başladılar: Siyasal yaşamda olabilme... 

Siyasi yaşama katılım talebi kadınların öncelikle oy hakkı isteği olarak ortaya çıktı. Kadınlar İngiltere’de oy hakkı için dilekçe kampanyası başlattılar ve binlerce kadın tarafından gösteriler protestolar gerçekleştirildi.

Kıta Avrupa’sında ki gelişmelere baktığımızda yüzyılın başında Rusya’nın Moskova, Petersburg ve Odessa gibi büyük şehirlerinde ilk kadın mitinglerinin yapıldığını görüyoruz. Bu mitingler sonucunda 1908’de Rusya Kadın Kongresi toplandı. Artık kadınlar Avrupa’nın birçok önemli şehrinde toplanmakta ve seslerini duyurmaktadırlar. 1910’da Kopenhag’da 2. Uluslar arası Sosyalist Kadınlar Kongresi toplanıyor ve Clara Zetkin tarafından 8 Mart’ın Uluslararası Kadın Günü olması teklifi yapılıyor çünkü artık kadın sorunu ve kadının kamusal adım atmasıyla gündeme getirdiği sorunlar sokağa çıkıp oldukça yoğun bir biçimde dile getirilmeye başlanmıştır. Bunun iki önemli örneği İngiltere ve Rusya’da kadın işçilerin düzenledikleri grevlerdir. 1911’de İngiltere’de 21 fabrikada 15 bin örgütsüz kadın işçi greve gitti ve 18 fabrikada kadınlar örgütlenme hakkı kazandılar. Ardından 1913’te Rusya’da tekstil fabrikası işçisi 2000 kadın ücretli hamilelik izni için greve gitti. 

1900’lerin ortalarına kadar iki Dünya Savaşı yaşanmıştır ve özellikle ikincisinden sonra kadınlar uluslar arası alanda ve kurumlarda birçok kayda değer hakkı kazanmışlardır. Bunların en önemlilerinden biri; 1945’te Birleşmiş Milletlerin kuruluşuna ilişkin taslak Birleşmiş Milletler Anlaşmasının kabulüne dönük gerçekleştirilen konferansta, anlaşmada geçen “erkekler arasında eşitlik” maddesinin “kadınlar ve erkekler arasında eşitlik olarak değerlendirilmesidir. Ardından diğer bir önemli gelişme 1946’da Kadının Statüsü Komisyonunun kurulmasıdır. 

Bu gelişmeleri takip eden yıllarda kadınların hak savaşımı mücadelesi özellikle Avrupa ve Amerika'da kendini göstermeye devam etmiştir. Özellikle 1960’larda yoğunlaşan kadın hareketi ve talepleri sonucunda 1970’lerde uluslararası örgütler çerçevesinde kadın hakları konusunda girişimler yoğunlaşmaya başlamıştır. 1975’de kadınların dünya çapında bir araya gelerek seslerini duyurma imkanı buldukları çok önemli bir gelişme Mexico City’de 1. Dünya Kadın Konferansı’nın toplanmasıdır. Daha sonra sırasıyla 1980’de Kopenhag’da İkinci, 1985’te Nairobi’de Üçüncü ve 1995’te Pekin’de Dördüncü Dünya Kadın Konferansı düzenlenmiş, “Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformu” kabul edilmiştir. 

Bugün gelinen noktaya baktığımız zaman ise Batı ülkelerinde görülen çeşitli kazanımlara karşılık Türkiye'de ve dünyanın pek çok yerinde kadın henüz toplumsal kimliğini kabul ettirememiştir. Yaşadığı sosyal hayat içerisinde kendilerine biçilen rolleri gerçekleştirmekle yükümlü olan kadının hala üretimde ve onun yarattığı ilişkilerde 2.grup cinsiyet olarak ötelenmeye devam ediliyor. İş yerlerinde ilk olarak işten çıkarılan, sömürülen, eğitim haklarından yoksun bırakılan ve yerlerine daima erkek cinsiyetinin ikame edildiği bir konuma mahkum bırakılıyorlar 

İşte Bu sebeple kadınların tek çözümü tıpkı geçmişte olduğu gibi mücadele pratiklerini çoğaltıp kendi öz güçlerine dayanarak var olabilmeyi başaramamaktır.


OLMAK YA DA KADIN OLMAK

Yüzyıllar boyunca kadın, iktidarı elinde bulunduran sınıflar ve bunların yanı sıra erkeğin dayatmaları, sınırlandırmaları nedeniyle ezilmiştir. Kadınlar evde, işte, sokakta sürekli olarak fiziksel, psikolojik ve cinsel anlamda şiddete maruz kalmıştır. 

İşbölümünün başlaması, ailenin oluşması ile beraber erkek dışarıya yönelirken kadın ise ev içi işlere mahkum edilmeye başlamış böylece roller arasındaki çizgi kalınlaşmıştır. Kadın ile erkeğin biyolojik farklılıkları olduğu ileri sürülerek böylesi bir ayrımın zorunlu olduğu algısı yaratılmıştır. Kapitalizm ile beraber ucuz işgücü arayışı nedeniyle kadınlar da iş alanına girmeye başlamış fakat kadının dış dünyaya açılması onu ev işlerinin külfetinden kurtaramamıştır. Bu durumda kadın hem dış dünyada kapitalistler tarafından hem de toplumun ona dayattığı kadın kimliği nedeniyle ev içinde de sömürülme durumuyla karşı karşıya kalmıştır. 

Peki kadını ev işlerine mahkum eden bu kimlik algısının temeli nereye dayanır? Bu noktada toplumsal cinsiyet kavramına değinmekte fayda var. Bu kavram tarihsel olarak eril ideolojinin doğallaştırılmış söylemleri sonucu ortaya çıkar. Bununla beraber bu kimlik algısı gündelik hayattaki rutinlere paralel olarak kültürel ve toplumsal anlamda yaşamın her alanında sürekli yeniden üretilir. Kadınlar bu süreçte hem bedensel hem de zihinsel olarak onlara dayatılan doğa fikirlerine uyum sağlamak zorunda bırakıldılar ve eril ideoloji tarafından kadınların ezilmeleri bu doğanın bir sonucu gibi algılatıldı; biyolojik farklılık olarak tanımlandı. 

Toplum tarafından kadınlar bir yandan çocuk doğurup bakmakla yükümlü bir anne ve ev işlerini yapıp eşine hizmet eden bir hanım(!) olarak tanımlanıp kimliksizleştirilirken diğer taraftan da erkek cinsel kimliğinin alabildiğine kışkırtılması ve kadın cinsel kimliğinin bastırılmasıyla bir meta haline getirilmiştir. Kadınların bu durumlarını kabul etmesinin yanında erkek egemen sisteme boyun eğmeleri, gelenekler ve çeşitli değer yargıları ile desteklendi ve desteklenmeye devam ediyor. Toplumun genel geçer yargılarına aykırı davrandığı düşünülen kadınlarsa daha büyük şiddetlere maruz bırakılıyor. 

Gelinen noktada hayati önem arz eden tavır; kadınların kadın olmaktan kaynaklı yaşadığı sorunlara çözüm üreten feminist bir örgütlenmeyi örmenin yanı sıra insanlığın ruhunu çürüten sınıflı toplum düzenini ortadan kaldıracak bütünlüklü bir mücadelenin de parçası olmaktır.


4+4+4= DİNDAR, GERİCİ GENÇLİK

Toplum yapısını çok iyi çözmüş olan AKP coplarla biber gazlarıyla gözaltlarıyla yıldıramadığı günümüz gençliğini yaş iken eğmek gerektiğini fark etmiş olacak ki yeni eğitim sisteminin çarkı bu yönde işleyecek ve toplum çocuk işçiler çocuk gelinler doğurmak için fazla zorlanmayacaktır. Bu yeni uygulamasıyla 8yıl zorunlu eğitimin 12 yıl zorunlu fakat kesintili hale getirilmesiyle AKP’nin siyasal-ideolojik ihtiyaçlarını karşılaması hedef alınmıştır. 

Bu tasarının ''Dindar bir nesil yetiştireceğiz'' söyleminin hemen arkasından uygulamaya konulması bir tesadüften ibaret olmasa gerek. Eğitimde yaşanan dinselleştirme uygulamalarının imam hatiplerin ortaöğretim bölümlerinin açılacak olmasıyla hayata geçiyor. Bu da kapitalizmin gayrimeşru çocukları olan tinercilerin neslini tüketebilir mi bilmiyoruz ama dindar, bağnaz nesillerin bölünerek hızla çoğalabileceği kültür ortamının koşullarını eksiksiz sağlayacağı açıktır. 

AKP bu uygulamaya karşı yapılan eleştirilerin ideolojik olduğunu savunuyor fakat getirilecek olan uygulamayla öğrencileri 4.sınıftan itibaren hem açık öğretime hem de kuran kurslarına aynı anda devam etme imkanı sağlama düşüncesinin (zaman gazetesi 26.02.2012) ideolojik olmadığını savunuyor.8yıllık zorunlu eğitim sürecinde bile değişik kampanyalar aracılığıyla kız çocuklarını eğitime kazandırma çabaları yetersiz kalmasına rağmen kesintili eğitim sistemiyle birlikte çocuk gelin ve çocuk işçiliği oranlarının artacağı gözle görülür bir gerçekliktir. 

Ömer Dinçer’ in bahsettiği eğitimin esnekleştirilmesi göründüğü kadar masum değildir. Özellikle kız çocuklarının zamanlarında esnekleşme sağlayarak kız çocuklarımızın evlendirilip en az 3çocuk yapması için engeller ortadan kalkmış oluyor. Böylelikle kız çocukları hem kesintili eğitime devam edip hem de kesintisiz ev hapsi hakkına sahip olabilecekler(!).Bizler kesintili eğitimin kesintisiz çocuk iş gücüne, kesintisiz çocuk evliliklerine, kesintisiz gerici düzene ve de kesintili hayatların oluşturulmasına karşı çıkıyoruz.



Bİ HABER 6. SAYI MERHABA

Çok beklediğimiz o tatil nedeniyle uzun süre fanzinimizi yayınlama fırsatı bulamadık. Fakat yeniden fanzinimizin 6. sayısıyla karşınızdayız. Şüphesiz ki bizim sessiz kaldığımız (sadece fanzin açısından) bu süreçte bir dolu trajedi gerçekleşti. Evet trajedi, çünkü bir devletin kendi halkını bombalaması bir trajediydi, düşünceleri ve ait bulunduğu ırk yüzünden katledilen kardeşimizin katillerinin serbest bırakılması bir trajediydi, bir devletin kendi halkına ücretsiz vermesi gereken sağlık hizmetlerini satması bir trajedidir ve daha büyük trajedileri yaratacaktır. Son sağlık düzenlemeleri ile tam bir sağlıksızlık düzeni yaratılıyor. Bu sayımızda bu konuyu irdelediğimiz bir röportajı sizlere sunuyoruz, yine AKP hükümetinin göz yummasıyla katledilen kardeşimiz Hrant için yazılmış güzel bir yazımızda mevcut. Başta dediğimiz gibi 6. sayıya vardık. Bunca zamandır bize sorulan sorulardan biride ‘siz nesiniz?’ sorusuydu. Kendi manifestomuzu yazarak bu soruya da bir cevap vermeye çalışacağız. Bir kez daha tüm umutsuzluğa karşı, umudun dimdik ayakta olduğunu haykırarak, iyi okumalar…